Seküler alanda Türk-İhvan paslaşması

Dergi Dosya Sayı 21 (Kasım 2022)

İlker Cenan Bıçakçı

ABD, komünizme karşı geliştirdiği yeşil kuşak projesiyle başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu’da İslami hareketlerin palazlanmasını sağladı. Bu bağlamda ülkemiz için uygun görülen siyasi formül, Türk-İslam sentezi adıyla devreye sokuldu. Formülün yaratıcısı olan siyaset bilimci Samuel P. Huntington, Jimmy Carter’ın başkanlık döneminde (1977-1981) Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Kurulu’nda Güvenlik Planlama Koordinatörü olarak çalışıyordu. ABD güdümlü 12 Eylül 1980 darbesiyle Türk-İslam sentezinin uygulanma süreci başladı. Böylelikle Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinden kopuş sistematik hale geldi. Huntington, “Türkiye, devrimin mirasını terk edip  kendisini İslamiyetin öncüsü olarak yeniden konumlandırmalı” tezini savunuyordu.

Bu tez, Soğuk Savaş sonrasında yayımladığı Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması başlıklı kitabında (1996) yer aldı. Huntington’ın önerileri doğrultusunda, düzen siyasetince geliştirilen Türk-İslam Sentezi’nin örtülü amaçlarını araştırmacı yazar Ali Nejat Ölçen dört maddeyle özetlemişti. Buna göre:

1) Din ve ahlakın yerini alan materyalist görüş nedeniyle, Batı çökmeye yüz tutmuştur. Onun, kültürü ve moral değerlerini değil, sadece bilim ve tekniğini almakla yetinmek gerekir. 

2) Türklük bilinci İslamiyet içinde eritilmelidir. İslamiyet’ten ayrı ve bağımsız ulusçuluk anlayışı ortadan kaldırılmalıdır. Çünkü tarih boyunca, İslamiyet içinde erimiş ümmet bilincine sahibiz. 

3) Bütün bireyler bir kültür planlaması içinde, İslamın kabul ettiği ölçülere uygun, dindar olarak yetiştirilmelidir. 

4) Türkler, İslamiyetin yeniden öncüsü olarak uygarlığı Doğu’da parlak bir düzeye yükseltebilir.

Türkiye’de sınıf mücadelesini baltalamak için halkın dini ve etnik duyarlılıklarını istismar eden emperyalizm ve yerli işbirlikçileri, karşı devrime hizmet eden yukarıdaki amaçlara göre yıllardır toplumu dönüştürmeye çalışıyor. 

LAİKLİK, ULUS EGEMENLİĞİNİN GÜVENCESİDİR

Batıda 17-18. yüzyıllarda başlayan Rönesans Dönemi ve reform hareketleri aklı, bilimi ve bireyi önceleyen burjuva devriminin ideolojisini oluşturdu. Orta Çağ’ı simgeleyen feodal, aristokratik ve dinsel yapıların siyasi iradesini elinden alan burjuva sınıfı, laik bir toplum düzeni kurdu. 

Bülent Tanör, laikliği, “devletin din ve mezhepler karşısında tarafsızlığı (ne yandaş, ne de hasım olması) ve siyasal-hukuksal düzenin din kurallarına dayanmaması” olarak tanımlıyor. Diğer bir deyişle laiklik, inanç alanını bireyin vicdanına bırakan, devlet yönetiminde bilimsel aklı ve insanın dünyevi gereksinimlerini önceleyen bir tutum ve davranış biçimidir. 

Laik sözcüğünün kökeni, Antik Yunan’da yersiz yurtsuzlar, kadınlar ve köleler için kullanılan laikos’a dayanıyor. Fransız Devrimi sürecinde soylular ve Kilise, yerleşik düzene karşı devrimci burjuvaları destekleyen kent sokaklarındaki laikosları (baldırı çıplaklar) dinsiz ilan ederek iktidarlarını korumaya çalışmıştı. Bugün hâlâ ülkemizde laiklik dinsizlik olarak düşünülüyorsa ardında işte bu kadim strateji var. Hatta 1980’lerde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir dizi baskısı yapılan Büyük Türkçe Sözlükte “laiklik, dinsizliktir” diye tanımlanmıştı.

Türk-İslam sentezi, laikliği Batılı toplumlara özgü kültürel normların ana kaynağı olarak gördüğü için reddediyor. Cumhuriyet Devrimi ise laikliği ulusçuluğun en önemli ideolojik unsuru olarak görüyor. Atatürk Devrimlerinin temeli olan ulusçuluk anlayışına göre ulus, aynı tarihsel kökten gelen, kültür ve gelenek ortaklığı olan, genelde aynı topraklarda ve ekonomik ortamda yaşayıp aynı dili konuşan insan topluluğu olarak tanımlanıyor. Irk ve din birliği kavramları ulus tanımını içermiyor. Ulusçulukta ulus çıkarları kişisel, sınıfsal, dinsel vb. çıkarlardan üstün tutuluyor. Türkçülük ve İslamcılık gibi akımlar, ulus üstü ideolojiler olarak değerlendirildiği için benimsenmiyor. Pantürkizm ve Panislamizm tasarımıyla hareket eden bu tür akımlar ulus bilinci taşımıyor. Antiemperyalist kimliğine rağmen kapitalizme karşı olmayan Cumhuriyet Devrimi, ulus üstü bir ideoloji olan komünizmden de uzak duruyor.

Cumhuriyet’e esin veren Türk milliyetçiliğinin fikir babası Ziya Gökalp, ulusallığı ırk birliği değil kültür birliği olarak değerlendirirken aynı kültüre sahip olanların bir milletten, ayrı olanların ise başka milletten olduğunu söylüyor.

Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak gibi üçlü bir sentezi öne süren Gökalp, Türk milliyetçiliğini Durkheim’ın sosyolojisinden kaynaklanan dayanışma ilkesiyle bütünleştirerek devrimin siyasi ve ideolojik çerçevesini belirliyor. Özellikle 1. Paylaşım Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti, Arap topraklarını kaybedince ülkenin ulusal sınırları kendiliğinden oluşmuştu. Ulusal bağımsızlık ve ulusçuluk anlayışı yurt topraklarının işgale uğramasının ardından daha da önem kazandı. Böylelikle ulusçuluk, egemen ideoloji olarak öne çıktı. Kurtuluş Savaşı’nın hem ulus devletin kurulmasında, hem de siyasi ve sosyo kültürel yapının oluşturulmasında önemli rolü  oldu. Kemalist modernleşme projesinin ilk aşaması olan ulus devletin 1923 yılında resmen ilan edilmesinin ardından siyasi elit, ümmet toplumunu millete, yani ulusa dönüştürecek devrimlere yöneldi. Modernlik görüşü laik ve bilimsel olan Gökalp’e göre uygarlık din ile tanımlanmayacaksa bundan böyle din, kültür düzleminde yani ulusal düzlemde önem taşıyacaktır. Gökalp, modernliği bir bütün olarak kuşatan unsurun din değil bilim olduğunu vurgulasa da dünya müslümanları arasındaki dayanışmayı da, Türk kökenli halklar arasındaki kültürel işbirliğini de önemli görmüştür. Ülkedeki bölgesel farklılıkları ve sınıfsal ayrımları aşan birleştirici ‘ulusal gurur’ kavramı da ona aittir.

Türklük, müslümanlık ve modernlik kavramlarını baskın Türk kimliğinin yapı taşları olarak benimseyen kuruluş felsefesi, emperyal ülkelerin ağına düşerek bağımsızlığını yitiren Osmanlı monarşizmini de, cehaleti yaratan dinsel bağnazlığı da reddetmiştir. Türk milliyetçiliği, Arap milliyetçiliğinden farklı olarak İslam şeriatçılığına karşı çıkmıştır. Mürşitler değil, bilim kılavuz olarak gösterilmiştir. Atatürk’ün “en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü bu yüzden slogan haline gelmiştir. Özellikle laikliği temel alan medeni hukuk sayesinde kadına eşit yurttaşlık hakkı tanındığını da anımsamak  gerekiyor.

DERİN DEVLET SEKÜLERDİR

Ziya Gökalp’in milliyetçilik anlayışı, CHP’nin yanı sıra kurucu ilkelere bağlı siyasal ve askeri elitlerden oluşan Kemalistleri ve MHP’yi yakından etkilemiştir. Aşırı milliyetçiliğin adresi olarak tarih sahnesinde yer alan MHP, her zaman lidere bağlılık ve katı hiyerarşik disiplinle anılmıştır. Seçimlerde tek başına iktidar olabilecek kadar oy alamasa da çoğu kez koalisyonların açık ya da örtülü ortağı olmuş, bu sayede devletin farklı kurumlarında kadrolaşmıştır. 1970’li yıllardan başlayarak MHP, sınıf siyasetine karşı korporatizmin dayanışmacı anlayışını benimseyerek işçi, memur, polis, asker, öğretmen, esnaf gibi hemen her meslek grubuyla yakın ilişkiler kurup yurt içinde ve dışında örgütlenmiştir. Özellikle ülkücü gençlik örgütlenmesi toplumda şiddet yanlısı tutumuyla, devrimcilere yönelik cinayetlerle sesini duyurmuştur. Yasal bir siyasi parti olmasına karşın MHP, zaman zaman organize suç örgütleriyle kurduğu ilişkilerle de gündemde yer almıştır. Örneğin iki yıl önce çıkan infaz yasasıyla tahliye edilen organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı, Devlet Bahçeli tarafından ‘dava arkadaşı’ olarak sahiplenilmiştir. 

1940’ların son yıllarında başlayan karşı devrim süreci mafya, tarikat, cemaat, aşiret gibi yapıları güçlendirip ulus devletin zayıflamasına neden oldu. Ulus devletle ulus arasında bağ kuracak kurumlar ve hizmetler yıllar içinde bu tür yapıların insafına terk edildi.

Bugün iktidarda olan Cumhur İttifakı, kendini Türk-İslam sentezinin temsilcisi gibi gösteriyor. MHP, Türklük bilincinin İslamiyet içinde eritilmesini ve ulusçuluk anlayışından kopuşu kabul etmiş gibi davranıyor. Partili ülkücüler, İslamiyet’i şeriat yanlısı Müslüman Kardeşler Örgütü (İhvan) çizgisine sıkıştıran AKP’den nedense rahatsızlık duymuyor… Oysa Türklük bilincinin İslam aleminden dışlanmış İhvan içinde eritilmesi MHP’nin fabrika ayarlarına uygun düşmüyor. 

Amerikan icadı olan Türk-İslam sentezi ve daha sonra devreye sokulan ılımlı İslam anlayışı ülkenin siyasal iklimini yıllardan beri zehirliyor. Cumhuriyeti kuran parti bile bu iklime uygun tutum geliştirmeye ve söylem üretmeye kendini mecbur hissediyor. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu, anayasada yer alan laiklik kavramından söz etmemeye özen gösterip başörtüsü üzerinden helallik isteyip duruyor. 

Kaldırılan öğrenci andında geçen “ ülküm, yükselmek ileri gitmektir…” hedefi, iktidar koltuğuna yapışan gerici Türk-İhvan sentezcilerini hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Cumhur İttifakı, eskimiş Amerikan tezleriyle yurt içinde ve dışında istediği sonuçları alamayınca hırçınlaşıyor; iktidarda kalabilmek için baskı ve şiddeti artırıyor. 

Özellikle MHP’nin ulusal birliği bozan yani yurtta barış istemeyen ötekileştirici, kutuplaştırıcı söylemleri, Atatürk milliyetçiliğinden ne kadar uzağa savrulduğunu gösteriyor. Irk ya da kan birliğini değil birlikte yaşamayı amaçlayan kuruluş değerlerinin aksine MHP lideri, milletin kürsüsünden ana muhalefet liderinin DNA’sını sorguluyor. Ne acı ki CHP lideri de aynı dilden yanıt verip Bahçeli’ye DNA resti çekiyor!  Türk-İhvan İttifakı, kendine Türk ve kendine Müslüman tavrıyla yıllardır ülke içinde bir cadı avı sürdürüyor. Hak arayan yurttaşlara ırkçı ve ihvancı  refleksle saldırılıyor; ulusun muhalif çoğunluğu düşman görülüyor. AKP, halkı sefalete sürükleyen ulus üstü neoliberal ekonomi politikalarında ısrar ederken MHP, ulusal ekonomiyi ve ulusal kurumları canlandırmayı aklından bile geçirmiyor. 

Emperyalizme göbekten bağlı olan karşı devrimci AKP-MHP ortaklığını, Türk-İhvan gibi müflis bir sentezle değil seküler alandaki çıkar ilişkileriyle anlamaya çalışmak daha doğru olur. İktidar sahipleri, dünyeviliğini gizlemek için halkın karşısına hep uhrevilik kisvesiyle çıkıyor. Sözün özüne gelirsek hamaset bahane, batan geminin malları şahane…

Related Posts