Semiha Özalp Günal

Uzun zamandır ama özellikle son on yıldır iktidar,-cumhurbaşkanından bakanına,vekiline,tarikatından,cemaatine, yandaş medyasından hukukçularına kadar- toplumsal yaşamı dincileştirmek için çok yoğun çaba gösteriyor. Her türlü aracı kullanarak, her alanda eşitsizliği doğallaştırmak, emekçi gücün egemen sınıfa karşı çıkmamasını sağlamak için yapıyorlar elbette. Lenin’in söylediği gibi, “bütün hayatları boyunca didinen ve yokluk içinde yaşayanlar dinden, bu dünyada boyun eğmenin ve sabırlı olmanın ödülünü cennette alacaklarını umut ederler”. Bu umutla, boyun eğebilmek için eşitsizliğin doğal olduğuna inanmaları zenginlerin yoksullarla, erkeklerin kadınlarla eşit olmadığını düşünmeleri hatta tanrının eşitsizliklerini de doğallaştırmaları gerekiyor. “Her ne kadar diğer semavi dinler dahi bu doğrultuda iş görmüş olsa da bunlardan hiçbiri yoksul sınıfları uyutmak bakımından İslam Şeriatı ile yarışamamıştır” (Arsel s:51).

Ülkede şeriatın kuralları uygulansın diye canla başla ve kocaman bir bütçeyle çalışan Diyanet İşleri Başkanlığı da siyasetin isteğine uygun biçimde, kimi zaman öyle kimi zaman böyle açıklamalar, eylemler yaparak bu işin en büyük üstlenicilerinden olmuş durumda. Normalde hizmet içi eğitim programıyla halledilebilecek bir konu, sanki bilim karşıtı değillermiş gibi, ‘akademi’ adıyla üniversitelere de müdahale edebilecek bir yetkiyle 2022 yılında, mecliste oylamaya katılanların hepsinin evet oyuyla kuruluverdi. Geçenlerde Cumhurbaşkanı bu Diyanet ‘Akademi’sinin açılışında yaptığı konuşmada “…farklı maskeler altında şeriat düşmanlığı var. İslam’ın hayata dair kurallarının bütününü temsil eden şeriata karşı düşmanlık, esasında dinin bizatihi kendisine husumettir… Türkiye’de sayıları az da olsa kimi çevrelerde şeriata yönelik sergilenen pervasızlıkların temelinde cehalet ve bilgisizlik hastalığı vardır.” diyerek ve aynı zamanda laikliği ayaklar altına alarak bizlerin ‘cehalet karanlığında boğulduğumuzu’ söyledi. İşte bu boğulmanın sızısıyla geldi İlhan Arsel’in kitabı aklıma.

Bilirsiniz bazı kitaplar insan hayatında önemli yer işgal eder. Bazılarını okuyup kıyıya koyduğunuz halde hayatınızda iz bırakanlara sık sık döner bakar ve yeniden anımsarsınız. Şeriat ve Kadın’ı ilk okuduğumda (1988 yılında) İslam ve kadın ilişkisinde/konusunda ne kadar cahil olduğumu hissetmiştim. O dönemde henüz etrafımız bu kadar sarılmamıştı. 12 Eylül sonrasında dinci akımlar toplumsal yaşamda etki etmeye başlamışsa da “Laiklik” bugünkü gibi sadece anayasada değil, günlük hayatta da ayakta duruyordu. Kadınlar, Arsel’in ithafında olduğu gibi ‘kendi şahsiyetlerinin haysiyetini korumak için savaşıyorlardı’.

Yeniden elime alınca kitabın, günümüzde çok cesurca kabul edilebileceğini fark ettim. Bugün yazmaya kalksaydı Arsel, kitabını yayınlatabileceği yayınevi bulmakta zorlanırdı gibi geliyor. Ayrıca pek çok araştırmacı, gazeteci, yazar, avukat hapiste olduğu için otosansür uygular mıydı onu da bilemiyorum. Geçenlerde kullanıcı adı Abdülhamit olan birine ‘boş yapma Abdülhamit’ dediği için, padişaha hakaret lincine uğrayan sporcumuz ve “ harem bir okuldu” diyenler aklına gelir de, padişahlarla ilgili “… yüzlerce kadını cariye ve eş olarak hareme kapatan, onları gün ışığından yoksun köleler gibi yaşatan, şehvet ihtiyacını gidermek dışında onlarla bir arada bulunmaktan kaçınan ve kadın denen varlığı aklen ve dinen eksik sayan Osmanlı padişahları…” (s:42) der miydi diye düşünüyorum. Elbette o zaman da kaygı duymuştur yazar; bunları yazdığı için gelecek tepkilere ilişkin ama yine de Hz. demeden Muhammed yazabilmiş ve Türklerin İslam’ı kabul etmesini ‘şeriat batağına saplanmak’ olarak ifade edebilmiştir.

Herkesin bildiği gibi bu günlerde, aralarında az sayıda kadın da olsa ‘şeriat’ en çok erkekler tarafından savunuluyor. Çünkü Kur’an ayetlerinde “Tanrı sadece erkeğe hitaben konuşmayı gelenek edinmiştir” (s:78). Yani İslam bir erkek dinidir ve şeriatın uygulandığı ülkelerde kadınlar çok daha fazla zarar görmektedir. Şeriat en çok kadınların kâbusudur. İran’da Humeyni’nin İslam devrimi diye adlandırdığı rejim değişikliği sırasında kadınlar bu devrimi desteklemek için peçe takarak sokaklara çıkmışlar ama devrimden üç ay sonra o peçelerin gerçekte kadınların boğazını sıkmaya başladığını anlamışlar, bugün ise saçlarını özgürce savurabilmek için mücadele ediyorlar ama iş işten geçmiş. Afganistan başka bir örnek, Taliban iktidara geldikten sonra çalışmalarına, okumalarına hatta burkalarıyla bile insan içine çıkmalarına izin verilmiyor kadınların.

Arsel, Kur’an ve hadislerde kadının nasıl aşağılandığını ve bunu kabul ettirebilmek için yapılan düzenbazlıkları ve İslam öncesindeki kadının, söylenenlerin tersine ne çok hak ve özgürlüğe sahip olduğunu peygamberin ilk eşi Hatice’den ve başka kadınlardan örnek vererek anlatıyor. Pek çok ayette ve hadiste kadınların ‘şeytan, uğursuz, aklen ve dinen eksik, fitneci, cehennemlik, hayvanlardan daha aşağılık bir varlık’ olarak tanımlandığını ve İslam’ın aslında kadına ne kadar önem verdiğini söyleyenlerin ne çok yanıldıklarını söylüyor. Yani, ‘gerçek İslam bu değil’ söylemine karşı, gerçek İslam’ın aslında tam da ‘bu’ olduğunu açık ve ulaşılabilen kaynaklarla gösteriyor bize.

Kitapta ayrıca; şeriatın toplumsal yaşamda kadını nasıl etkilediğine ve kadının nasıl köleleştirildiğine de değinilmektedir. Kadınların nasıl itaat ettirildiğini, kadının nasıl ekonomik yaşamdan uzaklaştırıldığını ve böylece daha kolay nasıl sömürüldüğünü, boşanma hakkının nasıl sadece erkeklere özgü olduğunu, iki kadının tanıklığının nasıl bir erkeğe denk geldiğini ve kadınların nasıl sadece genç ve güzel olup itaat ettikleri sürece değerli olabileceklerini anlatmaktadır. Ayrıca İslam dininin sadece ölümden sonraki dünyaya değil günlük yaşama da nasıl müdahil olduğunu anlatır Arsel; ”.. ve Muhammed’den başka hiç kimse, hiçbir peygamber, Tanrı’nın karı koca arasındaki şehvet ilişkilerine böylesine merak sardığını ve karıştığını bildirmemiştir” (s:221).

Şeriat isteyenlerin eğitimin her aşamasında ama en çok da açtıkları okul öncesi kurumlarda küçücük çocukların beyinlerini yıkadıkları ve kız çocukların başlarını kapatarak onları birer kadına dönüştürmeye çalıştıkları hepimizin malumu. Savunuları “dinimizin öğrenilmesi”, halbuki onlar da biliyorlar bu çocuklara sadece korkmayı ve boyun eğmeyi öğrettiklerini oralarda ama laiklik karşıtı davranışlar ne yazık ki artık hoş görülüyor ülkemizde. Kitabın cesurca olmaktan başka bir özelliği daha var yazdığı her şeyi bir kaynağa dayandırmış İlhan Arsel, Kur’an, hadisler, diyanetin ansiklopedileri, çeşitli İslami kaynaklar. Kendisi anayasa hukukçusu ama İslam literatürüne çok hâkim. Böyle donanımlı insanları da özlüyoruz bugünlerde, kendi alanlarında bile liyakati olmayan uzman kişilere alıştık sanki. Ayrıca Şeriat ve Kadın kitabında bugünlerde şeriata yönelik ne yaşıyorsak onun temellerini de görüyoruz. Örneğin son seçimde meclise giren bir vekilin dört eşi olduğunu ve yasalara rağmen bu durumu İslami nedenlerle savunduğunu görünce kitaba bakıyorsunuz “Muhammed’in 11 karısı ve onlarca cariyesi vardı” diye yazıyor.

Hepimizin bildiği bir H.K.G davası var bir başka örnek, Hiranur Vakfı Yöneticisi Yusuf Ziya Gümüşel’in, 6 yaşında iken müritlerinden birisi ile evlendirdiği ve cinsel istismarına göz yumduğu kadından söz ediyorum. “Biz şeriata uyduk” diyorlardır herhalde, şeriat isteyenlerin gözlerine bakarak. Küçük yaşta evlilik sıralamasında Avrupa birincisi olan ülkemizde şeriat yasaları uygulanırsa neler olabileceği tahmin ediliyordur sanırım. İslam’ın kız çocukların evliliği için bir yaş sınırı getirmediğini belirten Arsel ; “Bilindiği gibi Ebubekir’in kızı Ayşe ile nikahlandığında kendisi ‘ellisini aşkın yaşlı bir insan’ Ayşe ise henüz altı yaşında bebek denilecek kadar küçük bir çocuktu. Ayşe ‘beni Resulullah’a teslim ettiklerinde ben 9 yaşında bir kızdım’” (s:149) diyerek bu işin öncüsünün İslam peygamberi olduğunun altını çizmektedir. Çocukları şeriatçıların elinden kurtarmak gerek.

Arsel açıkça söylemese de kitabın pek çok yerinde, günümüzde gericilerin dini araçsallaştırdığı gibi Muhammed’in de Tanrıyı araçsallaştırdığına ilişkin örnekler veriyor. Bu örnekler arasında eşlerinden birisinin sır tutmaması sonucu onu uyarmak için gönderilen ayetlerden, erkek çocuklarının yaşamaması sonucunda değersizleşeceğini düşündüğü için inen ayetler var. Sayfa 136’da “…Muhammed her şeyi tanrıdan öğrendiğini söyler ve bu vesileyle Kur’an’a yerleştirdiği ayeti okur.” ifadesiyle aslında Muhammed’in pek çok konuda ama özellikle kadınlar konusundaki söylemlerinin kendisi tarafından söylendiğini ama Tanrı’ya atfedildiğine işaret eder. Hatta kitabın dizininde ‘çıkarlarına göre ayet’ diye bir madde bulunmaktadır.

Yazıyı şeriatın toplumsal yaşamdaki etkilerine ilişkin bir alıntı ile bitireyim “Fakat her ne olursa olsun kız ve erkek çocuğunu daha bu erken yaşlardan itibaren birbirine yabancı kılan İslam geleneği toplumsal gelişmeye engel yaratmış olmaktadır. Zira erkeğin zekâ gelişmesinde kadının etkisi öyle mutlaktır ki cinsiyet ilişkilerini yok etmekle kadın için olduğu kadar erkek için de ilkellik durumu yaratılmış olur” (s: 148). Bu demektir ki şeriatçı bir toplumda, sadece kadının köleliği söz konusu olmayacaktır. Kadını ve erkeğiyle herkes biat edecektir. Ama kişinin bunun farkına varması ancak din esaslarını akıl süzgecinden geçirmesiyle olasıdır.
Kitabı okuduktan sonra aslında cehalet ve bilgisizlik hastalığının kimleri vurduğunun gayet iyi anlaşılacağını umuyorum.

Related Posts