Oğuz Oyan
Sosyalist Güç Birliği iki bakımdan bir siyasal ihtiyacının karşılığıdır. Birincisi, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de birlikte hareket etmelerinden çok bölünmeleriyle tanınan sol hareketlerin güçlerini birleştirmeyi başarmaları başlıbaşına önemli bir siyasal ve toplumsal olaydır. Özellikle de Türkiye’de kökleri geçmişe uzanan ayrılıkların 40 yıl sonra aşılarak bir sosyalist odak oluşturulabilmesi, tarihsel öneme sahiptir. Kuşkusuz siyasal koşulların zorlamasının, toplumsal taleplerin artmasının, solun yeniden güçlenme ve kitleselleşme ihtiyacının büyümesinin bir karşılık bulması gerekiyordu. Bu ihtiyaçlara sosyalist/komünist solun ortak bir zeminden de karşılık verebilmesinin koşullarının yaratılması ve kendini solda hissedenlere yeni umutlar aşılanabilmesi gerekiyordu.
İkinci siyasal ihtiyaç, CHP ve HDP’nin temsil ettiği, ekonomik ve siyasi anlamda liberal temelli ve emperyalizmin ekonomik ve ideolojik kuşatmasına karşı net tavır alamayan düzen-içi muhalefet anlayışlarının karşısına gerçek bir siyasal alternatifin çıkarılması gereğidir. Sistem karşıtı bir alternatifin ortaya çıkarılmasının bugünkü ortamda özel bir önem kazanmasının bir nedeni, “Altılı Masa” adıyla oluşturulan potansiyel siyasi iktidar alternatifin ağırlığının sağ partilere kayması, bu ittifakın lokomotifi olan CHP’nin de kendi laik-Cumhuriyetçi kuruluş ilkelerini bile açıkça savunamayan bir harekete dönüşüm sürecinden geçmesidir. Böylece sağın alternatifinin gene sağ olduğu bir sığlığa sürüklenilmesidir.
Diğer bir nedeni de, merkezinde HDP’nin olduğu “Emek ve Özgürlük” ittifakının “sol” bir alternatif gibi sunuluyor olmasının yarattığı kafa karışıklığının açıklığa kavuşturulmasıdır. Etnik kimlik siyasetini “solculuk” olarak sunan, saflarını liberal görüşün temsilcilerine hep açık tutan, emperyalizme karşı açık tavır almayan/alamayan, laiklikten ödün veren, sınıf siyasetini savunamayan kozmopolit bir çizginin temsilcisinin sol adına ortaya çıkmasındaki tuhaflığın artık mutlaka düzeltilmesi ihtiyacıdır. “Emek ve Özgürlük” ittifakı içine dahil olan sol partiler de HDP’nin etnik milliyetçilikten ve Cumhuriyet karşıtlığından beslenen gündemine sıkışıp kalırken bu ittifaka solun damgasını vurmaları mümkün olamamaktadır.
Sosyalist Güç Birliği işte bu tarihi konjonktürde giderek büyüyen siyasi boşluğu gerçek bir sol seçenekle doldurmak üzere sahneye çıkmıştır. Cumhuriyet kurumlarını ve Anayasal düzenini tasfiye eden bir dinci-liberal-otokratik rejimin siyasi meşruiyetini önemli ölçüde yitirdiği bir sürecin sonunda doğmuştur. Kitlelere sefaletten başka bir şey getirmeyen kapitalist sistemin ve onun yozlaşmış devletinin kirli yüzünün iyice açığa çıktığı bir dönemde, emek hareketine yeni bir umut, yeni bir soluk, yeni bir örgütlenme dinamizmi getirmek üzere dört sosyalist hareket yeni bir güç birliği anlayışı içinde bir araya gelmişlerdir.
Bu bağlamda Sosyalist Güç Birliği, Cumhur ve Millet İttifakları ile HDP etrafındaki ittifaka eklenen bir dördüncü ittifak değildir; hatta bir seçim ittifakı da değildir. Seçimleri çok aşan bir vizyona sahip olduğu gibi diğerlerinde görülmeyen ilkesel ortaklık temellerine ve toplumu sosyalizm doğrultusunda dönüştürme hedeflerine sahiptir. Bütün bunların biraz daha açılabilmesi için hem mevcut durumun hem de Sosyalist Güç Birliği’nin geleceğin toplumuna ilişkin tahayyülünün biraz daha netleştirilmesi gerekebilir.
DÜZEN SİYASETLERİNİN TOPLUMA VEREBİLECEĞİ BİR ŞEY KALMAMIŞTIR
Dinci siyasetin iktidarda 20 yılını doldurduğu, devlet kurumlarını ve toplumu dinci ideolojisi yönünde dönüştürmede önemli mesafeler aldığı ve bunları yapabilmek için de giderek daha fazla otoriterleştiği uzun bir dönemin sonunda, toplumun hâlâ yarıdan fazlasını oluşturan Cumhuriyetçi ve muhalif kitlelerin önceliğinin bu iktidardan kurtulmak olması son derece anlaşılırdır. Bu koşullarda “Millet İttifakı”na ve bunun “Altılı Masa” versiyonuna bir iktidar alternatifi olarak umut bağlanmasının yadırganacak bir tarafı yoktur.
Yüzde 45’i aşan bir seçmen potansiyelini temsil eden bu ittifaka toplumun ilgi göstermesi anlaşılabilir bir tavırdır ama bu ittifakın kendi vasatını aşan hedeflere yönelmesini beklemek iyimserlik olacaktır. Kuruluşundan itibaren ekseni esasen sağda olan bu ittifakın, CHP yönetiminin beklenenden daha tavizkâr bir tutumu benimseyerek sağa kayması nedeniyle, AKP’nin yol açtığı genel tahribatı giderecek bir “radikalliğe” sahip olması mümkün gözükmemektedir. Üstelik AKP döneminin 2018’e kadar siyasi sorumluluğunu paylaşmış yöneticilerin kurduğu iki sağ partiyi bünyesinde barındırdığı için AKP dönemiyle cepheden hesaplaşmanın koşullarını da daha baştan yitirmiş durumdadır.
DİNCİ SİYASETİN 20 YILLIK TAHRİBATI VE “ALTILI MASA”NIN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ
(i) En gözle görülür tahribat, Türkiye’nin iyi-kötü uygulanan güçler ayrılığı rejiminden yani bir anayasal sistemden, güçler birliğini esas alan monolitik bir yönetime savrulması yani fiilen anayasızlaştırılmasıdır. 2017 Anayasası ile Türkiye sadece anayasal normlardan ve Cumhuriyet tarihinin anayasal kazanımlarından uzaklaştırılmış olmamış, iktidarın kendisini kendi dönüştürdüğü anayasa hükümlerine dahi tâbi saymama keyfiliği nedeniyle adeta bir “tam anayasasızlık/tam hukuksuzluk” aşamasına girilmiştir. Bu, yürütmenin otokratik yapılanmasının ana dayanağını oluşturmuştur.
Altılı Masanın şimdiye kadar en çok çalıştığı ve belirli bir mutabakata varmış gözüktüğü alan, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” konusudur. Başkancı rejimin aşılması çabaları elbette olumludur ve bunun küçümsenmesi düşünülemez. Gerçi Meclis’te anayasayı değiştirme çoğunluğu elde edilemeden yani bir anayasa değişikliğine gidilmeden de cumhurbaşkanının yetkilerini kısıcı, meclisinkileri yükseltici doğrultuda fiili adımlar atılabilecektir. Dolayısıyla Altılı Masa bileşenlerinin şu sıralarda ayrıntılı bir anayasa taslağı üzerinde çalışması, ortak enerjilerinin etkin kullanımı ve zamanlaması bakımından sorunlu olduğu gibi toplumun acilen görmek istediği bir ekonomik-sosyal programın ertelenmesi veya toplumun gerçek gündeminden uzaklaşılması anlamına da gelmektedir. Daha vahimi, Altılı Masanın başlangıç bildirgesinin Türkiye’nin en demokratik anayasası olan 1961 Anayasasını “darbe anayasası” olarak yerip geçici 1921 Anayasına övgüler düzmesidir ki Anayasa çalışmaları konusunda dahi iyimser olunmasını engellemektedir. Bu ideolojik çarpıklıktan kurtulmadan uzlaşılacak yeni bir Anayasa tasarısı, ciddi sorunlarla yüklü olacaktır.
(ii) Bütün devlet kurumlarının dinci-otoriter yönetimin ihtiyaçları doğrultusunda dönüşüme uğratılması, bir diğer tahribat alanıdır. Altılı Masa bileşenlerinin bundan ne ölçüde şikayetçi olduğu dahi belirsizdir. Eğer örneğin iktidara gelinir ve bakanlık paylaşımlarına göre bu konuda parça-bölük adımlar atılırsa, bu büyük bir hayal kırıklığı anlamına gelecektir. AKP döneminde eğitimin dinci rejimin insan kaynaklarını yetiştirmek üzere planlanması, laik eğitimi dışlaması, tersine çevrilmesi epey zaman gerektirecek bir sorun alanıdır. Kaldı ki mevcut muhalefetin bunu “düzeltecek” bir ortak iradeye sahip olduğu dahi kuşkuludur.
Altılı Masa’nın 10 maddelik çıkış bildirgesinde “özgürlükçü laiklik anlayışının zorunlu bir gereği olarak” “kamusal ve özel yaşamda herkesin inanç pratiğine saygılı olmayı”, “bu bağlamda din ve vicdan özgürlüğü çerçevesindeki kazanımların koruyucusu ve güvencesi olmayı” hedeflemesine bakılırsa, bu ittifakın, bildirgede tanımladığı uyduruk “özgürlükçü laiklik” anlayışı yerine gerçek bir laiklik anlayışında ortaklaşmasını; devlet kurumlarının, ordunun, eğitimin, yargının ve toplumun dincileştirilmesi konusunda AKP döneminde atılan adımlardan geri dönüş yapmasını; devlet-din ayrımını pekiştirmesini; toplumun dincileştirilmesine set çekmesini; inançsızların da haklarını korumasını beklemek ham hayalcilik olacaktır. Alevi toplumu konusunda atılabilecek bazı adımlar olabilecekse de bunun tatmin edici olması zordur. CHP yönetimi, son türban yasasıyla laiklik konusunda zaten kendisine de güvenilemeyeceğini bir kez daha kanıtlamıştır.
(iii) Yargının bağımsızlığını tamamen yitirmesi, iktidarın demokratik yollarla el değiştirmesinin dahi önünü tıkayabilecek bir tehdit seviyesine yükselmiştir. 2017 Anayasasının halkoyuna sunulmasında YSK’nin son anda mühürsüz oyları geçerli sayan bir karar vermesi; 2019’da İstanbul yerel seçimlerinde kullanılan dört oydan sadece birinin, büyükşehir belediye başkanı seçimine ilişkin olanın geçersiz sayılarak iptal edilmesi ve seçimlerin sadece bu yönüyle tekrarlanması, hukuksuzluğun yüksek yargı eliyle hangi düzeylere taşındığının göstergeleridir.
Altılı Masa ittifakı bu hukuksuzlukların giderilmesi ve yargının bağımsızlığının yeniden kazanılması konularında vaatkâr gözükmektedir. Buna karşılık bazı kuşkular sürmektedir: Basına yansıyan Anayasa taslağı çalışmalarına göre, Altılı Masa’nın, Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun ikiye bölünmesi, bunlardan Hakimler Kurulu’na adalet bakanı ve yardımcısının katılmaması ancak Savcılar Kurulu’na katılması biçimindeki düzenlemesi hayli sorunludur. Benzer biçimde, bu kurulların üyelerinin atanma yetkilerinin Meclis’e verilerek “çoklu aday” arasından seçim yapılması önerisi, sanıldığı kadar demokratik bir yöntem değildir. Nitekim Meclis’te RTÜK ve Sayıştay üyeleri seçiminin siyasi çoğunluğun tahakkümüne veya siyasi pazarlıklara göre belirlendiği bir süreçten gelinmektedir. Öte yandan, düzen muhalefetinin bugünkü iktidarın 20 yıldır sürdürdüğü hukuksuzlukların hesabını sorabilecek bir kararlılığa sahip olduğunun belirtileri de ortada yoktur.
(iv) Ekonomide içine girilen açmazlar çok yönlü. Bunlar, IMF politikaların doğrudan ve dolaylı olarak sürdürüldüğü (ve AKP’den türeyen iki partinin yöneticilerinin sorumluluğunu paylaştığı) dönemden gelen yapısal sorunlar ile 2016 sonrasında dış kaynak akımlarının azaldığı ve dolayısıyla ekonomik büyümenin tıkandığı ve ekonomi yönetiminin ciddi zikzaklarla götürüldüğü bir dönemin sorunlarıdır. 2016 sonrası, emek aleyhine ciddi bölüşüm şoklarının yaşandığı, işsizlik sorununun büyüdüğü, dış borçlarda yeni bir tırmanışa yol açıldığı, idari kararların tutarsızlığı sonucunda sık sık döviz krizlerinin ortaya çıktığı, para politikalarının şaşkınlığı üzerinden TL’nin değer kayıplarının ve enflasyonun körüklendiği, sonuçta ciddi kriz birikimlerinin oluştuğu bir döneme denk gelmektedir. Seçim sürecine bu sorunların gölgesinde girilmektedir. Para ve maliye politikalarıyla yalnızca son bir yılda üstlenilen maliyetler bile seçim sonrasına yüklü bir fatura bırakacaktır.
Altılı Masa ittifakının, bu sorunlardan sadece 2018 sonrasını ilgilendirenlerini düzeltmeye yönelmek gibi bir başlangıç sorunu olacaktır. AKP’nin iyice yaldızlanan başlangıçtaki IMF’li dönemine muhalefetçe de toz kondurulmamasının da gösterdiği gibi, seçimlerden sonra ortodoks veya yarı-ortodoks bir istikrar politikasına angaje olunması beklenmelidir. Her ne kadar ittifakın büyük ortağı CHP’nin lideri neoliberal politikaları eleştirmiş olsa da, bu politikalara içerikli bir karşı çıkışın belirtileri ortada olmadığı gibi böyle bir seçenek üzerinde çalışıldığının işaretleri de bugüne kadar alınmamıştır.
(v) En zayıf halka da Altılı Masa ittifakının emekçi sınıflar lehine devamlılığı olan politikalar üretme konusunda bir niyet ve iradeye sahip olmamasıdır. Oysa örgütlenme özgürlüğü ve grev hakları hep engellenen emek kesimi, birincil bölüşüm ilişkilerinde sermayeye karşı kaybeden taraf olmanın yanı sıra, devletin denetimindeki ikincil bölüşüm ilişkilerinin de kaybeden tarafını oluşturuyor. Ücretliler, milli gelir paylarının üç katına yakın bir Gelir Vergisi payını üstlenmiş bulunuyor. Dolaylı vergilerin yükünü de esasen sermaye dışı kategoriler taşıyor. Buna karşılık bütçe harcamaları ve hatta İşsizlik Sigortası Fonu kaynakları bile sermaye yönüne daha çok akıyor.
Altılı Masa muhalefetinin, eğer gerçekleşirse, iktidarının ilk döneminde ekonomik koşulları zorlamak pahasına, emekçi sınıflara, köylü ve esnafa daha müzahir görünmek isteyeceği düşünülebilir. (Gerçi şu anki seçim programıyla AKP de aynı yönde ilerlemektedir). Ancak düzen muhalefetinin bir istikrar programının yükünü sermayeye taşıtmasının pek beklenemeyeceği hesaba katılırsa (bu konuda belirsiz bir “Beşli çete” retoriği dışında hiçbir irade beyanı yoktur), orta-uzun vadede emek lehine bir programın uygulanma şansının olduğu da söylenemeyecektir.
(vi) Dış politikada kim daha NATO’cu yarışmasının dışında çok farklı tavır alışlar yoktur. Rusya karşıtlığında mevcut düzen muhalefetinin daha sert konumlanmasına bakılırsa bu yarışmada ipi önde göğüslemesi mümkündür. Muhtemelen Suriye ile ilişkilerinde bir fark vardır ama Suriye Arap Cumhuriyeti ile ilişkilerini kısmen düzeltmeye yönelen AKP iktidarı, muhalefetin elindeki (göçmen geri dönüşlerini kolaylaştırmayı da içeren) bir kozu geri almayı planlamaktadır. Buna karşılık TSK unsurlarının Suriye’den çekilmesi yönünde bir Altılı Masa beyanına bile rastlanmamaktadır ki, mevcut durumun mümkün olduğu sürece korunacağının örtük bir dışavurumu gibidir.
Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şu olmaktadır: AKP’ye karşı biriken toplumsal tepkilerin bugünkü Altılı Masa elinde sistem içi çözümlerle yatıştırılacağı, böylece çok ciddi bir toplumsal dinamiğin boşa harcanmış olacağı adeta kesin gibidir. Bu sistem-içi “çözüm” iç ve dış sermayenin önemli bir kesiminin de artık desteğini almaktadır. İşte Sosyalist Güç Birliği’nin farklı bir seçenek oluşturmasının vazgeçilmez önemi tam da burada ortaya çıkmaktadır
SOSYALİST GÜÇ BİRLİĞİ ÇÖZÜMÜN ADRESİDİR
İktidardaki dinci siyasetin Cumhuriyet’i tasfiye ettiği, kurumlarını yıkarak ele geçirdiği ve faşizan bir yönetim yapısı kurduğu son 20 yılda, sosyalist solu oluşturan hareketler, Cumhuriyet’in tüm kazanımlarının başta laiklik, bağımsızlık/ yurtseverlik, aydınlanma, kamuculuk/devletçilik gibi kavramların savunulmasının da artık sadece sosyalistlerin işi olduğunu gördüler, laikliği sahiplenmenin sınıfsal karakterini vurgulamakta birleştiler. Sosyalist Güç Birliği’ni hazırlayan koşullar bu tarihsel düzlemde oluştu.
Şimdi bu Güç Birliği, yönelimi solda olmakla birlikte henüz sosyalist mücadele içinde yer almamış kitleler açısından ciddi bir çekim merkezi oluşturabilme olanağı sunuyor. Bu olanak, 1960’lar ve 70’lerde olduğu gibi toplumun ve siyasetin sola çekilmesinin yeniden başarılabilmesini de güncellenmiş bir hedef olarak dayatıyor.
Solun önündeki kritik eşiğin halk düşmanı bir rejime son vermek olduğu saptamasından hareket etmekle birlikte, Sosyalist Güç Birliği emekçilerin laik, demokratik, bağımsız cumhuriyetini kurmanın yolunun seçimlerin ötesine uzandığı bilinciyle yola çıkmaktadır. Bu bağlamda Sosyalist Güç Birliği’nin hedefleri hiçbir duraksamaya yer vermeyecek denli açıktır:
- Eşitsizlik ve adaletsizliğin derinleştiği, sömürü ilişkilerinin pekiştiği, devletin bölüşüm ilişkilerini düzeltici değil daha da bozucu bir rolde olduğu bu talan düzenine mutlaka bir son verilmeli; yağmalanan kamu varlıkları yeniden kamulaştırılmalı; eğitim, sağlık gibi toplumsal hizmetler devlet tarafından ücretsiz olarak sunulmalı; vergi sisteminin sermaye yönlü sınıfsal karakteri tersine çevrilmelidir.
- Emperyalizm ile kurulan iktisadi, hukuki ve askeri bağımlılık ilişkileri sona erdirilmeli; NATO’dan çıkılmalı, ülke topraklarındaki yabancı üsler kapatılmalı, yabancı ülkelerdeki TSK güçleri geri döndürülmeli; dış politika ile iktisat politikaları bağımsızlık temelinde yeniden tanımlanmalıdır.
- Laik ve bilimsel düşüncenin toplumun, eğitimin, devletin her kademesinde egemen olmasının hukuki ve siyasi koşulları oluşturulmalı; anayasal hükümler işlerliğe kavuşturularak tarikatlar ve cemaatler yasaklanmalı, bunların kadrolaşmaları devlet kurumlarından temizlenmeli ve eğitim birliği sağlanmalıdır.
- Her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırıldığı, herkesin kendini özgürce geliştireceği ve ifade edebileceği bir demokratik ortam kurulmalı; temel hak ve özgürlükler gerçek bir anayasal teminata bağlanmalı; yargının bağımsızlığı güvenceye alınmalıdır.
- Başkancı rejim bütün kurumsal yapısıyla birlikte tasfiye edilmeli, egemenliğin gerçekten millete ait olacağı güçlü bir yasama sistemi oluşturulmalıdır.
Sonuç olarak Sosyalist Güç Birliği, emekçilerin sınıfsal kimliklerinin ve taleplerinin sözcülüğünü yapabildiği ölçüde umut olabilmeyi, kendi toplamını aşan bir dinamizmi temsil edebilmeyi amaçlamaktadır.

