Demir Silahtar
GİRİŞ
Toplumsal yaşamı dinsel ideoloji üzerinden biçimlendirme arayışının bir uzantısı olarak ortaya çıkan tarikat ve cemaat örgütlenmeleri, çağlar boyunca, içinde faaliyet gösterdikleri toplumsal formasyonda gerçekleşen değişimlere bağlı olarak çeşitli dönüşümler geçirdiler. Tarihsel süreç içerisinde kimileri tamamen işlevsizleşerek sönümlenir veya diğer dinsel oluşumlar içerisinde eriyerek ortadan kalkarken, diğer bazıları söz konusu sosyo ekonomik değişimlere ayak uydurarak ve kendi bünyelerinde de bu değişimlerin dayattığı biçimsel dönüşümleri, model değişikliklerini hayata geçirerek varlıklarını sürdürdüler.
Benimsedikleri dini inancın belirli bir yorumunu ve meşrebini temsil etmeleri, ibadet ritüelleri bakımından aynı dini inancın diğer mensuplarından kendilerini ayırt eden kimi özgünlükler taşımaları itibarıyla tarikat ve cemaatler, sıklıkla salt ibadet ve maneviyat ile ilgilenen oluşumlar olarak algılanabilmektedir. Hatta siyasi İslamcıların ve liberallerin propagandalarına bakılacak olursa, günümüzde bunlar topluma ‘hizmet’ eden birer hayırsever sivil toplum örgütünden ibarettir. Oysa, kendi benimsedikleri dini inancı ve bu inancın da yine kendi ürettikleri yorumunu tek mutlak doğru olarak dayatarak topluma biçim verme çabaları içerisindeki tarikat ve cemaatler, tarih boyunca daima siyasetle ve ekonomik faaliyetlerle iç içe oldular. Ülkemizde de tarihsel süreç boyunca bir dizi yapısal değişim ve dönüşüm geçiren belli başlı tarikat ve cemaatler kapitalist toplumun içinde yaşadığımız evresinde adeta birer ticari şirkete dönüşmüş, hatta bazıları holdingleşerek Türkiye finans kapitalinin ayrılmaz bir parçası halini almıştır.
TÜRKİYE’DE TARİKAT SERMAYESİNİN UZUN YÜRÜYÜŞÜ
Ülkemizde tarikat ve cemaatlerin on yıllar boyunca gitgide güçlenerek nihayetinde iktidar erkine uzanma süreci, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimine ve sermaye sınıfının serpilmesine paralel bir seyir izledi. Egemen sınıfın emperyalizmle kurduğu ilişkilerin bağımlı değişkeni oldu.
On dokuzuncu yüzyılda Çarlık Rusyası’nda ortaya çıkan ve Meşrutiyet döneminde Osmanlı aydınları arasında da güç kazanan sömürgecilik karşıtı ve görece ilerici İslamcılık akımına nazaran entelektüel bakımdan oldukça ilkel olan, ilginç biçimde her biri geçmişten kopuk ve köksüz birer hareket olarak tarihi kendisiyle başlatmaya kalkan bu cemaatler, başlarda kendilerine özgü bir ideoloji geliştiremeden Türkiye’de II. Dünya Savaşı’ndan beri güçlenmekte olan Yahudi ve azınlık düşmanı, faşist, milliyetçi, anti-komünist ideolojilere bir miktar dinsel renk çalmanın ötesine geçemediler. O yıllarda İslam coğrafyasında hız kazanan anti-emperyalist, sömürgecilik karşıtı ve bağımsızlıkçı hareketlere mesafeli durmanın ötesinde, komünizme karşı savaş adı altında, doğrudan emperyalizmin işbirlikçisi, ulusal kurtuluş mücadelelerine düşman hareketler olarak ortaya çıktılar.
Türkiye’de tarikat sermayesinin ortaya çıkışını ve finans kapitale dönüşümünü de belirleyen bu sürecin önemli kilometre taşları genel hatlarıyla şöyle özetlenebilir:
1. 1923’te Cumhuriyet’in ilan edilişinden 1946’da çok partili siyasi hayata geçilmesine kadarki dönem şüphesiz tarikat ve cemaatlerin kendilerince önemli sıkıntılarla karşı karşıya kaldıkları ve nefretle andıkları tarihsel kesittir. Emperyalizme karşı verilen ulusal kurtuluş savaşının sonucunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’nin uzattığı dostluk elinden de güç alarak emperyalizmin kuşatmasına, karşı devrime ve gericiliğe karşı önemli ileri adımlar attı. Uluslaşmayı ve ulus devlet inşasını merkeze koyan bir yaklaşımla, yıkmaya çalıştığı eski düzenin payandası olarak gördüğü tarikat ve cemaatlerin toplumsal yaşamdaki etkisini kırmak için türbeleri, tekkeleri ve zaviyeleri kapattı, din eğitimini devlet kontrolüne aldı.
“Muasır medeniyet” adını verdiği kapitalist batı dünyası ile bağımsız bir ulus devlet kimliğini muhafaza ederek bütünleşmek arzusundaki Kemalist iktidar, Savran’ın tabiriyle ülkeye adeta (önemli ölçüde başarılı olduğunun teslim edilmesi gereken) bir “uygarlık transplantasyonu” gerçekleştirdi. Ancak kendine has laiklik anlayışıyla devleti dinden ayırırken, dini devletten ayırmadı. Bir yandan onu denetim altında tutarken diğer yandan da bütünüyle bir Sünni İslam kurumu olarak örgütlediği diyanet aracılığıyla salt bu inanca ve mezhebe ait dini kurumları devlet eliyle finanse etti. Diğer dinsel topluluklar aleyhine Sünni İslam’ın devlet eliyle kurumsallaştırılmasına ve yayılmasına imkân tanıyan bu yapılanmanın neticede Cumhuriyetin kuruluş paradigmalarının altını oyan bir sorunlar yumağı halini alacağı sonraki yıllarda görülecekti.
Dinin egemen sınıfın istediği doğrultuda kullanılmasına ve dinsel örgütlenmelerin devletin kurumsal çatısı altında tekleştirilmesine dönük bu adımlar, tarikat ve cemaatlerin Cumhuriyet’e ebedi düşmanlığını doğurduysa da, siyasal İslamcıların abartılı propagandalarının aksine, bunlarla köklü bir hesaplaşmaya girildiği düşünülmemelidir. Devlet olanaklarından yoksun bırakılan, askere gitmemek gibi bir takım imtiyazları ellerinden alınan tarikat ve cemaatlerin faaliyetleri geçmişe göre oldukça sınırlandırılmış olsa da bunlar savunma mevzilerine çekilerek, varlıklarını bir süre sonra siyasi İslam’ın içinde boy atacağı toplumsal ağlar biçiminde sürdürme imkânı bulmuşlardır.
2. Çok partili siyasi hayata geçilmesinden 1970’li yılların başına kadarki tarihsel kesit ikinci dönem olarak adlandırılabilir. Türkiye’de tarikat ve cemaatlerin toparlanarak güçlenmeleri, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin başını çektiği emperyalist kapitalist sistemin Sovyetler Birliği’nin artan güç ve prestijine, sosyalizmin ilerleyişine, sömürge ülkelerdeki bağımsızlıkçı ulusal kurtuluş savaşlarına, Avrupa’daki işçi sınıfı mücadelelerine set çekmek üzere acil tedbirler alma ihtiyacının dolaysız bir ürünü olmuştur. Tek parti döneminde geri çekilmek zorunda kalan ancak alttan alta mayalanma ve örgütlenme çalışmalarını sürdüren tarikat ve cemaatler, dünya emperyalist kapitalist sistemiyle entegrasyon amacıyla çok partili siyasi hayata geçilmesi ve Demokrat Parti’nin kurulmasının ardından, yeni rakibiyle adeta bir gericilik yarışına giren dönemin CHP iktidarının son yıllarında başlayarak art arda verilmeye başlanan tavizlerle yasal alanlarda açıktan boy göstermeye, kaybettikleri mevzileri birer birer geri almaya başladılar.
Kendilerine alan açan bu yeni siyasi konjonktürün yarattığı imkânlardan sonuna kadar yararlanan tarikatlar, emperyalizmin ve Türkiye egemen sınıflarının politikalarıyla uyum içerisinde toplumsal etkilerini ve yaygınlıklarını arttırmaya başladılar. Adnan Menderes’in Demokrat Partisi’ne, 27 Mayıs İhtilali’nden sonra da onun yerini alan Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’ne açık destek veren Nakşibendi ve Nurcu tarikat liderleri, arkalarına aldıkları siyasi destekle ekonomik faaliyetlere hız verdiler, banka kredilerinden yararlandırıldılar, bilhassa Varlık Vergisi, 6-7 Eylül ve Kıbrıs Olayları ile gayrimüslim sermayenin el değiştirmesine dayalı ilkel sermaye birikimi süreçlerinde kendilerine devlet eliyle açılan kanalları kullanarak küçük ve orta ölçekli ticari şirketler kurmaya başladılar.
Bu dönemde önem arz eden bir başka gelişme, 27 Mayıs’ı gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nı reformdan geçirmeye dönük olarak yürürlüğe koyduğu yeni yasal düzenlemelerden ve yine bu bağlamda imam hatip okullarının yaygınlaştırılmasından istifade eden Süleymancıların Diyanet kadrolarını ele geçirerek devletin maaşlı imamı (dolayısıyla toplum nezdinde devletin meşru temsilcisi) haline gelmeleri oldu. 12 Mart cuntasının mevcut ve daha sonra açılacak Kur’an kursu binalarının Diyanet İşlerine devredilmesi yönündeki kararı cemaatlere vurulan bir darbe olarak düşünülse de, Süleymancılar ve Işıkçılar başta olmak üzere tarikatlar, bir yandan çeşitli adlar altında dernekler kurarak bu yasağı dolanırken diğer yandan da yurtdışındaki Türkiyeli işçiler arasında bir örgütlenme hamlesi başlatarak kadro ağlarını ve mali yapılarını güçlendirdiler.
Tarikat ve cemaatler tarafından veya bunların destek ve himayesinde kurulan şirketlerin sayısı arttıkça, yurtdışı ve yurt içindeki farklı kapitalist çevrelerle ilişkiler kuruldukça, İslami iş çevrelerinde “Müslüman ahlakı” yerine kapitalist davranış ve alışkanlıklarının yerleşiklik kazanmaya başladığı gözlemlenirken, hem tarım kesiminde hem de ticarette faaliyet gösteren tarikatlar DP ve AP hükümetlerince uygulanan liberal ekonomi politikaları doğrultusunda Anadolu’da traktör, gübre, lastik, beyaz eşya, dikiş makinesi gibi işlerin acentelik, bayilik ve dağıtımcılığını üstlendiler.
Ancak bütün bu gelişmeler aynı zamanda Türkiye’de sermaye birikiminin hızlandığı, ticari sermayenin belirli kesimlerinin yabancı kapitalistler ile doğrudan veya dolaylı ortaklıklar kurarak sınai sermayeye doğru dönüştüğü, holding modeli örgütlenmelerle sanayide tekelleşmenin hız kazandığı bir tarihsel kesitte yaşanmaktaydı ve ülkenin batısında yoğunlaşan tekelci büyük sermaye grupları ile daha çok Anadolu’da faaliyet gösteren küçük sermayeler ve ticari burjuvazi arasındaki çelişkiler giderek derinleşti.
Bu çelişkilerin açık bir çatışma halini aldığı somut görünümlerden ilki; tarikat ve cemaat sermayesinin başını çektiği Anadolu’daki küçük sermaye çevrelerinin ticaret ve sanayi odaları ve üst kuruluş olan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği içerisinde tekelci büyük sermayeye karşı kendi çıkarlarını sürdürmek için 1969 yılında Necmettin Erbakan öncülüğünde başlattıkları muhalefet hareketiydi. Tartışmalı bir seçimle başkanlığı kazanan Erbakan’ın polis marifetiyle TOBB başkanlığını bırakmak zorunda kalması, hemen akabinde tarikat ve cemaat sermayesinin belli bazı kesimlerinin Adalet Partisi’nden ayrılarak Erbakan başkanlığında Milli Nizam Partisi’nde, daha sonrasında da onun yerine kurulacak olan Milli Selamet Partisi’nde örgütlenmeleri, burjuvazinin farklı kesimleri arasındaki çıkar çatışmasının bir diğer açık tezahürü oldu.
TÜSİAD’da vücut bulan İstanbul merkezli batıcı tekelci sermaye ile rekabet halindeki Anadolulu küçük sermaye gruplarının tarikat ve cemaatlerin başını çektiği siyasal İslamcılığın bayrağı altında toplanması ile sonuçlanan bu burjuvazi içi sınıfsal çatlak, Türkiye’de düzen siyasetinin son otuz yılına damga vuran siyasi çatışmaların kaynağını anlamamıza da ışık tutan önemli bir tarihsel dönemeci temsil eder. Üzerine vurulan bütün dinsel, ideolojik ve kültürel cilaya karşın, meselenin özünün sermaye sınıfı içindeki pazar payı kavgasına ve çıkar çatışmalarına dayandığı ortadadır.
3. 1970’li yılların başından Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP’ın iktidara geldiği 1983 yılına kadarki dönemde, tarikat ve cemaat sermayesinin KOBİ ölçeğinden giderek büyük burjuvazi kategorisine terfi etme sürecinin hızlandığı görülür. İslami sermaye, egemen sınıfın işçilerin ve devrimci gençliğin başını çektiği yükselen toplumsal mücadeleler karşısında beka kaygısına kapıldığı ve kitlesel kıyım boyutlarına ulaşan faşist terörün önünü açtığı adı konulmamış iç savaş ortamında, tarikat ve cemaat ağlarını kullanarak İran, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere yurtdışına doğru ciddi bir açılım yaptı. Tekstil, metal, ağaç, gıda ve tarıma dayalı sanayilerde ölçek büyüttü, ticaret alanında perakendecilikten toptancılığa doğru bir sıçrama yaptı, hızlı bir büyüme ve rekabet süreci içine girdi.
Tarikat şirketlerinin, İstanbul merkezli tekelci sermayeyle rekabet bakımından önem taşıyan krediye erişim, devlet ihalelerinden nemalanma, Batıdaki kapitalist ağlar ile ilişkilenme gibi başlıklarda halen bir dizi dezavantajı olsa da, ellerinde kendilerine göre bazı kozlar da bulunuyordu. Tarikat ve cemaat ağları sayesinde tedarik zincirlerini kolaylıkla kuruyorlar, kendi mensuplarının yanı sıra İslami simgeleri kullanarak etkiledikleri dini duyarlılığı olan müşterileri kendileri için geniş bir taban ve piyasa haline getirmeyi başarıyorlar, yine tarikat ve cemaat propagandisti olan vaizler, din adamları ve kendilerine bağlı medya kuruluşları aracılığıyla kalite ve fiyat gözetilmeksizin rakiplerin ürünlerine itibar edilmeyip kendi ürünlerinin tüketilmesinin bir dini vazife olduğu konusunda fetvalar bile yayıyorlardı. Ayrıca ekonomik ve sosyal hakları için mücadele eden dinamik bir işçi sınıfı gerçekliğinin tekelci sermayeyi önemli ölçüde zorladığı bu konjonktürde, tarikat ve cemaat mensuplarından oluşan itaatkâr bir işgücüne yaslanmaları sayesinde göreli bir avantaj daha elde ediyorlardı.
Diğer yandan, din ve mezhep çatışmalarının yaygın olduğu Hindistan, Pakistan ve Irak’taki müslüman kapitalistlerin pazardan pay kapma çabalarının ve Suudi Arabistan’da hız kazanan petro-dolar birikiminin kanalize edileceği bir mecra yaratma arayışlarının ürünü olarak ortaya çıkan İslami bankacılık kurumları / katılım bankaları da yine bu dönemde hızla gelişiyor ve Türkiye’deki tarikat ve cemaat sermayesinin finansman ihtiyaçlarının karşılanmasında rol oynamaya başlıyordu.
4. Türkiye’de hem tarikat ve cemaat sermayesinin hem de siyasal İslam’ın önünün sonuna kadar açıldığı dönemin 12 Eylül 1980 faşist darbesine ve esas olarak da Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP hükümetinin kurulduğu 1983 yılına tarihlenebileceği tartışmasızdır.
Nakşibendi tarikatı mensubu Özal, o dönem kısaca TİNA denilen “There is No Alternative” sloganıyla kapitalizmin alternatifsiz olduğunu propaganda ederek sosyalizme, işçi sendikalarına ve sosyal devlete karşı devasa bir neo-liberal saldırı başlatan Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın kuyruğunda Türkiye’yi ihracat yönelimli bir serbest piyasa ekonomisi güzergahına sokarken bir yandan da ağabeyi Korkut Özal eliyle İslamcı bir fınans sektörünün gelişmesi için elinden geleni yaptı. 1983 yılı sonunda Suudi kökenli faizsiz finans kurumlarına özel ayrıcalıklar tanıyan, bu kurumların iflasında ilgili ulusal mevzuatın uygulanmayacağı düzenlemesini içeren bir kanun hükmünde kararname yürürlüğe kondu. İskender Paşa cemaati, Işıkçılar, Fethullahçılar başta olmak üzere hemen her tarikatın şirketleri birer birer holdingleştiler, İslam ülkeleri ile sıkı ticari ilişkiler kurdular.
Özal’ın çıkardığı kanunlar sayesinde ihracat ve ithalat alanında teşvik primleri ile banka kredilerinden yararlanan bu “Anadolu Kaplanları”, İslami bankacılık ve petrol ticareti gibi yeni sektörlere girdiler, altın ve döviz piyasasına el attılar. İHLAS Holding, Feza Matbaacılık, Al Baraka-Türk, Anadolu Finans Kurumu, Tahtakale Ticaret Merkezi, Hak Ticaret ve Yatırım AŞ, Faisal Finans, Asya Finans, Işık Sigorta, Servet Holding, Çetinkaya Giyim Sanayi, Kombassan, Yimpaş ve adları sayfalar dolduracak onlarca, yüzlerce şirketle tarikat sermayesi bu dönemde Türkiye finans kapitalinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Özellikle geçmişte görece etkisiz bir grup olan Gülen cemaatinin 1990’ların başlarından itibaren emperyalizmin himayesinde ve burjuva medyasının da açık desteğiyle gösterdiği gelişme akıllara durgunluk verecek cinstendir. 2009 yılı itibarıyla dünya çapında FETÖ’ye bağlı okul, vakıf, şirket ve medya organlarının değerinin 26 milyar dolar olduğu ifade edilmekteydi.
Yine bu dönemde tarikat ve cemaat şirketlerinin başını çektiği İslami sermaye grupları Müstakil Sanayici İşadamları Derneği (MÜSİAD) adıyla örgütlendiler. Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşu içinde başlarda esamisi okunmayan MÜSİAD üyesi firmaların sayısı zamanla giderek arttı.
5. Tarikat sermayesinin yükselişi ile eş zamanlı olarak güçlenen siyasal İslamcılığın 1994 yerel seçimlerinde elde ettiği başarı, yerel yönetimlerin muazzam imkânlarını (ihale, ruhsat, yardım, bağış, hibe vs.) tarikat ve cemaatlerin emrine sundu. Refah Partisi’nin başını çektiği koalisyon hükümeti ile iktidar erkine ilk kez doğrudan ellerini uzatan tarikatlar 28 Şubat sürecinde geçici bir ricat yaşamak zorunda kalsalar da, çok geçmeden bu kez AKP iktidarında devletin ekonomik olanaklarından sınırsız biçimde istifade edecekleri yeni bir asr-ı saadet dönemine kavuştular.
AKP döneminde artık siyasi iktidara yerleşmiş durumdaki tarikat sermayesi, kamu bankaları ve devlet ihaleleri başta olmak üzere devletin her türlü imkanlarından sınırsız biçimde yararlanabilmekte, eğitim, sağlık ve altyapı hizmetleri gibi kamusal alanlardaki özelleştirmelerden ve taşeronlaşmalardan öncelikle nemalandırılmaktadır. İslami burjuvazinin sosyal ve ekonomik yükselişiyle eş zamanlı olarak İslami hareketin ideolojik-kavramsal-anlamsal çekirdeğinin uğradığı dönüşümü “Piyasa İslamı” olarak adlandıran Haenni’ye göre, bu dönüşümün önemli unsurlarından biri İslam’ın neoliberalleşmesi ve özelleştirmeler vasıtasıyla sosyal refah devletinin bertaraf edilmesinin aracı haline getirilmesidir. Bununla da devletin kamu hizmetleri üzerindeki tekelini kırmak ve bu alanı özel dini referanslı kurum veya yapılara açmak amaçlanmaktadır.
Yirmi yılı aşan AKP hükümetleri döneminde belli başlı tüm tarikatlar bakan düzeyinde temsil edilirlerken, bürokrasi ve kamu kurumları tarikatlar arasında pay edilerek tarikat sermayesinin önündeki olası bürokratik engeller de temizlenmektedir. Örneğin Medipol Üniversitesi ve Hastanesi’nin kurucusu olan, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa cemaatinden Fahrettin Koca, AKP hükümetinde sağlık bakanı olarak görev yapmakta ve bu sırada adı geçenin sahibi olduğu hastaneye Unkapanı’ndaki devlet mülkü hibe edilebilmektedir.
AKP yönetimi ile ters düşen FETÖ’nün “paralel devlet yapılanmasının” tasfiyesinden sonraki dönemde kamuoyuna yansıyan bilgiler itibarıyla; sağlık alanında Menzilciler, eğitim alanında Işıkçılar, bayındırlık alanında İskender Paşacılar, emniyet teşkilatında Hakyolcular, İçişleri’nde Nakşibendiler, silahlı kuvvetlerde Süleymancılar, yargı alanında ise Süleymancılar, Menzilciler ve Hakyolcular’dan oluşan koalisyon etkin kılınmış durumdadır.
TARİKAT-CEMAAT KARANLIĞINDAN KURTULUŞ NEREDE?
Yakın zamanda MetroPoll şirketinin yaptığı araştırmanın sonuçları, Türkiye’de halkın yüzde 4,3’ünün tarikat ve cemaatlere mensup olduğunu göstermiştir. Tarikat ve cemaatlerin toplumda ve devlet içerisindeki etki alanları kuşkusuz bunun çok ötesindedir. Tarikat ve cemaatlerin başını çektiği siyasal İslamcılığın etrafında toplanan Anadolulu muhafazakâr sermaye gruplarının ne kadarının doğrudan tarikat şirketi olarak adlandırılabileceği tartışılabilir, bunlardan ne kadarının tarikat ve cemaatler ile -AKP yargısının tabiriyle- iltisaklı olduğu konusunda kesin bir değerlendirme yapabilmenin de bir noktadan sonra polisiye bir mevzu olduğu ifade edilebilir. Ancak 50’li yıllardan günümüze bu anlamda ortada hatırı sayılır bir ampirik malzeme bulunduğu ortadadır. Örneğin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi’nin fikir babasının Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zahit Kotku olduğu, partinin finansmanı için Konya’daki kapitalist mürşitlerin seferber edildiği bilinen gerçeklerdir. Bunun bizzat söz konusu tarikatın bir burjuva örgütlenmesi olduğu anlamına geldiği sonucuna varmak hiç de yersiz değildir. Aynı durum FETÖ başta olmak üzere holdingleşen tüm tarikat ve cemaatler bakımından da aynen geçerlidir.
Bugün geniş ilerici, yurtsever ve cumhuriyetçi kesimlerde yaklaşan seçimlerde elde edilecek sonucun ülkemizin üzerine çöken bu tarikatçı, cemaatçi, gerici karanlığı dağıtacağı ve Cumhuriyeti fabrika ayarlarına geri döndüreceği umudu hâkimdir. Oysa yukarıda tarihsel süreci içerisinde özetlemeye çalıştığımız üzere günümüzde tarikat ve cemaatler, tekke ve zaviyelerde bir araya gelen, duayla zikirle vakit geçiren, topluma seslenme kanalları da köhne han köşelerinde bir masa üç sandalyeyle varlık gösteren mecmualardan ibaret bir takım dini oluşumlar olmanın ötesinde, Türkiye finans kapitalinin ayrılmaz bir parçasını teşkil eden büyük sermaye gruplarını temsil etmektedir. Bu cesamet ve gelişkinlik seviyesindeki tarikat sermayesinin, keza gücünü bu sermaye kesimlerinden alan yeni bir siyasal İslamcı iktidar olasılığının, bir toplumsal düzen değişikliği olmaksızın seçimler yoluyla bertaraf edilmesi oldukça naif bir beklentidir.
Türkiye’de gericiliğin kökünün kurutulması, altı yaşında kız çocuklarının cinsel istismarına varan türlü iğrençlikleriyle tarikat ve cemaat sultasının son bulması için, bunların varlık dayanaklarının ortadan kaldırılması zorunludur. Bu da tescilli tarikatçılar ve cemaatçiler ile altılı masalarda buluşanların değil sermaye düzenine son verecek sosyalistlerin becerebileceği bir iştir.

