H. Murat Yurttaş
Liberalizm denilince akla en az gelen şey belki de onun süregelen sömürü düzeninin fikrî kaynağı olduğu yalın gerçeğidir. Öyle ustalıkla örülmüştür ki, aynı anda hem düzen karşıtı gözükmeyi başarırken hem de düzenin varlığını belirleyebilmektedir. Serbestlik ideolojisi olan liberalizm, diğer burjuva ideolojileri ile rekabet eder gözükürken en çok onları besler; özgürlük şampiyonluğunu kimseye bırakmayıp devletin tahakkümüne karşı gözükürken sermayenin tahakkümünü güçlendirir.
Ülkemizde en çok ve ısrarla sol ile ilişkili olarak kullanılır liberalizm. Bu açıdan tek emsalin Amerika Birleşik Devletleri olduğunu söyleyebiliriz. Muhafazakârlık ile zıt anlamlı olarak toplumsal alanda “özgürlükçü” sayılarak bir tür sol tarifi içerisinde yer verilir liberalliğe. Oysa Avrupa’da liberaller sarı renkleriyle sağ siyasetin içerisinde bir yer tutarlar daha çok.
Kuşkusuz liberalizmin soldan sayılmasının, en çok demokrasi ve kimlik siyasetleri üzerinden solun bulanıklaştırılmasına uğraşılan memleketimiz gibi ülkelerde anlaşılabilir bir nedeni olabileceği elbette görülmelidir. Mesela bu yüzden Birikim’in altında umursamaksızın hala “Aylık Sosyalist Kültür Dergisi” yazılabilmektedir.
Ama liberalizm en çok, her şeyden önce, özünde iktisadi liberalizmdir. Diğer her türden liberalizm eninde sonunda buradan doğar, diğer her türlü burjuva ideolojisi eninde sonunda döner dolaşır burasıyla kucaklaşır. İşte bu yüzden liberalizm esasında ve özünde sömürü düzeninin fikir anası sayılmalıdır. Muhafazakârı da milliyetçisi de sosyal demokratı da hep dönüp dolaşıp bu kürkçü dükkanından beslenir, doğar ve yeniden doğar.
Bu nedenle de önce ve en çok liberalizm ile hesaplaşmak gerekiyor. Bunun için de önce ve en çok liberalizmin şampiyonluğunu yaptığı kavramların yerli yerine oturtulmasına ve liberalizmin gerçek yüzünün ortaya çıkartılmasına ihtiyaç bulunuyor. Bir de “neo” denilerek sağın kucağına bırakılan “üvey evladın” nesebini belirlemek gerekiyor.
LİBERALİZM ÖZGÜRLÜK DEĞİL SERBESTLİK İDEOLOJİSİDİR
Liberalizmi yerli yerine koyarken kuşkusuz onu nasıl tanımlayacağımız ile başlamalıyız.
Liberalizm, kapitalizmin özünü oluşturuyor. Zaten diğer tüm ideolojileri de belirleyen yanı buradan doğuyor. Yani üretim araçlarının özel mülkiyetine ve böylece ücret karşılığında emeğin ürettiği artı değere el konulmasına dayanan kapitalizmin özü özel mülkiyete dayandığı için bireyin çıkarları üzerinden bir felsefe geliştirmesi de kaçınılmazdır.
Bu açıdan liberalizm ve kapitalizm bir elmanın iki yarısı olarak tarif edilebilir. Ancak bu noktada bireyin esas olarak sermayedar, mülk sahibi, burjuva olduğunu ifade etmeyi unutmamak gerekiyor. Çünkü ancak bu birey kendi çıkarının peşinden giderek toplumsal etki bırakabilecek durumdadır. Bir işçinin yapabileceği ancak emeğini ücret karşılığında satıp emek gücünü yeniden üretmek ile sınırlıdır. Ancak birey hür teşebbüs sahibi ise kendi çıkarlarını kollayarak, yani emeği sömürüp kendi zenginliğini arttırarak “topluma” faydalı olacaktır. Kapitalizm açısından önemli olanın bir üretici güç olarak sermaye olduğunu düşünürsek esasında “topluma faydalı olmak” ancak daha fazla emekçinin emeğinin sömürülmesi için sermayenin bir araya getirilmesi olacaktır. Ve herkes bunu yapmakta serbesttir.
Bu açıdan birey en çok “hür teşebbüs” kurmakta serbesttir, serbestçe mülk edinebilir, haklarını kullanmakta da sonuna kadar serbesttir. Nitekim, hiç liberal tonlar taşımadığını düşüneceğiniz 1982 Anayasası’nda, üçer kez geçen “serbest bırakılma” ve “serbest avukat” ifadeleri dışında, tam on üç kez serbest olduğumuz söylenirken bir kez bile özgür olduğumuzdan bahsedilmez.
Ayrıca Anayasa’da sekiz kez özgürlük ifadesi geçmekle birlikte, bunların beşi “hak ve özgürlüklerin korunması” kalıbında, üçü temel hak ve özgürlükleri ifade ederken ve biri de aleyhine tutuklama, hapis cezası verme gibi güvenlik tedbirlerine ve cezalara başvurulmaması anlamında kullanılır.
Hatta ikinci çok parti denemesinde liberal programlı ikinci parti için Serbest Cumhuriyet Fıkrası adının seçilmesi de bu açıdan bir tesadüf veya hata değil aksine tam da açıklayıcı sayılmalı.
Liberalizm için kapitalizmde özgürlük değil serbestlik söz konusudur. Zira liberalizm sizin, burjuvazinin bir parçası olarak sermayenizi geliştirmeniz dışında herhangi bir hak veya özgürlüğü kullanmanız ile değil fırsat eşitliği içerisinde kullanabilir olmanız ile ilgilenmekle yetinir. Bir başka deyişle, bir haktan geliriniz veya servetinizin izin verdiği ölçüde yararlanabilseniz de bu hakkın kullanılması geliriniz veya servetiniz ile sınırlandırılmamışsa fırsat eşitliği sağlanmış demektir.
Böylece artık bu hakkı gerçekten kullanabilmeniz için size yansıyan “fırsat maliyeti” görmezden gelinecektir. Serbest olduğunuz söylenmeye devam edebilecektir. Özgürlük ise serbestlik ile gizlenen bir illüzyondan ibaret kalacaktır.
Kapitalist devletin ve hukukçuların tüm açık sözlülüğüne karşın akademinin bu alandaki manipülasyonlarını bu kadar açık görmek şaşırtıcı sayılmalı.
LİBERAL DEMOKRASİ BİR SINIF DİKTATÖRLÜĞÜDÜR
Bu analizi, biraz daha yukarıya çekip, politik sistemlere baktığımızda ise liberal demokrasinin de esasında bir özgürlük rejimi değil kelimenin tam anlamıyla bir sınıf diktatörlüğü olduğunu görebiliyoruz.
Bunun için öncelikle kapitalist devletin bilhassa 20. yüzyılın başından itibaren gelişimine baktığımızda bu devletin her örnekte sınıfsal bir baskı aracı olduğunu görüyoruz. Zaman zaman tarafsız görünerek tarihsel çıkarları öne çıkaran bir yapıya bürünse de esasında ve her zaman burjuvazinin iktidarını güvenceye alacak mekanizmalarla hareket eden bir araç olmayı sürdürmektedir.
Bir ülkedeki kapitalizmin gelişkinliği ve gücü ile ihtiyaçları, o ülkedeki devletin ve siyasetin yapısını doğrudan belirlemektedir.
Bu bağlamda, gelişen, yeni kaynaklara ve pazara ihtiyaç duyan Alman burjuvazisinin demokratik Weimar Cumhuriyeti döneminde ortaya çıkan sosyalist devrim tehlikesinin ardından askeri gücünü yayılmacı bir retorikle birleştirecek bir savaş makinesi yaratmaya aday Adolf Hitler ve Nazi Partisi’ni bulup çıkartması ne bir tesadüf ne de Almanların farkına varamadıkları bir boş bulunma ve kandırılma hikayesidir.
Yine bize örnek olarak gösterilen tüm liberal demokrasilerin aslında emperyalist ülkeler olması ve hangi derecede bağımlı oldukları ayrı bir tartışma konusu olsa da diğer ülkelerin neden bir türlü demokratik olamadıklarının arkasında yatan nedenlere baktığımızda emperyalist ülkelerin kendi krizlerini bağımlı ülkelere yayma imkânları ve bu bağımlılık ilişkileri sayesinde sömürdükleri değerlerin sınırlı şekilde de olsa kendi işçi sınıflarına aktarılarak içerdeki sınıf mücadelesini manipüle edebilme kapasitelerinin bu kıyaslamada yeri olmadığını söylemek mümkün değildir.
Yoksa Dublin sokaklarında Kraliyet ordusunun İrlandalılara karşı hava indirme komandoları ile yürüttüğü şehir savaşını unutarak İngiltere’nin ne kadar demokratik olduğunu söylemek veya onu bir demokrasi hedefi gibi göstermek aymazlığına kapılmak işten değildir.
Liberal düşünürler, çoğunluk rejimi olarak ifade ettikleri demokrasiyi birey ve azınlıkların hakları ile çelişkili göstererek liberalizmi aklamak için tüm sorunları baş aşağı ele almaya pek meyillidir. Böylelikle yanlışlar ve eksikliklerin faturası demokrasiye çıkartılabiliyor.
Ancak yukarıda özgürlük yerine serbestlik üzerine ifade edilenler uyarlanırsa liberalizmin demokrasi ile birlikteliği baştan ve sadece tek bir azınlığın toplumsal-iktisadi formasyonunun sürekliliğini hedefleyen bir illüzyon sayılmalıdır.
Öncelikle, liberal demokrasi sadece bir olağan dönem yönetim şeklidir. Her durumda ihtiyaçlar doğrultusunda hemen olağanüstü rejimlere yerini bırakabilir. Gerekçesinin ağırlığına göre birer “liberal demokrasi rehberi” olarak gösterilen ülkelerin uluslararası müdahalesi ve desteğini de içeren türlü geçiş rejimleri yaşanacaktır.
Hatta 2008 krizinin ardından son 10-15 yılda gördüğümüz gibi genel bir geçici kriz çözümü olarak aşırı sağ hareketlere dayanan yeni bir popülist hareketler dalgasının önemli bir siyasi hareketlilik yarattığını ve geleneksel olarak soldan yaklaşılamayan kitlelerin sağdan hareketlendirildiğini de gördük, görüyoruz.
ABD’de Çay Partisi ve ardından gelen Donald Trump başkanlığı, İngiltere’de AB üyeliğinden ayrılış (Brexit) sürecinde işlevlenen ve bugün esamesi okunmayan Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi ve Almanya ile Fransa’da AB’nin göçmen politikası çerçevesinde vasıfsız göçmen işgücü için yıldırıcı bir kuvvet olarak Almanya için Alternatif ve Milli Birlik gibi politik örgütler pek çok açıdan işlev kazandılar.
Bu işlevlerden en önemlisinin, bu ülkelerde son 30 yılda tüm düzen partilerinin dayandıkları anlatıları geri çekmelerine gerek kalmadan, siyaseten hareketsiz ama emperyalist-kapitalist sistemin krizlerinden en çok etkilenen orta sınıflara dayanarak ortaya çıkan hoşnutsuzluğun sistemin kendisine yönelmesini engelleyen yanları olduğunu söyleyebiliriz. Böylece düzen bu kartları yeniden desteye eklediğinde kaldığı yerden de devam edebilme imkanını koruyordu.
Tüm bu güncel gelişmeler bir yana, liberal demokrasi sonuç olarak bağış yapılması ve oy kullanılmasından ibaret kalan ve her durumda siyasetten önce bir imaj sunumu olarak daha çok bir reklam kampanyasına ve sermayenin medya gücünün tek belirleyici haline geldiği eşitsiz, giderek manipülasyona dayanan seçimlere indirgenmiş durumda.
Alt alta yazılınca liberal demokrasinin 18. yüzyılda ortaya çıkan halk egemenliğine dair tüm hayallere karşın bugün geldiği noktada burjuvazinin çıkarlarının korunmasına yönelik bir imaj oyunundan ibaret kaldığını ve bu haliyle kimlik siyaseti üzerinden düzenin sorgulanmaması için bir manipülasyon aracı haline geldiğini söylemek mümkün.
GERÇEK TOTALİTARİZM: LİBERAL AHLAK VE İKİYÜZLÜLÜK
Özgürlükler ve demokrasiye ilişkin bu ikiyüzlülük, liberalizmin 2. Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’nin tüm dünyadaki olağanüstü prestijine ve dünya sosyalist sisteminin kurulmasına giden yolun açılmasına karşı üstlendiği ideolojik rolün bir devamı.
Komünizmi Nazizm ile eşitleyen bir tarih çarpıtması ve totalitarizm damgası, siyaset ve toplumu tarihsellikten kopartan bir bilinemezcilik ve ütopyaların yok edilmesi söylemiyle Marksizme karşı bir ideolojik mücadeleye kalkışan liberalizmin bugün gelinen noktada tarihte eşi görülmemiş sinsi bir sansür, yönlendirme ve ikiyüzlülükle hareket ettiğini görmek gerekiyor.
Örneğin, ABD’de 2016’dan bu yana özellikle Facebook’a karşı, gerçeğe aykırı siyasi ilân kampanyaları ile seçimlere müdahale edilmesine izin verildiğine ilişkin bir suçlama süregeliyor. Rusya’nın da müdahil olduğu iddia edilen sosyal medya platformunun algoritmalarının gerçek olmayan ilânlara müdahale edecek şekilde yeniden düzenlenmesi isteniyor.
Her ne kadar bu konuda verilen örnekler, Cumhuriyetçilerin siyahlar gibi daha çok Demokratlara oy veren gruplara seçim tarihini yanlış göstermeleri gibi “masum” sayılabilecek başlıklardan seçilse de Rusya’nın Ukrayna’ya düzenlediği askeri harekat ile birlikte bu taleplerin gerçek karşılığı gösterilmiş oldu.
Google Rusya aleyhine yayın yapmadığınız durumlarda reklam gelirlerinizi keseceğini açıkça ilan ederken sosyal medya platformları Rusya aleyhine yayın yapmadığınız durumlarda paylaşımlarınızı alenen sansürlemekten geri durmadılar.
Böylece bir başka liberal söylemin de sonu açıkça ilan edilmiş oldu. Artık sadece arzu edilen tonda haber yapmadıkları için habercilerin hiçbir denetime ve yargı kararına imkân vermeden bir şirket tarafından sansürlenmesi ve bu şirketlerin neyi okuyacağınıza ve neyi okumayacağınıza karar vermeleri mümkün. İfade özgürlüğünün en şâşaalı (!?) günleri sayılmalı.
Benzer şekilde, Almanya’da yıllarca Avrupa Birliği mekanizmaları üzerinden Türkiye gibi ülkelere barış dersleri veren Yeşiller, Sosyal Demokrat Parti ve Liberal Demokrat Parti ile koalisyon hükümetine girmelerinin ardından doğrudan ABD politikalarını benimseyen bir çizgide Rusya’ya karşı yaptırımların en ateşli savunucusu haline gelmiş durumda.
Muhafazakâr Başbakan Angela Merkel’in yıllarca kavga konusu yaptığı askeri harcamaların arttırılmasından yana tavırlarını koyarken Biden yönetimiyle ortaklıklarına vurgu yapıyorlar. Üstelik tüm bunları ifade ederken Ukrayna’daki insan hakları ihlallerini, EuroMaidan’da hükümet deviren ve Azov Taburları’na dönüşen paramiliter neo-Nazi örgütlerini gündeme getirmeyi dahi rahatlıkla yasaklıyorlar. Nasıl bir ikiyüzlülük…
Buraya kadarını siyasetin cilveleri sayacak olsanız bile sırf Rusya’nın askeri harekâtını kınamadığı için Rus orkestra şefi Valeri Gergiev’in Münih Filarmoni Orkestrası’ndaki görevine son verilmesi, tepkiler üzerine geri adım atsa da İtalyan Milano-Bicocca Üniversitesi’nin Dostoyevski dersini iptal etmesi, Rus votkasının sokaklara dökülmesi, tüm Rusya kaynaklı isimlerin değiştirilmesi ve hatta sırf sesteş ifadelerin dahi yasaklanması gibi günlük yaşamdan tüm izleri silmeyi denemeye varacak bir çılgınlığı yaşadığımıza itirazınız olamayacaktır.
Son bir örnek daha vermek gerekirse, Donald Trump’ın başkan seçilmesinin ardından sürekli gündemde tutulan ABD Başkanı’nın nükleer saldırı yetkisi ve yanında taşınan çanta meselesi, başkanlığının son gününde dahi haber yapılıyordu. Tek yetkili olarak Trump’ın haydutlaşarak nükleer savaş başlatmasına engel olacak bir mekanizma olmadığını söyleyen ana akım gazeteler Joe Biden’ın tören günü yemin edinceye kadar bu yetkinin Trump’ta kalmasına da karşı çıkıyorlardı.
Ama Ukrayna Savaşı ile bir kez daha gördük ki, dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren yine bir Demokrat Partili Başkan ve onun izlediği açık saldırı politikaları oldu. Küba Füze Krizi’nden bu yana nükleer silahların kullanılması ihtimali hiç bu kadar gerçek olmamıştı. Söz konusu olan Trump olunca ya delirirse diye papatya falı açanlar, Ukrayna’nın Rusya’nın çevrelenmesi politikasında bir piyon olarak kullanılmasıyla nükleer savaşın eşiğine gelmemize ise ne hikmetse seslerini çıkartmıyorlar.
Tüm bunların yanı sıra kültürel yaşantıya egemen olan bir tek tipleştirmeden de bahsedebiliriz. Sık sık gündeme gelen Netflix dizileri ve filmlerine yönelik eleştirilerde doğruluk payı taşıyan bir yan, azınlık grupların politik doğruluk adına ve şeklî bir eşitlik unsuru olarak temsil edilmek üzere pek çok kez yapay şekilde senaryolara eklenmeleri. Öyle ki, çocukların cinsel yönelimlerinin temsil edilmesinden tutun özel hayatlardan büyük ölçüde uzak bir siyasi dramada tek sevişme sahnesinin iki erkek arasında cereyan etmesine kadar her yerde LGBTİ kimliğinin gösterilmesinden ibaret kalan sunî bir yaklaşımla LGBTİ’lerin adeta bir teşhir ürününe çevrilmesine alışılması bekleniyor.
Bu ve benzer yaklaşımları eleştirilemez kılıp çeşitli yaptırımlara tabi tutarak oluşturulan bir liberal ahlaktan söz edebiliriz. Amerikan sağının bir eleştiri olarak Amerikan liberallerine yönelttiği “politik doğruculuk” ifadesi bugün gelinen noktada her sözün cinsiyetçi, ırkçı gibi kalıplarla düzeltilmesi noktasına varmış bir garipliğe evrilmiş durumda. Öyle ki, neredeyse günaşırı ABD’li üniversite öğrencilerinin 90’lı yıllarda başlayan ana akım komedi dizisi “Seinfeld”in ne kadar cinsiyetçi ve ırkçı olduğuna dair değerlendirmelerinin üzerine yazılar yazılıyor.
Ama tüm bunların arkasında yapmak istemediklerinizi dahi belirlemeye cüret eden bir tek tipleştirme hali söz konusu. Daha kötüsü bunların tamamı düzenin kurulu haline muhalefet etmekten bile uzak bir vaziyete işaret ediyor. Ama daha önemlisi, iş düzenin çıkarlarına geldiğinde bu “liberal ahlak” birdenbire tam tersi yönde işlemeye başladığında da yine aynı erdemlerden bahsetmeye cüret edebiliyor.
Oysa, liberalizm neye elini atsa elde ettiği sonuç değişmiyor. Mevcut düzene yönelik eleştiri getirmeden adeta bir gölge boksuyla gerçek sorunların etrafından dolaşmak. Üstelik bunu çoğu durumda ne düşünüp ne düşünmeyeceğinizi belirleyerek yapmak.
SINIF YERİNE KİMLİK
Her liberalizm yazısının en başında konuşulan başlığı en sonda ele alalım. Liberalizm tüm bunları yaparken ısrarlı bir “birey” vurgusuyla toplumsal alanı atomize etmek istiyor. Sermaye ve onun ideolojik araçlarına karşı bu birey vurgusu ile yalnızlaşan kişilerin artık özgür seçimlerde bulunması da mümkün olmuyor. Ya “daha büyük” tehditlere karşı kötünün iyisinde karar kılıyorlar ya da mücadeleden uzak durmayı tercih ediyorlar.
Oysa tarihin yapıcısı olarak insan bir toplumsal varlık. Bu haliyle “birey” olmaktan önce ve en çok kolektif bir hareketin parçası olarak değerlendirilmeli. Öyleyse bu kimliklere ayırma da en çok ve en başta düzenin işine geliyor. Bu açıdan Marksist öğretinin sınıflar temelli tarihselci yaklaşımı ve dünyayı değiştirmeye yönelik yönelimi ile liberalizmin uyumlaşmasının da imkânı olmadığı görülüyor.
İnsanların kimlikleri kuşkusuz önemli ve bireysel varoluşları açısından zorunlu birer unsur. Ancak insanların özgür olabilmeleri için aynı zamanda eşit olmaları gerektiğinden, toplumsal düzlemde ve kolektif anlamda bu kimliklerin bir farklılık yaratmaması gerekiyor. Dolayısıyla bunları aşan bir başlıkta farklılık anlaşıldıktan sonra toplumsal alanda eşitlik ve özgürlük sağlanarak bu kimliklerin de yaşanması sağlanabilir.
Bu açıdan, LGBT diye başlayan cinsel yönelimler temelli hareketin bugün geldiği noktada LGBTQIA+ diyerek ne kadar daha dallanıp budaklandırılacağı merak uyandıran bir örnek sayılmalı. Bu hareket her gün yeni bir tanım ile her farklılığı isimlendirme telaşı içinde garip bir hâl almıştır. İş artık bu nedenle uğranılan ayrımcılığa karşı mücadeleden de çıkmış, bir kimlik mühendisliği meselesi olmaya dayanmıştır.
Liberalizmin panzehiri belli ve tek: sınıf mücadelesi. Karşımıza hangi görüntüyle çıkarsa çıksın açıkça yalan söyleyen liberal öğretinin en başta sömürü düzeninin fikir anası olduğu unutulmamalı. Öncelikle iktisat yönünden, ama çoğu durumda o ya da bu ölçüde toplumsal yaşama dair fikirleri ile tüm burjuva ideolojilerini de belirleyen ustalıklı bir fikir akımıdır.
Buna karşı sınıfa, mücadeleye, tarihe ve ütopyaya sımsıkı sarılmak gerekir.

