Serkan Şimşek

ABD Başkanı Joe Biden’ın 1915’te yaşanan dehşeti “soykırım” olarak değerlendirmesi üzerine, doğal olarak Türkiye’de siyasetin hemen her noktasından konu ile ilgili değerlendirmeler geldi. 

Bu yazının temel hedefi “soykırım nedir?”, “yaşananları soykırım olarak adlandırmak gerekir mi?” gibi sorulara cevap aramak değil. Bunlar tabii ki üzerinde özenle durulması gereken hassas ve yakıcı meseleler. Konumuz, tartışmalarda Sol/Sosyalist muhalefetin “liberal” ve “milliyetçi” kolaylıklara düşmeden ve sistem içerisine çekilmeden alması gereken tutumu değerlendirmek olacaktır.

1) Oluşturulan hâkim söylem, politik pozisyonunu korumak isteyen herkese “yaşananlar soykırım mıydı?” sorusuna müspet ya da menfi bir cevap vermeyi, verilen cevaba göre de sistem içinde liberal ya da milliyetçi kamplara yaklaşmayı öneriyor. Bu basıncın yaşanmasının sebebi, Türkiye ve dünyadaki kapitalist sistemin sahiplerinin kimsenin kontrolden çıkmamasını, kendi çizdikleri ve sonunda yine kapitalizmin eleştirisinin asla mümkün olamadığı bir denklemin içinde kalınmasını istemesidir. Tabii ki konu, üzerinden atlanamayacak kadar önemli. Her muhalif, kendi tutumunu tartmalı ve tavrını belirlemelidir, ama sistemin belirlediği ideolojik parametrelerle değil. 

Egemen sistemin kendisini görebilmek, sahnenin dışına çıkabilmeyi ve sahneye oradan bakabilme becerisini gerektirir. Göreceğimiz, emperyalist-kapitalist sistemde bütün bu tartışmaların sadece kapitalist devletler arasında yine kapitalistlerin lehine bir pazarlık konusu olduğudur. Türkiyeli ve Ermenistanlı emekçi halklardan yana bir çözümleme yapabilmek için Sol/Sosyalist muhalefetin gerçekleştirmesi gereken de bu denklemin dışına çıkmaktır.

2) 1915 Nisanında İttihat ve Terakki Partisi’nin ve Osmanlı Devleti’nin sorumluluklarında başlayan tutuklamalar ve Mayıs ayında çıkartılan “Tehcir Kanunu” adıyla bilinen yasanın ardından yaşanan katliamların “soykırım” olup olmadığı sorusuna verilecek cevap; konunun insani düzeydeki sarsıcılığı yanında sadece tarihin ya da siyasetin değil aynı zamanda hukukun ve özelde uluslararası devletler hukukunun da dahlinin olması nedeniyle kişinin siyasal pozisyonunu belirlemeye yetmeyecektir.

Konunun karmaşıklığı bu soruya karşı rafine bir cevap verilmesini zorlaştırıyor. Ancak odağın bu isimlendirme olması tartışmaya çizilen egemen sınırlarla ilgilidir. Yaşananlar, “soykırım” kavramının içeriğini dolduracak olaylarla dolu olabilir, ancak bu kavramın olaylardan çok sonra uluslararası siyasetin belirlendiği Birleşmiş Milletler oturumunda bir hukuk kavramı olarak önerilmesi “içerik” ve “usûl” olarak içinden çıkılmaz tartışmaları doğurmaktadır. Bunun da ötesinde konuya dair günümüz egemen siyasetinde oluşan sistem içi sıkıştırmalar, meseleyi siyasal bir çözümsüzlüğe dönüştürmektedir.

Yukarıda belirttiğim gibi; kişinin siyasal pozisyonunu belirleyecek olan, olayların “soykırım” olduğunu ya da olmadığını savunmak değildir. Bu, açıklıkla tartışılabilecek bir konu, çünkü her iki cevap için de farklı sebepler bulunabilir. Ancak bunun yanında siyasal pozisyonu net olarak belirleyecek olan bir şey vardır. Bu, hangi cevabın verildiği değil; nasıl ve neden verildiğidir. 

3)Her konuda olduğu gibi bu konuda da sonuçta ne söylendiği, sadece son cevap ile değil, oraya gelene kadar kullanılan argümanlar ve öne çıkarılan denklemler ile belirlenir. Hangi dünya görüşünden bakıldığı, hangi siyasal arka planın meşru görüldüğü, tarihe ve bugüne hangi çerçeveden yaklaşıldığı, denklemleri oluşturma sürecinde ön kabuller olarak kendilerini sürekli belli eder. Kişinin siyasi yelpazede solda mı, sağda mı yer aldığına dair pozisyonunu kuvvetle belirleyen, bu ön kabuller serisidir.

Liberal ve milliyetçi politik tavırların siyasal az gelişmişlikleri, her ne kadar egemen siyasi dünyada karşıt pozisyonlardalarmış gibi görünseler de özlerinde aynı düşünsel sistemin ve ön kabullerin unsurlarını taşırlar. Aynı modelin yüksek ve alçak kabartması gibidirler. Eğer politik iyi niyet konusuna girmeyeceksek, iki tavırda da kapitalist devlete karşı aşılması gereken aynı çocuksu naiflik devam ettirilir. Bir tarafta, kapitalist devlet yapısının açık bir sistem olabileceğine olan inanç varken; diğer tarafta, aşamadığı devletin uzantısı olmaya çalışan ve iktidar eksikliğini onun bir parçası olma fantezisi ile örtmeye çalışan eğilim vardır. İki taraf da devletin; sermaye sınıfının aracı olduğuna karşı, ayrıca ideolojik ve baskı aygıtlarının zorunlu olarak toplumsal emeğin aleyhine, zengin azınlığın ise yararına düzenlendiği bir organizma olduğu gerçeğine karşı kördür. 

Liberal dünya görüşü sahipleri, halk için açık bir rejim olabileceğine naifçe inandıkları kapitalist devletin her usulsüzlüğü karşısında (mesela Recep Tayyip Erdoğan’ın Ermeniler hakkındaki söylem değişikliğinden sonra) hayal kırıklığı yaşayıp çocuksu inançlarının sarsılması ile şaşkınlık içinde öfkelenirler. Yine benzer şekilde milliyetçi dünya görüşü sahipleri de, teslim oldukları kudretli ve adil devlet hayali ile uyuşmayan tarihte ve güncelde ne varsa korku içerisindeki öfke gösterisiyle sahte anlatıyı koruma çabasına girerler. Her ikisi de siyasal alanda yetişkinlik öncesi naiflik dönemine ait tavırlardır.

4) Sol/Sosyalist muhalefette bir tür siyasal karakter bozukluğu olarak yansıma veren liberal ve milliyetçi eğilimler “soykırım” tartışmasında da tarihsel öznelerin yerini değiştirerek gerçekliğe denk düşmeyen tavırlar sergilerler. Çünkü ideolojik olarak kapitalist devlet modelinden ayrışamamışlardır.

Bunun bir örneğini, liberal çevrelerin 2008’de başlattığı “Ermenilerden özür dileme kampanyası”nda görürüz. İlk bakışta bir inkâr konusu ile ilgili vicdan üzerine kurulu kısa bir metin olduğu için kabul edilebilir gibi görünmesine rağmen, sahip olduğu ön kabuller açısından oldukça semptomatiktir. 

Muhalif olarak karşısında durduğum bir siyasal çizginin tarihte gerçekleştirdiği bir olay için bugün ben neden özür dilemeliyim? Çünkü liberaller, kendi siyasal benliklerini kapitalist devlet ideolojisinden başka bir yerde kuramazlar. Ben Sol/Sosyalist muhalif olarak “biz” dediğimde bu acıyı yaşayan Türkiyeli ve Ermenistanlı emekçi sınıfları ya da daha geniş söylersek dünyanın her yerindeki kapitalist-emperyalist sistemdeki ezilenleri ve buna karşı mücadele edenleri kastederim. Buradan katliamın yüküne bağlanabilecek bir kanal yoktur; tabii ki eğer milliyetçilerin söylediği gibi milletin, tarihin gerçek öznesi ve benliğin asıl bahçesi olduğu düşünülmüyorsa ya da sorumluluğun biyolojik devamlılık ile aktarıldığını düşünen ırkçı yaklaşımlar makul görülmüyorsa. Sonuç olarak ilgili metin, sadece bireylerin devlet ve millet uzantısı olduğu ön kabulüyle yazılabilir. Görüldüğü gibi, içine doğulan ideolojik sistemden ayrışamamak ve göbek bağını koparıp karşısına geçememek, liberalleri karşılarında olduklarını sandıkları milliyetçilerle her zaman aynı noktaya yerleştirmiştir.

Aynı düşünsel modeli kullanan milliyetçiler de doğal olarak gerçek benliğin yerine devlet ve milleti geçirerek konuyu “milletin alnına sürülmüş leke” olarak karşılarlar. Oysa millet bir özne değildir, milletçe karar verilmez. Özne; kendi çıkarlarını, millet örtüsünün ardına gizlenerek halka kabul ettirir. Dolayısıyla bireyin doğal olarak bir “milletinin olması”, konuya karşı sorumluluk köprüsü kurulabilecek bir zemin değildir. Özne; Türklük, Ermenilik, Kürtlük değildir ancak bunların arkasına gizlenir.

Bu şekilde liberaller ve milliyetçiler; karşısında durulacak burjuva yalanlarını, devletlerin üzerinde kuruldukları sınıf karakterlerini ya da sermayenin davranışlarını göremezler. Kendilerini bir türlü ayrıştıramadıkları devlet-millet algısından dolayı kendi politik hedeflerine uygun olacak şekilde gerçek özneleri kendilerine göre eğip bükerler ya da tamamen üzerlerini örterler.

5) Bu katliamlar, Türkiye’de büyük sermayenin yaratılmasının hikayesidir. Yaşananların merkezine özne olarak sınıfları yerleştirmeyen hiçbir düşüncenin gerçeklikle bağ kurma şansı yoktur. Türkleştirme ve Sünnileştirme politikalarını sadece kabarmış milli ya da dini duygularla açıklamak yanlıştır. Bu duygular harekete geçirilir; ancak bunlar egemen sınıf(lar)ın, kendi çıkarları doğrultusunda halkı örgütleme ve politikalarını toplumsallaştırma aparatlarıdır. Asıl olan, sermayenin biriktirilmesidir.

Bu doğrultuda baktığımızda; aynı ideolojik köklerden gelen İttihat ve Terakki Partisi ile Taşnak Partisi’nin ittifaktan düşmanlığa dönen ilişkilerini kendi milli sermayelerinin kurulma süreci ile ilgili olarak emperyalist paylaşım savaşındaki fırsatçılıklarından ayrı düşünemeyiz. Türkiye’de ayrımcılığın tarihini Müslüman-Türk sermayesinin yaratılması tarihinden; bunu da Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin mülksüzleştirilmesinden bağımsız ele alamayız. Ve tabii ki toprak talebinde bulunan Ermeni topraksız köylülerini ve başlarına gelenleri de.

Türkiye’de büyük sermayenin kuruluş hattını, II. Abdülhamid’in sorumlu olduğu Hamidiye Katliamlarında, İttihat ve Terakki Partisi’nin 1908 yılındaki grev dalgasında sendika kurmayı yasaklayıp, “Müslüman çalıştırın” çağrısı yaparak, emekçilerin filizlenen sınıf mücadelesini yok edip yerine yerel despotluk ilişkilerini önermesinde; 1934 CHP döneminde gerçekleşen Trakya Yahudi Olaylarında; 1955 yılında Demokrat Parti döneminde geçekleşen 6-7 Eylül Olaylarında ve nicelerinde takip edebiliriz.

Devletin merkezi kontrolünde gerçekleşen bu olaylara sadece birtakım sivil-askeri kadroların aşırılıkları olarak bakmak (tabii ki sorumluluklarını göz ardı etmemek gerekiyor) yeterli bir bakış değildir. Dünyada sermaye sınıfının olağan tarihi bu hattı izler. Dolayısıyla büyük sermaye sınıfının yaratılması bu konuda merkez teşkil eder.

6) 1915 Ermeni Tehcir Olayları ile ilgili tartışmalarda egemen kapitalist-emperyalist sistem tarafından çizilen ideolojik sınırların kimleri dışarıda bıraktığı çok önemlidir. Bu noktada, hangi cevabın verildiği değil, neden verildiği önemlidir deyişimizi hatırlatmakta fayda var. Açıkçası, sistem içerisinde liberal ve milliyetçi bakış açılarından gelen her iki cevap da, dışarıda bıraktıklarından dolayı egemen paradigmanın kendisini yeniden üretmek için beklediği ve önerdiği cevaplardır.

Emperyalistler arası paylaşım savaşını, bütün halkların egemen sınıfları tarafından karşılıklı olarak tuzaklara düşürülmesini, kapitalist sınıfların yeni nizamda yer kapma mücadelesini ve amacına ulaşabilmek için acımasızca elinden gelen hiçbir şeyi ardına koymayışını unutmamak gerekiyor. Bugün bu katliamlardan birinci derecede sorumlu kapitalist-emperyalist sistemin sahipleri sözde gözyaşı döküyor. Amaçlarının, tarihi çözümlemek ve sıkışmaları halklar lehine rahatlatmak olmadığı oldukça belli. Eğer böyle olsaydı, öncelikle dünya ve Türkiye’deki sömürücü kapitalist sınıfların, katliamlarla ve gasplarla biriktirdikleri sermayelerinden dolayı kendilerini sorumlu görmeleri ve bir adım öne çıkmaları gerekirdi. Amaçlarının bu olamayacağı çok açık. Güncel politik hedefleri zaten, kendi gerçekliklerinin üzerini örtmektir. Türkiye’de azınlık birikimlerinin gaspı ile büyüyen/büyütülen sermaye sınıfı şu anda tartışmalarda hiçbir şekilde gündem oluşturmuyor, hatta Türkiye’nin sözde aydınlık yüzü oluyorlar. 

Sistemin bu retoriğine alışkınız. Zamanında Nazileri sosyalist düşünceye karşı destekleyen, yaptıklarına göz yuman, bunlara payanda olan kim varsa (egemen kapitalist sınıflar) bugün dünyayı demokrasi söylemiyle yönetiyor; ama şimdi arkada bıraktıkları Hitler “kötü adam” oluyor. Kendilerini gizlemek için, sorumlu olan birtakım sivil-askeri bürokratları öne atıp kendilerini gizlemeye çalışmaları, artık bağışıklık kazanmamız gereken oyunlarıdır.

7) Yaşananlar, Ermenistanlı ve Türkiyeli emekçi halkların inisiyatifinde sorgulanmalı ve peşine düşülmelidir. Ancak Biden’ın “soykırım” açılımında Ermenistan halkını umursamadığı açık bir durumdur.

Aslında bu açılımdaki hedefin Türkiye Cumhuriyeti olduğu genel bir kanı olmasına rağmen, gündemin direkt olarak Türkiye ile ilgili olduğunu düşünmüyorum. Tabii ki Türkiye’ye yansımaları olacaktır ancak asıl hedef, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti ile girişilen rekabet içerisinde kızgınlaşan çelişkilerde elini kuvvetlendirme çabası gibi görünüyor. Çin Komünist Partisi ve İran Devleti arasında yapılan direkt anlaşmaların ve ayrıca Azerbaycan Devleti ile Ermenistan Devleti arasındaki savaşta Rusya Hükümeti’nin Ermenistan Devleti’ni terbiye etmek için yalnız bırakmasının sonrasında gelmiş olması önemli ayrıntılar. NATO; Ukrayna ve Gürcistan hedeflerinden sonra ek olarak Ermenistan’ı da Rusya Devleti’nin etkisinden uzaklaştırabilmek için önemli bir adım atmıştır. Ermenistan Devleti Başbakanı Paşinyan da “Soykırımın tanınması, özellikle de geçtiğimiz sene bölgede yaşananlardan sonra, Ermenistan için bir güvenlik meselesidir.” diyerek durumu açık etmiştir.

Ayrıca bu suçların sadece rakip doğu ülkelerinde aranması ve gündem olması, emperyalist-kapitalist sistemin samimiyetsizliğini ve iki yüzlülüğünü ortaya sererken, “soykırım” tartışmalarının da bugün emperyalist-kapitalistler için sadece bir aparat olduğunu göstermektedir. Gerçek sorumlulardan hesabı sadece emekçi iktidarları sorabilecektir.

8) Demokratikleşme açısından bakıldığında da bu gündemden Türkiye’deki egemen sistemi sarsacak sonuçlar beklemiyorum. Erdoğan Hükümeti pazarlığın içerisinde kendi pozisyonunu alacaktır. Muhtemelen, ikircikli davrandığı anlarda Ukrayna ve Suriye gibi coğrafyalarda NATO lehine daha keskin tavırlar alması sağlanabilir ve birtakım mali operasyonların ve ihalelerin emperyalist-kapitalist sistem açısından sorunsuz gerçekleşmesini sağlaması yönünde pozisyonu netleştirilebilir.

Ayrıca iç siyasette, Biden’ın bu açılımı Erdoğan’ın elini rahatlatacaktır. Sıkıştığı yerde bütün yükü İttihat ve Terakki’ye ve dolayısıyla “Ce-Ha-Pe zihniyetine” bırakması kendisi açısından zor olmayacaktır, hatta işine yarayacaktır. Hâlihazırda ülkede yaşanan hızlı yoksullaşma, uluslararası problemlere daha rahat bağlanabilecektir. Zaten kendisi de yüksek perdeden bir karşıtlık söylemi oluşturmamış, bu alanı müttefiki MHP’nin kendini tatmin etmesine tahsis etmiştir. Kanlı sermayenin ise sistem içindeki tartışmalarda bahsi bile geçmiyor.

9) Bütün bu karmaşa içerisinde Sol/Sosyalist muhalefet, resmi ve egemen söylemler arasında sıkışmamalıdır. Kapitalist-emperyalist sistemin dayattığı paradigmanın dışarısına çıkılmalı, asıl niyetler teşhir edilmelidir. Türkiye Devleti’nin kapitalist resmi söyleminin alternatifi, Ermenistan Devleti’nin kapitalist resmi söylemi değildir. Bunların sahibi, aynı sömürücü sınıflardır ve yaşananları günlük kazanç hedefleri ile sadece kullanmaktadırlar. Türkiye’de olduğu gibi Ermenistan’da da emekçi sınıflar yoksulluk içerisindedir ve bu yoksulluğun devamı için gerekli ideolojik rezervlere kaynak teşkil etmeye gerek yoktur. Sorumlu olan emperyalist-kapitalist sistemin ve büyük sermaye sınıfının güzelce hayatına devam edebildiği hiçbir sorgulama gerçekçi değildir.

Bu, emperyalist-kapitalist sistemin ve burjuva devletlerinin söylemine bırakılacak ya da ortak olunacak bir konu değildir. Orası sadece siyasal çözümsüzlüktür. Tarihteki emperyalist-kapitalist sistemde yaşanan boğazlaşmaların panzehiri, her milletten Türkiyeli ve Ermenistanlı emekçilerin birleşik devrimci mücadelesidir. Yaşananlardan hesap sormanın tek yolu, büyük sermayenin emekçi halkların lehine kamulaştırılmasıdır.

10) Ayrışmanın olmadığı yerde devrimcilik mümkün değildir. Devlet-millet ideolojisinden ayrışamamak, düzen içerisindeki öznelerin görülememesine, dolayısıyla sistemden özgürleşilememesine sebebiyet verir. Yükler yanlış yerde aranır, öfke yanlış yere yönlendirilir. Mesele, geldiğimizde zaten orada kurulu olan düzen ailesinden ideolojik olarak ayrışabilmektir. Bize ait olmayan sistemin dışına çıkabilmek ve bize ait olanı iktidar edebilmektir.

Related Posts