Irmak Ildır
Sınıf ve sınıf mücadelesi kavramının solun literatüründe özgün ve vazgeçilmez bir yeri olduğu tartışılmaz. Toplumsal-siyasal sisteme yönelik politik önermelerin hayata geçirilmesi için bir kalkış noktası bulma arayışı, kuşkusuz sadece sola özgü değil. Ancak söz konusu sol olunca, kalkış noktasının sınıflar düzleminde ele alınması şaşırtıcı bulunamaz. Dünyayı ve tarihi kapsamlı bir biçimde ele alma ihtiyacı ve mevcudun radikal eleştirisini maddi bir zemine taşıma zorunluluğu, solun ayırt edici özelliklerinden biri. Her ne kadar “sosyalizm sonrası” dönemde, “yeni solun” sınıflar ve onunla ilintili olan mücadele biçimlerine dönük kapsamlı bir yaylım ateşine tutulmuş olsa da, solun sınıflar ve onun üzerine kurulu teorik-siyasal önermelerinin kapsamlı bir açıklayıcılık sağlama gücü azalmadı.
Bu kapsamlı açıklama gücü, aynı zamanda solun “mevcudun radikal eleştirisi” ve onun aşılması üzerine kurulu tahayyülünün de en önemli dayanak noktası olduğunu kabul etmek gerekir. Bu dayanak noktasını “ekonomik indirgemecilik” olarak gören “kimlik indirgemeci” yeni solun “teorik zayıflığını” bir kenara bırakacak olursak, solun “sınıf analizi” ile kurduğu ilişkinin bir salt ekonomik zemin ile eş değer tutulamayacağı aşikâr. Zira geleneksel solun sınıf ve siyasal üst yapı kurumları ile kurduğu ilişkinin zengin bir geçmişi bulunuyor. Üstelik bu zengin geçmişin, “iktidarın fethedilmesi” ile başlayan siyasal devrim hedefiyle de kurulmuş çok zengin bir tarihsel birikimi mevcut. O nedenle, sınıf analizinin gücü ve kapsamının derinliği, mevcudun aşılmasını isteyenler için önemli bir ayrıntı gücü sağlıyor.
Ayrıntı gücü dedik, açalım. Birincisi; sınıf ilişkileri ve üzerine kurulu analizin dayanak noktası salt dar ekonomik ilişkiler ile sınırlı değil. Bugüne değin çoğu yorumcu bunun tek taraflı bir ilişki olarak kavramak konusunda son derece ısrarlı bir rol oynadı. Ünlü altyapı-üstyapı ilişkisinde belirleyicilik ve göreli özerklik tartışmalarının çıkmaza girdiği yer, “tarihsiz” bir soyutlama arayışıdır. Ancak, sınıf analizi bize sadece altyapının belirleyiciliğini vermez, aynı zamanda toplumsal-siyasal sorunların kaynağına, değiştirilmesi gerekene radikal bir müdahalenin zorunlu olduğunu gösterir. İkincisi, solun sınıf analizi, salt zengin bir ekonomik ilişkiler panoramasını sunmaz, aynı zamanda siyasal gelişmelerin yönü ve belirleyiciliği konusunda da önemli bir doğrultu verir.
Sınıftan kaçıştan sınıfa kaçışa: İmtihanın başarısız olanları
Yukarıda sözünü ettiğimiz olgular, solun bugüne değin “sınıfla” olan ilişkisini, politik analizini merkeze koymasının güçlü yanlarına odaklanıyor. Öte yandan, solun imtihanı “sınıf analizinin” teorinin merkezine konması üzerine değil, bu ilişkinin sağlıklı bir stratejiye ve pratiğe nasıl dönüşeceği ile ilgilidir. Solun bugüne değin, “başarısız” olarak atfedilen deneyimlerinin “ekonomik indirgemecilik” ile ilişkili olduğuna ilişkin yeni sol sanrı, bir başka deyişle sınıftan kaçış, bu imtihanın başından kalmıştır. Birincisi; yukarıda sözünü ettiğimiz yöntemsel açmazlarından ötürü, ikincisi düşünsel altyapısının parçalı yapısından ötürü.
Ancak diğer yandan sınıf analizini merkeze koyup, tüm siyasal gelişmelere ilişkin muazzam bir açıklayıcı gücü peşinen elde edeceğini sananlar da, bu imtihandaki gerilimleri görmeyenlerdir ve onlar da imtihandan kalmıştır. Sınıf analizinin bütünlüklü bir çerçeve sunmadaki gücü, söz konusu siyasal mücadeleyi “taraflaştırma” çabasına gelince bir dizi aktarım kayışına ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla burada, siyaset ile sınıf analizi arasındaki tarihsel olarak bildiğimiz gerilim noktası doğmaktadır. Bu gerilim noktası, sınıf mücadelesindeki konumların siyasete doğrudan taşınmadaki zorluğunu, ya da başka deyişle “sınıf bilincinin” doğrudan yansımamasına neden olmaktadır.
Gene sıkça görülen “yanlış bilinç” tartışmaları, olsa olsa bu gerilimin açıklanmasının bir parçası olabilir. Bugüne değin “yanlış bilinç” tartışmalarına yüklenen anlamın haddinden fazla yer kapladığını söylemek gerekiyor. Çünkü sadece “sınıf bilincinin” doğrudan yansımalar bulamaması sorun değil, aynı zamanda sınıf içi dinamiklerin de, burjuvazinin farklı kanatları, bunların siyasete ve devlet örgütlenmesine olan yansımaları, bir başka gerilim noktasını doğurmaktadır. Sermaye egemenliğinin tekdüze ve yekpare değil de, birbiriyle iç içe geçmiş ve rekabet halinde olan güçler arasındaki savaşı, sınıf analizi ve siyaset arasındaki gerilimin de bir başka yansımasıdır.
Somutlamak gerekirse, kimi zaman sermaye düzenin bazı kesimlerinin çıkıp “yolsuzluktan”, “eşitsizlikten” ve hatta “adaletsiz düzenden” yakınması yukarıda sözünü ettiğimiz siyaset ve sınıf mücadelesi arasındaki açının somutlandığı yansımalardan biridir. Her biri siyasi mücadelenin bir parçası olan bu başlıkların, doğrudan mevcudun ifşasına indirgenecek bir siyasal strateji ile karşıya alınması yeterli de, mümkün de değildir.
Sınıf: Kaf dağının ardındaki nesne mi, siyasal mücadelenin “müdahale” aracı mı?
O yüzden solun sınıf analizi ve siyaset arasındaki gerilimi mutlaka çözmesi, hatta bu gerilimden ortaya çıkacak kimi olanaklara gözünü dikmesi gerekir. Sözünü ettiğimiz gerilim, siyasetin yarattığı taraflaşmaların sınıf mücadelesinin konusu ve nesnesi haline dönüşmesi zorunluluğudur. Bir başka deyişle, herkes adaletsiz düzenden şikayet edebilir, ancak bunun nasıl aşılacağı, kiminle ve hangi strateji ile aşılabileceğine işaret edilmesi, solun işi olabilir. Bu işi ciddiye alan, teorik birikim ile pratik doğrultuyu bir araya getiren bir solun, uzun süredir devam eden “gerilimden” çıkması oldukça mümkün gözükmektedir.
Böylece sınıf analizinde ve mücadelesinde solun retoriğine yerleşen “kaf dağının ardındaki sınıf” olgusu da yerle bir olacaktır. Bir zamanların Narodniklerinin durmadan “halka gitmek gerekir” retoriği gibi, geleneksel solun “sınıfa gitmek gerekir” gibi dışsal bir pozisyondan çıkması, özne ve nesne arasındaki ilişkiyi doğru yere konumlandırması gerekir.
Evet, sınıf denilen olgu bir statü, yer ya da kültürel bir olgu değil, bir ilişkiyi tarif etmektedir. Dolayısıyla, nasıl ki sınıfın varlığı aynı zamanda bir ilişki biçimini tariflemeyi gerektiriyorsa, sol açısından da benzeri bir tanım geliştirilmek zorunludur. Sınıf mücadelesinin “siyasal” çözümü ve bunun “iktidar perspektifiyle” birleştirilmesi sihirli bir formülü veya stratejiyi bize vermiyor. Bu olsa olsa solun bir başlangıç noktası olabilir. Burada yapılması gerekenin “kaf dağının ardındaki sınıfa” gitmek değil, siyasal tartışma ve taraflaşmaları sınıfsal mücadelenin bir konusu haline getirilmesidir. Birincisi zahiri bir pozisyonu ifade ederken, ikincisi bir ilişkiyi ve süreci tariflemektedir, dolayısıyla da alabildiğine “gerçek” bir zemindir.
Öyleyse üzerine düşünülmesi ve konuşulması gereken, sınıf mücadelesi ve sol arasındaki ilişkinin siyasal mücadelede yaratacağı olanakların neler olacağı üzerine olmalıdır. Bu olanakları sürekli kılacak teorik açılımlara ve her şeyden önemlisi siyasal mücadelenin devamlılığına olan süreklileşmiş bir algıya sahip olma zorunluluğu da cabası. Bunu başaracak teorik, ideolojik ve siyasal birikim mevcuttur ve elbet entelektüel dünyanın kalelelerini de zapt edecektir!

