Sınıf siyaseti mi? Kimlik(ler) siyaseti mi?

Dergi Dosya Sayı 11 (Ocak 2022)
Üç Robot Kanunu, Kapitalistler ve İşçiler

Gazi Can

Son otuz yılda, ekonomik ve sosyal liberalizm toplumsal alanda güç kazanırken devrimci-sosyalist-komünist siyasal öznelerin örgütsel-siyasi güç kaybettikleri, dolayısıyla bir bütün olarak sol ideolojilerin etkinlik ve etkileşim alanının daraldığı gerçeğiyle yüzleştik. Bu yıllar içerisinde kimlik/toplumsal kimlik başlığı dönem dönem oldukça popülerleşen bir tartışma başlığı olarak süregeldi. İş her defasında devrimci komünistlerle sosyalistler, radikal demokratlar ve liberaller arasında geçen tartışmalarda eninde sonunda toplumsal kimlikler ve sınıflar başlığına gelip dayandı. Haliyle bu başlıkta teorik, ideolojik ve siyasal alanda devrimci komünistler adına mücadele edilmesi gereken siyasal eğilim, tarz ve ideolojiler belirdi. Bunlar liberalizmin, günümüz dünyasında cemaatlerin, halkların, cinsel gruplaşmaların, ekolojik sorunların, toplumsal cinsiyet rollerinin, dil ortaklıklarının ve bunlar üzerinden yükselen (yükseldiği varsayılan) yeni toplumsal hareketlerin öneminin arttığı türü savlara dayanan mikro sosyal-psikolojik çerçeveli postmodern paradigmalarıyla maluldür.

Varolan sistemde, temeli oluşturan ekonomik alan (üretim araçları ve üretim tarzı) tarafından belirlenen üst yapılar bütünü (üretici güçler -sınıflar-, toplumsal kesim ve tabakalar, siyasi partiler -siyasi özneler-, devlet, hukuk, eğitim, bilim, din, ideolojiler, kültür) birbiriyle karşılıklı belirlenim ilişkisi içerisinde bulunur. Üretim ilişkileri etrafında yaşanan belirlenimlerin ana taşıyıcısı ve aynı zamanda da ana çözücüsü olarak siyaset ve ideoloji birer araçtır. Altını çizerek söylersek, bütün içindeki yapılar bütünden ayrı olarak incelenemez, çünkü, her toplumsal formasyonda ekonomi, siyaset, ideoloji, kültür, bilim birbiriyle belirlenim içindedir. Oluşan karmaşık bütünlükte, her parçanın diğerleriyle dolayımlı ilişkisi vardır. Hem taşıyıcı hem de çözücü araç olarak belirttiğimiz siyaset ve ideolojinin, bütünde tarihselci yaklaşım ve süreçler göz ardı edilip, başatlık an’ın belirleyiciliğine tanındığında geleceğe ilişkin kurgu ve persfektifleri muğlaklaşmaktadır. Bu da basbayağı kendisi de siyasetin bir uzanımı olan postmodernizmle buluşmak anlamına gelir.

Geçerken bir not bırakalım, belirli bir ölçekle sınırlanmayıp “küresel” genişlikte baktığımız zaman dahi, bütünü değil tikel olanı, parçayı öne çıkaran postmodern hezeyanların savlarının aksine, günümüz toplumlarının, kültürlerinin zamansal ve mekânsal anlamda aralarındaki her çeşit mesafenin azalması ilişkiselliklerin ve etkileşimlerin çok daha fazla artması sonucu doğan farklılaşmalar ilişkilerin her zamankinden çok daha fazla bütünsel çözümlemelerini dayatmaktadır.

Biraz önce tarif etmeye çalıştığımız toplumsal formasyondaki parçalardan biri olan sosyalist-komünist partiler (çok sayıdaki siyasi öznelerden bazıları) temel olan üretim tarzı ve onun yarattığı ilişkileri bütün olarak yıkıp başka bir biçimde yeniden kurmayı amaç edinir. Bunun için taşıyıcı ve çözücü araç olarak siyasetlerini kurgularken işçi sınıfının (toplumsal öznemiz) nesnel durumundan hareketle diğer parçalar üzerinden bütünle dolayımlar kurarlar. Oysa ilerici, solcu, demokrat ve hatta “devrimci” olarak konumlanan siyasi özneler için amaç “daha demokratik…”, “daha adil…”, “daha yaşanabilir…”, “daha sürdürülebilir…”, “daha muassır…” vb. kertelerde tanımlandığı için siyaset herhangi bir sınıfın nesnel konumundan hareketle kurulmak zorunluluğunu içermez. Siyasetin kurgulandığı yer bu kez formasyonun diğer parçalarından olan toplumsal kesimler, tabakalar, etnik gruplar (ideolojik adlandırmayla ötekileştirilenler, dışlanmışlar, ezilenler, en alttakiler, dezavantajlı gruplar – kimlikler, toplumsal kimlikler, etnik kimlikler) olmaktadır. Buraya kadar sorun yok gibidir. Formasyonda her siyasi özne siyasetini kurgular, kurar ve uygular. Ancak bütünün parçalarla, parçaların birbiriyle ve bütünle karşılıklı belirlenim ilişkisinin olduğu karmaşık formasyonda, siz şayet toplumsal kesimler ve kimliklerden hareketle siyasetinizi kurgularsanız bu karmaşıklıktaki önemli bir parça olan işçi sınıfı ile de belirlenime gireceksiniz ama kurgu ve hareket noktası toplumsal kimlikler olduğunda, siyasetiniz işçi sınıfının, üretim tarzından kaynaklı çelişkili nesnel durumunu siz istemeseniz bile bulanıklaştırıp, örtükleştirecektir. Bu kez de o kadim sorun tekrar tekrar ortaya çıkar. Kapitalizmi bütün olarak karşısına alan sosyalist-komünist siyasete karşıt düşmek. Nitekim “Üretim tarzının iki temel sınıfı arasındaki çelişki, kapitalist sistem için kurumsal ve zorunlu bir çelişkidir, böyle bakıldığında kapitalist sistemin onsuz yaşayamayacağı tek çelişki olarak görülür. Cinsiyetçi, ırkçı ve sömürgeci baskı ise, kapitalist sistemin yaşaması için kaçınılmaz değildir.” [1]

KİMLİK MESELESİ

Kimlik kavramının iki temel bileşeni vardır. Tanımlama ya da tanımlanma-tanınma durumları ile aidiyet hissetme duygusu. Bu iki bileşen sınıflı ya da sınıflar öncesi toplumlarda her zaman var olmuştur. Ancak bu iki temel bileşen, özellikle modern-ulusal devletler dönemine gelinceye kadar, iktidar ve uyrukları arasında “ortak kimlik” kurma ve buna göre kendini tanımlama işleviyle yüklenmemiştir. Bu durumda kimlik kendiliğinden bir olgu olarak biçimlenmiştir. Modern-kapitalist toplumlarda ise, siyasal iktidarın meşruiyet bunalımları “ortak kimlik” tanımlama, oluşturma ihtiyacına yol açar.

Kimlik ister kendiliğinden bir olgu olarak biçimlensin, isterse de büyük oranda yapılandırılmış bir kimlik olsun iki temel itkiden beslenir ve süreç içerisinde çeşitli etkileşimlerle şekillenir. Söz konusu iki temel itkiden ilki kendini ifade etme isteği, ikincisi varoluşunu anlamlandırma arzusudur. Süreç ise inşa edilen kimliğin biçimini “öz farkındalık” ve “ötekinin farkındalığı” olmak üzere iki tür farkındalık hali üzerinden belirler. Bunun sonucu olarak temel ikilik “öteki olan” ile “ben” ya da “biz” arasında kurulur. [2] Kimlik, değişen derecelerde kişinin kendisi tarafından ve/veya başkaları tarafından atfedilen göndermelerden kaynaklanır. Burada, oluşumu sürecinde kimliğin ikili karakteri ortaya çıkar: Kimliğin oluşum-kurulma süreçlerinde “ötekileştirme” hem kurucu bir araç hem de bir dereceye kadar hayali olarak kurgulanan şey olarak işlev görür. Örneğin, şayet “ben” insanın ruhen ve bedenen tam sağlıklı olma halini yaratan, destek veren, yeniden üreten, temiz, ekolojik dengeyle uyumlu kentsel alanların yaratılmasını ve korunmasını savunan bir “çevreci” ise; tabiri mazursa, kapitalizm için biraz naif ve hatta genel çıkarlarıyla uyumsuz kişi-kişilerdir, “ötekileştirilir”. “Öz farkındalığına” ermiş olan “çevreci ben” ise kendi savunuları doğrultusunda hareket ederken sistem içi de olsa ada mevziler kazanabilirken, sistemin bütününün üretici kaynağı olan mülkiyet ve üretim ilişkilerini ıskalasa da kendisi gibi praksis içinde yer almayanları “tüketim toplumunun fertleri”, “duyarsızlar” vs. olarak kodlayarak ötekileştirebilir. Ama “kapitalist sistemin yaşaması için kaçınılmaz” olan şey nedir? Sorunun yanıtını biz bilsek de aranan şey bu yanıttır.

Ha keza kıssadan hisse, birer tarihsel yapım olarak her türlü kimlik-cemaat sürekli inşa edilir. Fakat, “köklü olmayan bu yapımların yüzyıllar boyunca gelişimlerine ilişkin olarak yapılmış tüm tarihsel tanımlamaları bugünün egemen ideolojisini yansıtır.” [3] Bu nedenledir ki toplumsal kimliklerden hareketle siyaset kurgulandığında egemen ideolojinin sarmalının işçi sınıfı üzerinde bir katman daha yapabilmesine olanak tanınmış olur. Sınıfın, siyasi öznenin (öncünün) bulunmadığı koşullarda egemen ideolojiye eklemlenerek gelen her türden ideolojikleştirilmiş argümanla karşılaşması günlük, hatta anlık olaylar halinde sürüp gider.

SINIF MESELESİ

Her şeyden önce işçi sınıfı bir bütündür. Bugün bu bütünde bir yanda formel ilişkilerle, düzenli ve sosyal güvenceli işlerde çalışan klasik işçi sınıfı üyeleri; enformel ilişkilerle, düzensiz ve sosyal güvenceden yoksun olarak çalışan proleterler; düzensiz ve sosyal güvenceden yoksun olarak, enformel ilişkilerle pazara giren, ufak ticari uğraşılar yapan üretken olmayan emekçi kategorisinin bir kesimini oluşturan enformel proleterler bulunur. Bir yanda metaların üretimindeki karmaşık iş bölümüne katılan üretken emek sahibi “kolektif işçi” [4] (beyaz yakalıların bir kısmı) ile hizmet olarak tüketilen emeğin sahibi üretken olmayan beyaz yakalı emekçiler yer alır. Şurası açıktır ki işçi sınıfının türdeşliği (homojenliği) bozularak heterojenleştiği halde, liberal ideolojinin temcit pilavının aksine bu sınıfı oluşturan unsurların toplumsal yapıda saçaklanma göstermesi nedeniyle sınıfın kapsamı hem nicelik hem de nitelik açısından genişlemiştir.

Bu durumda elbette ki toplumsal öznemizin egemen ideolojiyle olan ilişkisi çok daha grift bir hal almıştır. “Sınıf, doğrudan üretim sürecini ve sömürüyü, belirli üretim ve sömürü birimlerini aşan, daha geniş bir ilişkidir. Üretim sürecindeki ilişkiler ve karşıtlıklar sınıfın temelidir; ama üretim ilişkilerindeki benzer konumlardaki insanlar arasındaki ilişki, üretim ve sömürü süreci tarafından doğrudanyaratılmaz.” [5] Öyleyse toplumsal kimlik fragmanları üzerinden egemen ideolojik motiflerle buluşarak üretim sürecindeki benzer konumdaki insanlar arasında yaşanan ilişkisellik bir dereceye kadar anlaşılabilir, makul ve pozitif anlamda siyasi olarak çözücüdür. Ne var ki toplumsal bir özne olan işçi sınıfının bütünü de üretim sürecindeki nesnel konumuyla belirlenir ve diğer sınıflarla olan ilişkileriyle tanımlanır. Bir kişinin sınıfsal konumu öznel tutumlara değil kendisinin ya da başkalarının düşünebileceğinden bağımsız olarak üretim ilişkileri içindeki fiili yerine bağlıdır. Kısacası sınıfsal nesnel durum her kertede “toplumsal kimliği” önceler. Siz “toplumsal bir kimlik sahibi” olarak istediğiniz kadar kadın, erkek, çevreci, ekolojist, doğasever, hayvansever, hayırsever, dayanışmacı vb. ve hatta herhangi bir etnik kimliğe ait birey olarak adlandırsanız da kendi öznelliğinizde ve başkalarının kafasında kendinize dair yarattığınız anlamsal kodlara rağmen, o yalın, nesnel duvarda yani toplumsal formasyondaki sınıf yapısında kendinizi bulursunuz. Ha meseleniz, bayrağınızı alıp “yeni bir toplumsal hareketlilik” yaratıp siyaset yapmaksa şayet, bu çıkışınız işçi sınıfının emeğinin sömürüsünden kaynaklı sınıfsal konumunu ayırt etmesini bulanıklaştırarak, ekonomik temelin sürekliliğini sağlamaya yardımcı olmakla sonuçlanacaktır.

Dikkat edilirse “engelleme” ya da “ortadan kaldırma” gibi bir yüklem seçilmemiştir. Çünkü, sınıf yapısı diyalektik “özü” gereğince zaten istikrarsız, üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin o anına özgü ve kararsızdır. Geçişsel koşulları da içinde barındırarak yansıtır. Bu nedenle “yumuşatıcı” birçok siyasal denemenin ve ideolojinin varlığı, bırakalım emek-sermaye çelişkisini ortadan kaldırmayı, kabul ettirebilmeyi, nihai anlamda meşrulaştıramaz bile.

Geçerken şu noktaya da dikkat çekmek gerektiğini düşünüyorum. Neredeyse ikinci yılına girecek olan Covid-19 pandemisinde, yer yer sol-sosyalist partiler tarafından da seslendirilen bir aya kadar varabilecek tam kapanma çağrılarının egemenlerce kulak ardı edilişini izledik. Hizmet üretimine dayalı alanların birçoğunda ciddi kısıtlamalar yaşansa da (özellikle bu alandaki emekçilerin hak gasplarını ve sefalete mahkûm edilişlerinin detaylarına inmiyoruz bile), meta üretimine dayalı sektörlerde üretim neredeyse hemen hemen hiç durdurulmak istenmemiş (global ölçeğin bazı olumsuz yansımalarını dışarda tutarsak) ve dolayısıyla üretken emekçiler de hayati sağlık tehditleri altında çalıştırılmaya devam etmiştir. Pandemi vesilesiyle, kapitalist sistemin esas nirengi noktasının üretim süreçlerinde emeğin sömürüsüne dayanan meta üretiminin olduğu ve her şey bir tarafa bu nirengiden burjuvazinin vazgeçemeyeceğinin de tarihteki tekrarlanan bir ispatı sunulmuştur.

Kitlesel aşılama programları uygulanmaya başlayıp biraz olsun toz duman dağılınca, az önce söylediğimiz durum ve üzerine de neredeyse tüm ekonomilerde enflasyon patlaması yaşanırken, kimileri hiçbir şey olmamış gibi kaldıkları yerden kimlikler siyasetiyle sistemi köşeye sıkıştırmak için çabalamaya devam etmiştir. Karbon salınımı miktarının pandeminin ilk döneminde azalışını görmek ve bunun propagandasını yapmak iyidir. Ancak ekolojik yıkımın sorumlusunun bütün olarak kapitalist ekonomi olduğunu ve bu sistemin yıkılması gerektiğini açıkça ifade etmek de gereklidir. Hiçbir komplo teorisinin etkisinde kalmadan aşıların üretiminin gerekli olduğunu, ancak bunun tekelci kapitalizmin insafına bırakılmaması gerektiği, aşı ve ilaçların patent adı altında ticari birer metaya indirgenemeyeceği, bunun insanlığa karşı bir suç olduğunu söylemek sağlık politikaları üzerinden sınıfa doğru yapılabilecek akıllıca dolayım siyasetlerinden biridir örneğin.

İndirgemeci determinizmle eleştirilen Engels’in çok bilinen bir mektubunda yazdığı gibi: “…politik, hukuksal, felsefi, yazınsal, sanatsal vb. gelişme ekonomik gelişmeye dayanır. Ama bütün bunlar, birbirini olduğu gibi, ekonomik temeli de etkiler. Bu demek değildir ki ekonomik durum nedendir, yalnızca o etkendir, bundan başka her şey ancak edilgen sonuçtur. Tersine, her zaman son kertede ağırlığını koyan ekonomik zorunluluk temeli üzerinde bir etkileşim vardır.” [6]

YENİDEN KİMLİK(LER) MESELESİ

İyi de kimlik meselesinin hepten uydurma, toplumsal anlamda önemsiz ve fonksiyonunun sadece sınıfı kapitalist sistem karşısında edilgenleştirmek olduğunu mu söylüyoruz. Elbette kesinlikle hayır. Kimliklerin adı üzerinde toplumsal kimliklerin kimileri modern kapitalist toplumları önceleyen kimileri ise sanayi devrimi ile ortaya çıkan ve kapitalist toplumun gelişimi ile şekillenen, kültürle de içkinleşen birer gerçek parça olduğunu söylüyoruz. İtirazımızın temellerinden birincisi, liberal, postmodernist söylemin sınıfın (sınıfların) artık toplumsal yapıyı anlamakta ve çözmekte bir hükmü kalmadığı, hatta ideolojilerle beraber sona erdikleri, kimlik(ler)in önem kazandığı ve dolayısıyla bunlar üzerinden siyasetin kendini gerçek kılabileceği yönlü savlardır. İkincisi, sınıfın devrimci rolünü yitirdiği, diğer toplumsal hareket ve kimliklerle eşitlendiği, bu nedenle de yeni toplumsal altüst oluşlar için sınıfın diğer toplumsal hareketlere eklemlenmesi gerektiği yönünde yeni-sol argümandır.

Toplumsal cinsiyet kimliği gerçek bir olgudur. Örneğin buradan hareketle, kadın emeğinin çifte sömürüsü olarak tanımlanabilen hane içi üretken olmayan emeği ile hane dışı üretken olan/olmayan emeğinin sömürüsü olgusuna nasıl yaklaştığınız önem kazanır. Kadın emeğinin hane içinde kadın cinsiyet kimliğine atfedilen “tarihsel/biyolojik/kültürel” rollerinden kaynaklı “sömürü”ye mi ağırlık kaydırırsınız? Yoksa hane içi üretimin gerçek anlamda bir meta ya da dışa doğru bir hizmet üretimi söz konusu olduğunda kadının emeğinin “kadınlık”, “ana”lık gibi temalarla üzerinin örtülüp yok sayılarak emeğinin sömürülmesi sorununa mı ağırlık kaydırırsınız? Bir adım daha atarak, bu kez ağırlığı, kadının hane dışı hizmet ya da meta üretim süreçlerinde eşit işe eşit ücret almasına, analık ve süt izinlerinin süresine, üretim süreçlerinin dışına düşmemesi ve kendine ait boş zaman bırakabilmesi için kreş hakkına mı kaydırırsınız? Eğer ilkinden çözüm arıyorsanız kendinizi ataerkillik-anaerkillik (anaerkillik antropolojik, arkeolojik, prehistorik açılardan kabul edilmiş bir tez olmayıp, sadece ideolojik söylem çerçevesinde kullanılabilecek bir kavramdır) tartışmalarından besler, biricik erk’in her daim devlet örgütlenmesi olduğunu, günümüzde onun da kapitalist emek sömürüsünün devamlılığından yana egemenlerin elinde bulunduğunu es geçer, kadın-erkek dikotomisi etrafında dolanıp somut artı-değer sömürüsünün üzerini örtersiniz.

Az önce pandemiden söz ederken karbon salınımının pandeminin ilk döneminde azaldığını yazmıştık. Gerek karbon salınımının artması, küresel iklim değişikliği, gerek denizlerin kirletilmesi, sulak arazilerin daralması/kirlenmesi, ormanların ve ekilebilir tarım arazilerinin talan edilmesinin her biri ekolojik yıkımın birer başlığı olarak ele alınabilir. Bu sorunlardan toplumsal hareket örerek tüm kitlede duyarlılık alanları oluşturulmaya çalışabilir. Alternatif kaynak ve araçlar tartıştırılabilir. Ama aranan şey alternatif kaynak ve araçlar mı olmalıdır? Sistem alternatif kaynaklar ürettikçe yeni sorunlar doğurmaktadır. Bu sorunlar üzerinden sınıf bir kitle olarak görülerek “aydınlatılmaya” çalışıldıkça da toplumsal öznelliğinin nesnel zeminini ayrıksama da geriletilmektedir. Oysa küresel ve yerel ölçekte artan nüfus, artan gıda ve enerji ihtiyacı, artan üretici güç, “piyasalarda” artan ucuz iş gücü, artan tüketici kitle, artan meta üretimi, artan artı-değer,… sarmalında giden süreç yaşanmaktadır. Bu süreci yaratan, devam ettiren kapitalizm ise ekolojik yıkımın nedenidir. Elbette örneğin HES’lere, RES’lere karşı, tarımsal arazilerinin talan edilmesine karşı yerelde oluşacak direnç odaklarıyla buluşulacak, onlara destek ve güç verilecektir. Öte yandan her şey gibi enerji üretiminin de toplumun mülkiyetinde olması gerektiği, enerjinin toplum yararına eşit dağılımı ve kullanımı anlayışını sınıfın içinde üretmek gerekmektedir.

Kapitalizm, küresel ölçekte yereller arasında benzeşme eğilimi yaratırken, yerelliklerdeki tikellikleri farklılık, etnikçilik, ötekicilik biçimlerindeki kimlikler halinde pazara sunar. Siyasal biçimde ise farklılıkçılığın, etnikçiliğin, ötekiciliğin kimi zaman emperyalistlerin yayılma politikasında araç olarak; kimi zaman da geç kapitalistleşen formasyonların siyasal iktidarlarınca, emperyalist bloklara entegrasyonun araçları olarak kullanıldığı görülmüştür. Etnikçiliğin temellendiği etnik grup için vazgeçilmez şey köklere ve geçmişe dayandırılan kimlik tasarımıdır. [7] Etnik grup(lar) modern ulus-devletleri önceleyen bir “toplumsal kategoridir” ve esasında etnik gruplar olmaksızın, uluslar da milliyetçilik de varlık bulamazlar. Milliyetçilik etnik bir grubun kendine siyasal sınır isteyip çizmeye başladığı süreçte siyasallaşmasıyla doğar. Ulus-devletlerin oluşup kurumsallaşması sırasında bir etnik gruptan burjuva sınıf üyeleri teritoryal alandaki diğer etnik grupların aleyhine kendi kültürel normlarını, üretim tarzının gerektirdiği ideolojik, politik motiflerle eklemleyerek “milliyetçi ideoloji” kurabilirler; bu da genelde o ulus-devletin “resmi ideolojisi” olmaktadır. Beri yandan ulus-devlette etnik (“azınlık”) grup siyasallaşarak bir erk alanı isterse, bunu kendi “farklı” (farklılıkçılık burada da devreye girebilir) kültürel kimliğini öne çıkararak meşrulaştırmak, yaymaya çalışmak zorundadır. Bu zorunluluk bir yanda ister istemez sınıfla iç içe geçen kesişim kümesini yaratacaktır. Diğer yandan ise ortak ataları, anıları, gelenekleri, mitleri, yaratılan sembolleri vb. üzerinden siyasallaşan etnik grup, kendi mikro milliyetçiliğini oluştururken, karşı taraftaki baskın etnik grup ise yaratılmış olan “ulus kimliği ve kültürü” üzerinden makro ölçekte milliyetçi ideolojiyi devreye sokar. Sonuçta sınıf, milliyetçi ideolojiler ve ulus olma halleri arasında saflaştırılır.

Önemli olan sınıfın içinde ne oranda hangi etnik gruptan işçi olduğu ya da hangi sektörde hangi etnik gruptan işçilerin ağırlıkta olduğu değil (sınıfla buluşmak ya da sınıfı temsil etmek için ne gerek ne de yeter şarttır bu), sınıfın üretim sürecindeki nesnel konumu ve üretim sürecindeki rolünün ona yüklemiş olduğu toplumsal öznelik halidir. Ekonomik ve siyasal talepler etrafında hareketlenip örgütlenen sınıfın parçalarına, sınıf kimliğinin bütününden yaklaşıp sınıfsal bilinç edindirerek sınıf siyaseti adına kalıcı ileri mevziler edinmek ve bu kazanımları toplumsal formasyondaki diğer “kimliklere” taşıyarak temeli altüst edecek kitlesel bir güç kazanmak asıl hedeftir.

Son dönemlerde, liberal-yeni sol söylem için eskiyen ama yeniden pişirilen radikal demokrasi söylemi ise günümüz etnik kimlik siyasetinin, görece zamanın gerçekleri karşısında varabileceği uç sınırlara ulaştığında, bu kez de tüm kimlikleri kompartımanlarda biriktirerek “sivil toplum” da güç kazanmak ve buradan “devleti” geriletmeye çalışma stratejisinden başka bir şey değildir. Bu haliyle kimlikler siyasetinin nirvanasıdır.

SONA DOĞRU

Kapitalizmin küreselleşmesi ve tüm dünyadaki sosyalist iktidar mücadelelerindeki ideolojik ve örgütsel gerileyiş, siyasal alanı kimlik politikalarına teslim eder olmuş olsa da çözüm yine de ideolojik (Marksist ideoloji) ve siyasal (sınıf siyaseti) mücadele ekseninden geçiyor. Ulus-devletin aşıldığı gibi önermelerin “sosyal-kültürel” dayanak noktalarını oluşturan “etnik grupsal” hareketler, alt kimliklere dayalı “her türden cemaat” oluşum ve hareketleri ideolojik düzlemde bugünün egemen ideolojisini yeniden üretmektedir. Bu üretim emek-sermaye çelişkisinin üstünü örtecek ya da onu “yumuşatacak” nitelikler kazandırırken, bir tek Marksizm bu çelişkiyi yalınkat bir olgu biçiminde ortaya koyma gücündedir.

Kapitalizmin bugün geldiği noktada hem üretim hem de emeğin yeniden üretimi süreçlerinde yarattığı mekânsal yakınlaşmalar, insanların etkileşimleriyle de “ideolojik” yakınlaşma ve geçişlere rahatlık sağlamaktadır. Bu mekânsal yakınlaşmayla insanların harekete geçirilmeleri de daha kolaylaşmıştır. [8] Kimlikler birbirleriyle temas ederek hareketlenebilmekte, bu hareketlenme ise sistemin “egemen ideolojik” çerçevesinde rahatça kendine eklemlendirilmekte, sonuçta sistem/düzen içileştirilebilmektedir. Nitekim mekansal olarak yakınlaşmanın doğurduğu ideolojik açıdan yakınlaşmış bu kitle Marx’ın tanımladığı anlamıyla “ortak amaçlar doğrultusunda, özellikle de bir başka sınıfa karşı harekete geçen” toplumsal bir sınıf değildir.

Çoğu kez soyutun karmaşıklığında düşünüp somutun sadelik ve netliğinde durmak en doğru siyasettir. Somut olan bir durum ve onun yarattığı bir sınıf varken, sınıfa karşı sınıf siyasetini örmek de en doğru siyasettir. Aynı zamanda bir o kadar da zor olan yol…

 

NOTLAR

[1] Larrain, J., İdeoloji ve Kültürel Kimlik, (çev. N. Domaniç), s.299, İstanbul: Sarmal, 1995

[2] Çukurova, B. – Yüksel, M., “Öteki Üzerinden Kurulan Bir Kimlik Olarak Milliyetçilik”. Tarih ve Milliyetçilik -1.Ulusal Tarih Kongresi Bildirileri-, s.1, Mersin: Mersin Üniversitesi Yay., 1997

[3] Balibar, E. – Wallerstein, I., Irk Ulus Sınıf, (çev. N. Ökten), s.283, İstanbul: Metis Yay., 1995

[4] Marx, K., Kapital I, (çev. A. Bilgi), s.197, Ankara: Sol, 1993

[5] Wood, E. M., Kapitalizm Demokrasiye Karşı, (çev. Ş. Artan), s.118, İstanbul: İletişim Yay., 2003

[6] Engels, F., “W.Borgıus’a 25 Ocak 1894 Tarihli Mektup”, Seçme Yazışmalar II, (çev. Y. Fincancı), s.297, Ankara: Sol, 1996

[7] Fredrik Barth, Etnik Gruplar ve Sınırları, (çev. A. Kaya, S. Gürkan), İstanbul: Bağlam Yay., 2001

[8] Pierre Bourdieu, Pratik Nedenler, (çev. Hülya Tufan), ss.25-26, İstanbul:Kesit Yay., 1995

Related Posts