Irmak Ildır
Yeni Ülke Dergisi’nin bir buçuk yılı aşan yayın hayatında pek çok başlığa ve konuya değinildi. Çeşitli sayılarda, farklı konularla katkı koymaya özen gösterdiğim derginin, bugün kuruyan ve solan fikir dünyamızdaki en önemli kalkış noktası tarihin ilerleme mantığının bulunmasıdır. Önemsenmesi gerektiğini düşündüğüm bu kalkış noktasının, yerli yerine oturması ve insan/toplum ilişkilerinde yer edinebilmesi için sınıf mücadelesi perspektifinden bakılması gerektiğini düşünüyoruz.
Kuşkusuz burada tartışılması gereken başlıkların olduğu açık. Tarihin ilerlemesinin nasıl ve ne şekilde gerçekleştiği, sınıflardan ve onların arasındaki ilişkiden ne anlamamız gerektiği gibi başlıklar ortada durmakta. Bir kısmı üzerine zaten bizim mecramız dışında da bir hayli yüklü tartışmanın döndüğü de, konunun meraklısı için bilinen bir gerçek. Okumakta bulunduğunuz yazıda, bu başlıklar üzerine bir tartışma yürütmeyeceğiz. Ancak açılması gereken bir başlığın olduğunu düşünüyoruz; siyasetin bir pusulaya ihtiyacı var mı?
Sorunun yanıtını vermeden önce, yazının çıkış noktası olan sorunun ortaya konulmasındaki motivasyonu okuyucularla paylaşmak istiyorum. Yazının çıkış noktası, işçi sınıfının umut olup olmadığı üzerine dönen tartışmalar. Temel bilimlerden gelme biri olarak, sınıf mücadelesi ile umut etmek gibi soyut ve felsefi bir kavramı ilişkili hale getirmenin zorlu bir yanı olduğunu kabul etmem gerekiyor. Sonuçta, ölçülebilir bir olgu olarak umutlu olmanın öznel bir takım yanları bulunuyor. Günümüz dünyasında açlık, kriz, savaş, iklim vb. bir dizi büyük problemle karşı karşıya kalan insanlığın, umut etmeye dair motivasyonunun kişiselleşmesi, sözünü ettiğimiz zorlu yanı daha da güçlendirmektedir. O zaman umudu ölçebilmenin ya da karşılaştırabilmenin bir yolu var mıdır? Kişisel deneyimlerimizi, çevremizdeki insanların görüşlerini bu noktada merkeze alacak olursak, bir hayli yanıltıcı sonuçlar elde edebiliriz. Öte yandan, “mutlu musunuz, değil misiniz?” başlıklı yapılan istatistiki çalışmaların da, tek yanlı ve boyutlu olduğu düşünülürse, sınırı olduğunu not etmemiz gerekmektedir. Kişisel deneyimlerden, istatistiki verilere kadar çok farklı değişkenlerle tanımlanacak, soyut ve edebi bir olgu olarak umut kavramı bu nedenle karşımızda durmaktadır.
İDEOLOJİ, SİYASET VE SINIF İLİŞKİSİ: İKTİDAR OLMADAN OLUR MU?
Öyleyse elimizdeki kavramı farklı bir açıdan ele almak gerekmektedir. Gözlemsel verilerden ya da deneyimlerden yola çıkılarak elde edilecek bilginin bir amaca varması, söz konusu siyaset gibi insan ve toplum ilişkilerini esas olan bir konu olunca düşük bir olasılığa sahiptir. Bu yazıda ele almakta olduğumuz “umut” kavramının, insanın kendini gerçekleştirmesi ve dolayısıyla toplumun bir parçasının somut bir üyesi haline dönüşmesi ile ele almak somut bir sonucu doğuracaktır. Öyleyse kişisel deneyimlerden somut sınıf ilişkilerine ve pozisyonlarına doğru yol almamız gerekmektedir.
Günümüz insanın bireysel sıkışmışlığını, tükenişini, yanıtsızlığını, tatminsizliğini aşabilmesinin yegane yolu, değiştirici güç olarak insanın yeniden tanımlanmasından ve somut bir güce dönüşmesinden geçmektedir. O nedenle, tekil bireyin siyasetteki ya da gündelik hayattaki konumlanışını, toplumsal yaşantıdaki süreçleriyle beraber okumak ve anlamlandırmak gerekmektedir. Sınıf mücadelesinin kendini hissettirdiği nokta, toplumun bugünkü çelişkili konum ve dönemeçlerinde bulunmaktadır. Milyonlarca insanın gündelik yaşam pratiklerinden öğrendiği, bir avuç insanın çıkarının milyonlarca insanın çıkarından üstün olduğu bir sistemde yaşadığımız gerçeği, belirleyici bir özelliğe sahip.
Ancak bu çıkarların çelişmesi, herkesi aynı anda ve aynı şekilde etkilemiyor. Dahası sınıf ilişkileri, tek boyutlu ve doğrusal bir kanaldan akmıyor. Ekonomik yaşamda, gündelik yaşam pratiklerinde, kültürde gördüğümüz farklılaşma ve çelişkiler, siyasette zıt çıkarların ortak temsiline dönebiliyor. Bu görüntünün aldatıcı bir özelliğinin bulunduğu, 19. yüzyıldan beri bilinmektedir. 19. yüzyılda ideoloji kavramına yüklenen olumsuz anlam, gerçeğin ters yüz edilişinin sistematik ifadesi olarak geçmekteydi. Halbuki bu ideolojinin sınırlı bir kavranışıydı. İdeolojinin, kapitalist üretim tarzından tanımlanan, Marx’ın ifadesiyle ekonomik bir toplum olarak kapitalizmin, formları bugün sınıflar mücadelesindeki sisli görüntüyü oluşturan bir etkisi bulunmaktadır.
Bununla birlikte sınıflar mücadelesinin ve sınıf içi ilişkilerin birleşiminden doğan siyaset, bu güç ilişkilerinin bileşkesinden oluşur. Dolayısıyla gündelik hayatta yan yana gelmesi mümkün olmayanlar yan yana gelirken, bir arada bulunması gerekenler ayrı taraflara dağılırlar. İdeolojinin ve siyasetin oynadığı bu rolü rıza üretimi kavramına daraltarak açıklamak mümkün değildir. Çünkü rıza üretmenin tek yanlı, öznesi değişmeyen, dolayısıyla sınıflar mücadelesinde burjuvazinin temel aktör olduğu algısını doğuran “yapısalcı” bir yanı bulunmaktadır. Rıza üretimi ile birlikte gündem belirleme ve daha önemlisi iktidar olma gerçeği sınıflar mücadelesinin dolaysız ilişkisinde bulunmaktadır.
İktidar olmak sınıflar mücadelesindeki tüm eksenleri kesen ve belirleyici üretim tarzının en somut ifadesi olan olgudur. Burada kişiler, aktörler, siyasi partiler ve kurumlar yer alır. Ancak esas belirleyici olan sermaye ve devlet arasındaki ilişkidir. Devlet düzenleyici bir olgu olarak, ki bu düzenleyicilik baskı ve şiddeti de içerir, iktidar olan grubun söylemlerinin egemenlik kazanmasında temel aracı olan aygıttır. Dolayısıyla ekonomik ilişkilerden siyasete kadar uzanan geniş alanda, devlet ve iktidar aygıtına hakim olma, sınıflar mücadelesi açısından benzersiz bir fırsat tanır.
Bugün Türkiye’de görülen yandaşlık olgusu bu nedenle sınıflardan bağımsız değildir. Sermaye sınıfının bir parçası olarak AKP iktidarı, sermaye-devlet ilişkilerini iktidarı süresi boyunca düzenlemiş ve kaygan zeminde siyaseti belirlemiştir. Siyasetin bu nedenle bireylere indirgenmesi ile sınıflar arasındaki mücadeleye endekslenmesi arasında büyük bir gri alanın bulunduğunu kabul etmek gerekiyor. Kapitalist sistem, sorunu kişilere ya da yanlış işleyişe yükleyerek, kendi sınıf iktidarını devam ettirecek söylemi ve algıyı yaratır. Sınıflar mücadelesi ise burada devreye girerek, örgütlü bir tepkinin/iktidarı değiştirmenin temel unsuru haline gelebilir.
21. YÜZYIL YANILSAMASI: “BÜYÜK BİREY” ORTALAMAYA NASIL TESLİM OLUR?
21. yüzyılın ilk çeyreğini geçerken, tüm ülkeleri sarsan temel bir yanılsama da ortaya çıkmış durumda. Sosyalizm sonrası dünyada burjuva ideolojilerinin tüm insanlığa sunduğu kısır tablo, sistemin işleyişi açısından da temel bir problematik haline dönüştü. Son 30 yılın en büyük buluşu olarak pazarlanan internet, yaşayış biçiminde oluşturduğu tüm akışkanlığa rağmen, aynı tüm diğer teknolojiler gibi kapitalist üretim tarzı içindeki yerini aldı. Sadece interneti değil, elektronik sektörünün ve dijital alanın tamamını kaplayan tekelci anlayış, bugün bu alanın sermaye-devlet ikiliğinde belirlenmesine yol açmaktadır.
Dolayısıyla, burjuva ideolojisinin en büyük amacı olan bireyselleşme, büyük ve geniş bir kabul görse de, pratik de çok daha fazla sayıda insanın kolayca manipüle edilmesini sağlayan temel bir işlev kazanmıştır. Bu işlevin kazanmasında son 30 yıllık internet pratiğinin ve dijitalleşmenin katkısı su götürmez bir biçimde açıktır. Ancak büyük egosu ile genel fikirlerin belirleyiciliğinin altında ezilen insanlık için tüm yol tükenmiş midir? Yapısalcıların ifade ettiği rıza üretimi internet ile birlikte basit manipülasyon hamleleri ile sağlanır halde midir?
Bu sorunun yanıtını küçük bir örnekle açıklayalım. Son yılların en büyük tartışması olan Cambridge Analytica skandalı, Trump’ın 2016 seçimlerinde iktidara gelmesinde temel rol üstlenen sosyal manipülasyonun adıydı. Bu skandalla Facebook sağladığı büyük verilerle Trump yanlısı bir atmosfer oluşturmuş ve sonunda küçük oy farklılıklarını ortaya doğurarak seçimlerin kaderini belirlemiştir. Üzerine çokça tartışılan bu skandalın özetini merak edenler araştırıp bulabilirler. Ancak burjuva siyasetinin iki kampından birinin gerçekleştirmiş olduğu bu manipülasyonun etkisi sanıldığı noktadan değildir. Bu tür durumların en büyük etkisi, örgütsüzleşmiş işçi sınıfının gündelik çıkarlarının burjuva ideolojilerin çeşitli versiyonları tarafından manipüle edilmesi ve iktidara gelmek için meşruluk sağlayıcı bir atmosfer oluşturmasıdır. Burjuva siyasetinin yalanı bir araç olarak kullanması en eski ve en yaygın taktiğidir. Bugün onun etkisini arttıran şey, teknolojinin ustaca kullanımından çok, sınıf tepkisi ve bilinci örgütsüz kılınmış milyonların kendi saflarına katılmasından geçmektedir.
Dolayısıyla yazımızın başına dönecek olursak, “siyasetin bir pusulası var mıdır?” sorusunun yanıtına yavaş yavaş gelmekteyiz. Siyasetin pusulası, kuşkusuz ki; sınıf mücadelesinin kendisidir. Dolayısıyla, mevcut tablonun ve sistemin kendisiyle yetinmeyenler için işçi sınıfı mücadelesi hala başa yazılacak temel başlıktır. Sınıflardan arınmış ya da sınıflar mücadelesinin “ikincil bir düzeye” indirgenmiş hali pusulasız kalan solun fırtınalı denizlerde gemisini batırması anlamına gelmektedir. Solun fırtınalı denizlerde gemisini batmasına izin vermeyeceğimize göre, pusulamızı yeniden kutup yıldızına çevirmek zorundayız. Bizim kutup yıldızımız, işçi sınıfının kendisidir.
SİYASAL MÜCADELE İKTİDARA NASIL YÖNELİR?
Burada bir noktanın daha açılması gerekmektedir. Sınıflar mücadelesi dediğimiz olgu nasıl tek düzeyli ya da doğrusal değilse, ekonomik ilişkiler düzeyinden de okunması mümkün değildir. Ekonomik çıkarların siyaset tarafından belirleyici hale gelmesi, iktidara yönelmesi gerekmektedir. Buradaki kastımız iktidarın ekonomik eleştirisinden öte, sınıf çıkarlarının, işçi sınıfının çıkarlarının, iktidara yüzünü çevirmesi ve almasıdır. Siyasetin en temel noktası, her şart altında iktidara talip olmaktan geçmektedir. Bugün işçi sınıfının örgütlülük düzeyi ve solun siyasi etkisi açıktır ki; bunu gerçekleştirmek için yetersizdir. Öte yandan, iktidar kaf dağının arkasında kalan, sonsuz mertebelerden oluşan uzaklıktaki bir yer değildir. Gündelik hayat pratiklerinden çıkan sonuçların siyaset diline tercümesi, bu noktada solun görev alması kaçınılmazdır. Bugünkü ekonomik kriz tablosunda işçi sınıfının kendiliğinden eylemlerine, uzaktan müdahale yöntemiyle devrimci bir kabarışı beklemek beyhude bir çabadır. Esas olan ise süreklileşmiş siyasal bir faaliyetin hız kazanması ve bu alanda öncülük edilmesidir.
Solun bu noktadaki deneyimleri bir hayli zengindir; ancak bugün bu deneyimler bir anı anlatıcılığına dönmüştür. Biz, anı anlatıcılığını değil; bugünün siyasetinde belirleyici olmayı istiyoruz. Sanırım esas kırılması gereken zorluk, belirleyici olmanın yollarını bulmaktan geçiyor. Önümüzdeki dönemlerin en büyük tartışması da, bu yolun nereye birikeceği, hangi kanal üzerinden sıçrayacağı olacaktır.

