Nevzat Kalenderoğlu
AKP iktidara geldiğinde, Türkiye’deki geleneksel sermaye ile “doku uyuşmazlığı” ihtimali hep bir spekülasyon konusu olmuştu. Siyasal İslamcı bir yapının iktidar olması ve doğal olarak ortaya çıkan siyasi krizlerde ekonomi penceresinden bakan, sağduyuya çağrı yapan ve yer yer yeni iktidara hudut bildirmek durumunda kalan geleneksel sermaye, o dönem hiç hak etmediği olumlu atıflara da mazhar olmuştu.
Bugünkü mutlak sulh durumu, hatta geleneksel sermaye grubunun AKP’ye biatı Erdoğan’ın gücünden ve iktidarın her yanıyla devleti ele geçirmesinden de kaynaklı olabilir; AKP’nin geleneksel sermayeye verdiği imtiyaz ve garantilerden de olabilir. On yılları aşan kayıp bir kenara bırakılırsa; sonuç olarak siyasi algıda geleneksel sermaye-AKP suni karşıtlığından artık medet umulmaması ilerletici bir tahlildir bugün.
Siyasal İslamcı bir kimliğin emperyalizm ve sermaye ile uyumu, sınıfsal karakteri, sermayenin çıkarlarını ne denli koruyabileceği, emeği ve kamu kaynaklarını pazarlama kabiliyetinin sınırları uzun uzun tartışılageldi. Gerisinde başardıkları ve yarım bıraktıkları ile bir Özal örneği vardı takunyası ve seccadesi ile. Şimdilerde, başına vakti zamanında para ödülü konmuş, kırmızı bülten kararları alınmış, silahlı – cihatçı bir örgüt lideri Ahmed el Şara’nın takım elbise takviyesi ile (Mr.) Muhammed Colani oluşunu izliyoruz uluslararası toplantılarda. Küresel sermaye tarafından kabul görmenin süreci de, bedeli de, payesi de 2002 Türkiye’sine kıyasla bugün artık daha sarih.
Kasım 2025 tarihi itibariyle AKP iktidarı 23 yılını geride bıraktı. Anlatılanın aksine tırnakları ile kazıyarak değil; bir dönüşüm sancısı, krizler süreci ve sermayenin niyeti ile kurulan bir mirasın üzerine geldi AKP. Sancı, sermaye sınıfının emperyalist-kapitalist sisteme entegre olma çabası idi.
Türkiye’de 24 Ocak kararları, 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve akabinde Özal ile gelen özelleştirme dalgalarının devamına denk düşen bu dönüşüm, hem planın bütünlüğüne işaret ederken, hem de uygulayıcı olarak AKP’nin ve özelde Erdoğan’ın “lokomotif”liğini kabul etmeyi sermaye açısından kolaylaştırdı.
Askeri darbeden önce Milliyetçi Cephe Hükümetinde müsteşar olan Turgut Özal’a IMF programlarına tam uyum içinde hazırlatılan ‘ekonomik istikrar’ programı eliyle, planlı kalkınma modeli ve devletçi politikalar yerini özel sektöre ve girişimciliğe bıraktı. ‘Serbest Piyasa Ekonomisi ’ne geçildi, faizler yükseltildi, özel sektöre yol verildi. Emek ücretleri baskılandı, sıkı para politikası gelir dağılımında adaletsizliği artırdı. Rant yaratıldı ve belirli sermaye gruplarına dağıtıldı, faizle beslenen bir sermaye grubu yaratıldı ve servetten alınan pay sermaye lehine azaltıldı. Yabancı sermayenin ülkeye girmesi, müteahhitlerin ise dışarıya açılması teşvik edildi.
1994, 1998 ve 2001 krizlerini çözmek için ise Kemal Derviş görevlendirildi. Maksat IMF eliyle küresel sisteme bağlanmak ve yeni sermaye birikim modeline uyum sağlamak idi.,
SANAYİDEN ŞANTİYEYE
O günlerde sermayedarlar arası rekabet olarak görülebilecek her dönüşümün, özetle ve netice itibariyle yeni Türkiye ile emperyalizmin uyumu için yapılan dönüşümler olduğu idrak edildiğinde tarafların bir konsensüs yakaladığı görülmektedir. Üstelik bu dönüşüm Türkiye özelinde değil, küresel ölçekte de bir dönüşümdü. Krizler ülkeye özgü değil, küresel krizlerdi. Emperyalizmin, dünya genelinde ancak daha ziyade gelişmekte olan ülkelere yönelik sanayisizleştirme adımları bu ülkelerde sanayinin payının hizmet ve inşaat sektörlerine kayması olarak ortaya çıktı.
2000’li yılların hemen öncesindeki nesnel koşullar da bu dönüşümü destekleyecek nitelikte idi. Tarımsal üretimin ardındaki devlet desteğinin çekilmesi, kentlere göçün teşvik edilmesi, kent nüfusunun artmasına yol açtı. Bir yanıyla 1950-1970 arası başlayan kent çeperindeki imarın gecekondu tipi yapılaşmalara açılması, düzensiz ve niteliksiz kentleşme sorununu da doğurmuştu. “Sorun” kavramı, bilim, teknik ya da kent planlaması anlamında kullanılmaktadır; zira imarsız arsaların yapılaşmaya açılması tersinden belli kesimler için bir olanak anlamına da gelmekteydi.
1984 yılında çıkarılan imar affı daha ziyade 1955 yılından önce yapıldığı tespit edilebilen yapılara yasallık vermek ve gecekonduları bu bahisten ayırmak üzere çıkarılmıştı. Seçim dönemleri ile paralel çıkan ve art arda gelen imar afları bir yandan kaçak ve düzensiz yapılaşmayı teşvik etti, bir yandan planlı kentleşmeyi ve imar kurallarını hiçe saydı. Gecekondulaşmaya ve kaçak yapılaşmaya verilen gayri resmi izin, kent çeperinin imara açılması ile kalitesiz ve güvensiz yapı stokunun birikimine yol açtı.
1999 depremi, mevcuttaki eski ve güvensiz yapı stoku, artan kent nüfusu, istihdam sorunu, barınma krizi, “milenyum” çağı ile toplu tüketim alanı AVM, yüksek ve toplu yapı projeleri vb. nitelikli yapıların “moda” ve gelişmişlik ikonları haline getirilmesi gibi pek çok koşul inşaat sektörüne işaret etti.
Küresel olarak da krizden çıkış için hızlı gelir getiren, niteliksiz ve nicel olarak da ciddi bir istihdam alanı açan, pek farklı koldaki sermayeyi de destekleyebilecek bir sektör olarak inşaat ve gayrimenkul sektörü öne çıktı. Rant yaratan, rant dağıtan inşaat sektörü kısmen inşaat ve yapı malzemeleri üreten sanayiyi de desteklerken; yalnızca bedelsiz veya ucuz arsaya ihtiyaç duyuyordu.
Özal’ın TOKİ’si ile başlayan bu ilgi ve hızlı rant fırsatı, Erdoğan’ın da dönüşümde ve büyümede “lokomotif” olarak inşaat sektörünü seçmesinde etkili oldu. Küresel olarak inşaat sektörünün tercih edilmesinde ihracat ve işsizlik rakamlarında ciddi manipülasyon yeteneği; krizde olan finans sektörü için can suyu olması; borcun bireyselleştirilmesi ve toplumun geniş kesimine yayılması gibi pek çok gerekçe sayılabilir. AKP için tüm bunlarla birlikte, geleneksel sermayeye karşı kendisine organik olarak bağlı, hızlı, yeni bir sermaye birikim modeli yaratması; sağ siyasetin “dev eser siyaseti” ve ucuz popülizmi de AKP-inşaat sermayesi bağını güçlendirdi.
Bu geleneksel sermayeyi rahatsız edici bir birlikte de değildi, zira geleneksel sermayenin doğrudan ya da dolaylı olarak inşaat sektörüne girdiği görülüyordu. Öte yandan inşaat sermayesinin, finans sermayesine doğrudan ya da krediler aracılığı ile dolaylı bağı da inşaat odaklı birikim modeline çabuk adaptasyonu sağladı.
İNŞAAT SERMAYESİ, BEŞ’TEN ÖTESİ
Bununla birlikte kamuoyunda “5’li çete” olarak anılan ve kamu ihaleleri ile büyüyen sermaye grubu, daha küresel ölçekteki rant paylaşımını perdelemeye neden oluyor. Mesele üç beş havalimanı inşaatından, futbol sahasından, Galataport, Fikirtepe ya da Ataşehir Finans Merkezi’nden; hatta Kanal İstanbul projesinin ötesinde.
“5’li çete” tabir edilen Cengiz, Limak, Kalyon, Kolin, MNG firmaları imtiyazlı olarak ülke içerisinde büyütülürken, küresel ölçekte de yarışır hale getirildiler. Beşli liste aşağıda değineceğimiz imtiyaz başlığında doğru, inşaat sermayesi ve AKP ilişkilerinin geneline bakıldığında ise eksik kalıyor.
Engineering News-Record (ENR) Dergisi her yıl “Dünyanın en büyük 250 Uluslararası Müteahhidi” listesini yayınlıyor. Türkiye Müteahhitler Birliği, her yıl siyasi iktidar ile bu listeye giren firmaları Yurt Dışı Müteahhitlik Hizmetleri Ödül Töreninde buluşturuyor ve sektöre dair taleplerini iktidarla paylaşıyor. Geçtiğimiz yıl Erdoğan’ın ve pek çok bürokratın katılımı ile düzenlenen törende Erdoğan sektöre memnuniyetini dile getirdi. [1] Bu yıl ilk 250’ye 2 Türk firması daha eklenirken, yine Çin’in ardından ikinci sırada yer aldı. [2]
Listede Çin 76 firma ile ilk sırada yer alırken, onu 45 firma ile Türkiye takip etti, ABD 42 firma ile üçüncü sırada kaldı. Türk müteahhitlerin yurtdışı çalışma alanları olarak Rusya, Ortadoğu ve Batı Avrupa bölgeleri öne çıkıyor. Ankara merkezli ENKA ve Rönesans İnşaat firmaları ilk 50’ye girerken; Limak ve Çalık firmaları da listede üst sıralarda yer alıyor.
YANDAŞ KAPİTALİZM
İktidar sahiplerinin, rant yaratma ve dağıtma aşamasında servet transferini kendi iktidarını destekleyen sermaye sınıfından belirli bir kesime iltimas geçerek devşirmesine “yandaş kapitalizm” (crony capitalism) deniliyor. [3]
AKP, iktidara geldiğinden bu yana bu modelle çalışıyor. Üstelik bu firmalara ihaleleri dağıtmakla kalmıyor, sermaye finansörlüğü ve kur garantörlüğüne de üstleniyor.
Türkiye Bankalar Birliği Risk İzleme Merkezi eylül ayı verilerine göre, inşaat sektörünün bankalara olan toplam kredi borcu 1 trilyon 500 milyar TL’yi geçmiş durumda. Bu borcun yaklaşık 69 milyar TL’lik kısmı ise ödenemediği için tasfiye sürecine girmiş durumda.
Bireysel borçlandırmada bir başka gösterge de Konut alımına yönelik bireysel kredi rakamları; o da eylül ayı itibariyle 638 milyar TL’yi geçmiş durumda olup; tasfiye sürecine girmiş meblağ 1 milyar TL’yi geçmiş durumda. [4]
Bu halde, iktidarın finans konusunda sektör ve firma ayrımcılığı yaptığı görülüyor. Yine vergi konusunda teşvik, istisna ve türlü muafiyetlerle bu firmalara iltimas geçiliyor.
Kamu kaynaklarının peşkeş edilişini teorize etmeye çalışan yepyeni “model” isimleri de literatürde yerlerini alıyor.
İnşaat projelerinde Kamu-Özel İşbirliği olarak dilimize çevrilen model, “yol, köprü, hastane, hapishane, havalimanı, enerji tesisleri ve telekomünikasyon şebekeleri gibi kamu hizmetlerine ilişkin yapıların ve altyapıların inşası, geliştirilmesi, yenilenmesi ve işletilmesi” olarak tarif edilse de pratikte özellikle enerji ve telekomünikasyon alanlarında altyapıların tahribine yol açacak kar odaklı faaliyetler yapıldığı biliniyor.
Model, “özel sektör finansmanı, bilgi ve tecrübelerinden faydalanmak” ve “yatırım ve hizmetlerin, projeye yönelik maliyet, risk ve getirilerinin, kamu ve özel sektör arasında dengeli bir şekilde paylaşılması yoluyla gerçekleştirilmesi” şeklinde tarif edilirken; aslında finansmanın kamu tarafından sağlandığı, risklerin kamu tarafından üstlenildiği, getirilerin ise özel girişimci ile pay edildiği görülüyor.
Bu model kendi içerisinde de adlarınca müsemma, Yap-İşlet-Devret, Yap-İşlet, Kirala-
Devret, İşletme Hakkı Devri gibi pek çok metotla uygulanabiliyor.
Avrasya Tüneli, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Şehir Hastaneleri, meşhur Zafer Havalimanı bu modelle üretilen projelerden yalnızca birkaçı…
İstanbul Havalimanı’nın yapımını üstlenen İGA Konsorsiyumu’nda yer alan beş şirket (Cengiz, Kolin, Kalyon, Mapa ve Limak), Ankara Hızlı Tren Garı, Kuzey Marmara Otoyolu projelerinde de Yap-İşlet-Devret modeli ve türlü ortaklıklarla ihalelerin sahibi oldular.
Garanti ödemeler ile adından sıkça söz ettiren Osmangazi Köprüsü ve bağlantı yolları da dâhil projesi 22 yıl 4 ay süreyle Özaltın Holding’e bağlı Otoyol Yatırım A.Ş.’ye verildi. AKP, tüm bu modeller dışında bir de “özel davet” metodu kullanıyor. Buna göre projeyi uygulamaya yetkin olduğu düşünülen firma bu modelle projeyi üstlenmek üzere davet ediliyor. Örneğin Bingöl Kiğı Barajı ve HES projesini proje yapmaya yetkin olduğuna kanaat getirilen ve özel davet ile alan Özaltın Holding, baraj yapımını tamamlıyor. Projede şevlerin çökmesi sebebiyle baraj 20 ay süreyle faaliyet gösteremiyor. Sözleşmede garanti kapsamı dışında bırakılan “hata” bu kez “Bingöl Kiğı Barajı ve HES Tesisleri Santral Kazı Şevlerinde Oluşan Kaymaların Önlenmesi İnşaatı” ihalesi ile düzeltilmeye çalışılıyor. İhaleye aynı firma özel olarak davet ediliyor ve ona veriliyor.
Garanti ödemeli projelerde dolar bazlı sözleşme hükümleri gereği kur farkı kamuya ciddi bir yük oluşturuyor. Kamu kendi eliyle yapsa daha az maliyetle tamamlayacağı projeler için şeffaf olmayan bir süreç sonunda belirli firmalara bu ihaleleri dağıtmış oluyor. Üstelik ihtiyaca dönük, planlı ya da öncelikli projeler olmadığı gibi keyfi ve rant dağıtma amaçlı projeler bu şirketlere ihale ediliyor.
Keza bu modelinde Kamu İhale Kurumunun denetimi veya bir rekabet ortamı olmadığından ciddi yolsuzluk potansiyeli de barındırıyor.
CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, “AKP’nin tercih ettiği yap işlet devret modeliyle yapılan 8 karayolu projesi, Osmangazi Köprüsü’nün bulunduğu İzmir-İstanbul Otoyolu, Kuzey Marmara Otoyolu, Avrasya Tüneli, Menemen-Çandarlı-Aliağa projesi, Ankara-Niğde Otoyolu ve Çanakkale Köprüsü. Devlet öz kaynağıyla yapsaydı 22 milyar dolar ödeyecekti. Ancak yandaş müteahhitlerle yapıldığı için devletin kasasından çıkacak garanti tutarı en az 59 milyar dolar olacak. Aradaki fark 37 milyar dolar. Yani 1 trilyon 221 milyar lira” iddiasında bulunuyor.
Dahası, CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır’ın soru önergesine Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın 18.12.2020 tarihli verilen yanıtta son 10 yılda Cengiz İnşaat’a 30 kez, Kolin İnşaat’a 36 kez, Makyol İnşaat’a 24 kez, Kalyon Holding’e 19 kez ve Limak İnşaat’a 19 kez vergi muafiyeti tanındığı anlaşılıyor. [5]
Bu veriler dışında Kolin, Makyol, Cengiz, Kalyon ve Limak’ın 2011-2024 yılları arasında devletten aldıkları kamu ihalelerinin toplam sözleşme bedeli 100 milyar TL’yi aştığında gazeteci Mustafa Mert Bildircin’in derlemesine göre Kolin İnşaat 50 ihale (28 milyar 974 milyon 304 bin TL), Makyol İnşaat 31 ihale (21 milyar 902 milyon 456 bin TL), Cengiz İnşaat 32 ihale (18 milyar 250 milyon 656 bin TL), Kalyon İnşaat 28 ihale (24 milyar 325 milyon 276 bin TL) ve Limak İnşaat 21 ihale (11 milyar 60 milyon 975 bin TL) alıyor. [6]
Ancak soru önergeleri ile ulaşılabilen, türlü konsorsiyumların icadı, zaten şeffaf olmayan ihaleler döngüsünün üzerindeki sis perdesini daha da artırıyor; ihalelerin dağıtılış kriterleri ve yaratılan rantın meblağı ile paylaşımı ise hem çok net hem aşırı muamma. Neticede içeride büyütülen inşaat sermayesi, dışarıda ciddi faaliyet göstererek ülkeye sıcak para getiriyor.
NEREYE KADAR?
AKP’nin ilk yılları, küresel ölçekteki finansal krizler sonrasında bol likitide dönemine denk düştü. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere ilgi ve bu anlamda döviz girişi arttı, faizler düştü. Bu ortamda bilinçli olarak bankalar tarafından uzun vadeli ve düşük faizli kredi imkânı, insanları bir yatırım ve tasarruf aracı, hatta daha ötesi servet biriktirme aracı olarak konut sektörüne yöneltti.
Barınma sorunu ve yüksek maliyeti ile Türkiye’deki konut ihtiyacı bambaşka bir konu olmakla birlikte konut fiyatlarındaki belirlenim bu arz-talep dengesinden ziyade başka finansal parametrelerle belirlendi.
Örneğin kredi faizleri düştükçe konut alımının artması ve konut fiyatlarının artması, benzer biçimde konut fiyatlarının arttıkça konut satışlarının da artması arz-talepten ziyade kredi oranları ölçeğinde ve yatırım amaçlı olarak konut satışlarının gerçekleştiğini gösteriyor.
Diğer sektörlerin aksine maliyet hesabına bakıldığında da, inşaat maliyetlerinin veya arsa değerinin artması konut yatırımına ilgiyi azaltmadığı gibi, konut fiyatlarındaki artış ile servet birikim modeli olarak konut yatırımına yönelmenin arttığı ve yukarıdaki kısır döngüye yeniden dâhil olunduğunu gösteriyor. Öte yandan kredi oranlarındaki artışın doğrudan inşaat sektörünü etiketlediği görülüyor. 2017-2019 yılları arasında faizlerin yükselmesi inşaat sektörünü olumsuz olarak etkilerken, faiz indirimleri ve teşvikler ile “lokomotif” tabir edilen inşaat sektörünün yeniden hareket etmesi sağlanıyor.
Kolay para kazanma, hızlı rant yaratma ve dağıtma kabiliyeti inşaat sektörünü canlı tutmayı zorunlu kılıyor. Böylesi bir modele “büyüme modeli” demek zor. Geçici olarak iş ve istihdam yaratan bir sektör, rakam bazında uzun süredir büyümeyi pozitif tutuyor. Oysa üretken olmayan bir sektörden bahsediyoruz.
Türkiye İstatistik Kurumu, Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) 2025 yılı birinci çeyreğinde %2,0 arttığını duyurdu. İktisadi faaliyet kolları incelendiğinde ise tarım sektörü %2,0, sanayi sektörü %1,8 azalırken; inşaat sektörü toplam katma değeri %7,3, bilgi ve iletişim faaliyetleri %6,1, diğer hizmet faaliyetleri %4,7 artarak kümülatif olarak büyüme masalına katkı sunmuş. [7]
A-Tarım, ormancılık ve balıkçılık, BCDE-Sanayi, F-İnşaat, GHI-Hizmetler, J-Bilgi ve iletişim, K-Finans ve sigorta faaliyetleri, L-Gayrimenkul faaliyetleri, MN-Mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri, OPQ-Kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri, RST-Diğer hizmet faaliyetleri.
Kriz dönemlerinde en hızlı düşüş gösteren, diğer dönemlerde ise büyüme rakamlarını neredeyse ikiye katlayarak tarımdaki, sanayideki negatif rakamları toplamda artıya çeviren sektör olarak inşaat; hammadde ile finans noktasında sürekli kaynak aktarımına muhtaç bir sektör olmuştur.
Hammadde kavramının içeriğine kamu arazileri, ucuz işgücü, arsa tahsisleri ve kuralsız imar izinleri de eklenmelidir. Çoğu örnekte yerel idareden bağımsız, doğrudan Bakanlıklar eliyle beton bölgelerine izin verildiği, teşvik edildiği ve rant yaratıldığı görülmektedir. Yaygın olarak bilinen Fikirtepe örneği özellikle İstanbul çapında çoğalmış, Ümraniye Finans Merkezi’nde, Tuzla Aydınlı Mahallesi’nde, Maslak’ta, Levent’in göbeğinde, Nişantaşı’nda Marmara Üniversitesi’nin eski kampüsünde, Şişli’de, Üsküdar Kısıklı’da, Başakşehir, Bağcılar ve Esenler üçgenindeki Damlakent projesinde yepyeni beton tepeler üretilmektedir. Kanal İstanbul projesi de, bu ay duyurulan 500 bin Konut projesi de benzer bir ihtiyacın ürünüdür. Bu projeler barınma ihtiyacına binaen üretildiği reklam edilen ve başlarına bazen “sosyal” ön adı verilen projeler olsa da aslında ciddi rant yaratan ve devşiren; servet transfer eden ve çoğu kez de lüks konutlar olarak belirli bir kesime güvenli yatırım imkânı sağlayan projelerdir.
TOKİ, bu projeler için ihtiyaç duyulan arsayı yandaş bir Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’na satmakta; GYO imar hakkı yükseltilen bu arsalardaki beton projeleri ihaleye açmakta ve yukarıda anılan büyük şirketler tekil veya ortaklıklarla rant çarkına dâhil edilmektedir.
Bu GYO ve kredi sağlayıcı finans şirketleri sosyal diye sunulan konut projelerini barınma ihtiyacından değil, servet muhafaza, rant, kar ve faiz kullanım aracı olarak kullanmaktadır. Servet muhafaza için güvenli bir alan olan yapı stokları, barınma krizini daha da artırmaktadır. “Boş konut vergisi” olarak önerilen model de yapı stokunun ihtiyaç sahiplerince değil sermayenin servet birikimi maksadıyla kullanıldığını ortaya koymaktadır. Gayrimenkul sahipliği ve servet birikimi bu anlamda ciddi bir eşitsizliği beslemektedir. İktidar, lokomotif olarak gördüğü inşaat sektöründe sermayeye ihtiyaç duyduğu likiditeyi teşvik, düşük faizli kredi, garantörlük vb. yollarla sağlamakta; döviz bazlı zarar edildiğinde kur farkını ödemekte, inşaat sermayesinin finansal krizlerini hızla çözmektedir. Aynı krizi yaşayan bireysel yatırımcının borcunu ise icra marifetiyle taşınmazını satarak ve bankalara borcunu kapatarak çözmektedir.
Yolsuzluk, rant ve rüşvet sarmalında inşaat balonu uzun vadede bir gelişim lokomotifi olamaz. Bu sermaye birikim modeli toplumsal eşitsizliği tırmandırmaya, barınma sorununu derinleştirmeye, kamu kaynaklarını iç ettirerek hayalet kentler yaratmaya mahkûmdur. İnşaat sektöründe Türkiye’nin üzerinde ilk sırada yer alan Çin’deki özel bir inşaat firmasının Güney Malezya’daki Orman Şehri adı verilen projesi bu balonun çarpıcı bir örneğidir.
Çinli inşaat firması Country Garden Holding, Malezya’nın Singapur’a yakın sahil şeridinde Johor’da Forest City isimli mega bir proje duyurmuştu. Bölge nüfusu ve konut ihtiyacı bu proje ile çakışmıyordu; Malezyalılar için de Singapurlular için de konut fiyatları oldukça yüksekti. Firma ise inşaat projesini Çinli orta sınıfa yönelik bir proje olarak tasarlıyordu. Büyük bir arsa üzerinde, sahil şeridinde, yüksek katlı, 700.000 kişinin yaşamına olanak sağlayacak bir mega şehir projesine talep olmadı. Çin özelinde inşaat sektörü ve yurtdışına para akışına yönelik finanslar kısıtlamalar ile likidite sorunu yaşayan firma, projeyi bir türlü tamamlayamadı. Malezya’nın özel finansal bölge statüsü vermesi, vergi indirimleri, bölgedeki kurumlar vergisinin silinmesi veya sembolik rakamlara çekilmesi gibi teşviklerine rağmen proje kurtarılamadı. Yerel halkın tepkisi zamanla Malezya hükümetinin de projeyi karşısına almasına, hatta Çinli vatandaşların taşınmaz alımı ve oturum iznini sınırlamasına yol açtı. Sonuç olarak geri döndürülemez bir çevre katliamına yol açan mega proje çöktü, ikamet sayısı hayal edilenin çok çok altında kaldı ve balon proje “hayalet şehir” yaratarak mega projeler literatüründe yerini aldı. [8]
İnşaat odaklı suni büyüme stratejisi önünde sonunda betona gömülemeye mahkûmdur. Ardında onulmaz doğa ve çevre katliamları, derin bir toplumsal eşitsizlik ve hayalet şehirler bırakarak.
Kaynaklar:
[1] https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/cumhurbaskani-erdogan-yurt-disi-muteahhitlik-hizmetleri-basari-odulleri-toreninde-konustu-18-09-24
[2] https://www.tmb.org.tr/tr/n/68a850a6aa69ee47c4fae10a/turk-muteahhitler-gelenegi-bozmadi-dunya-ikinciligini-surdurdu
[3]Kavramın kökeni 1950’lere Anglo-Amerikan literatürüne dayansa da yayınlaşması 1970’lerde Filipinler’i tanımlama sürecine dayanıyor. Sonra The Economist ve The New York Times gibi batı medyasında oligark iktidarları tanımlamak için yaygın kullanımı görülüyor. Türkiye’de ise 1980’lerde “Ahbap-çavuş kapitalizmi” ya da “yandaş kayırma” çevirisiyle Özal döneminde görülüyor, AKP döneminde, “nepotizm” kavramı ile birlikte elbette yeniden hatırlanıyor.
[4] https://www.riskmerkezi.org/istatistiki-raporlar-liste/2556?rapor_donemi%5B%5D=2601&ay%5B%5D=9
[5]https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D27/Y4/T7/WebOnergeMetni/22cfff06-49bf-4d20-b4ed-03c37e5e8489.pdf
[6]https://www.birgun.net/haber/kamu-ihalelerinde-adres-degismiyor-548402
[7]https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Donemsel-Gayrisafi-Yurt-Ici-Hasila-I.-Ceyrek:-Ocak-Mart,-2025-54159
[8] https://dangabaycondo.com/en

