Afşin Burak Umar
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 Şubat tarihli AKP grup toplantısında artık sayısını kimsenin hatırlamadığı “darbelerle şekillenmiş vesayet rejiminin izlerini kökünden silecek yeni anayasa” çağrılarına bir yenisini eklemesi, mevcut ve iktidar tarafından gelecekte tasavvur edildiği haliyle Türkiye’deki siyasi rejimin niteliği üzerine yürütülen tartışmaları yeniden alevlendirdi.
AKP’nin 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmalarının tasfiyesi ve toplumsal yaşamın dinselleştirilmesi üzerine bina ettiği, resmi olarak Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi veya Türk tipi başkanlık sistemi olarak adlandırılan siyasi rejime bir ad koyma ve mevcut gerçekliğe uygun düşen bir kavram setini tedavüle sokma konusundaki çabalar, günümüzde hatırı sayılır bir çeşitliliğe ulaşmış durumda.
Erdoğan’ın bir vesileyle sarf ettiği “İngiltere, Almanya, Fransa ve şahsım dörtlü zirve yaptık” cümlesiyle literatüre geçen “şahsım devleti” ironisi bir yana yeni siyasi rejimin otoriter, baskıcı, anti-demokratik özelliklerinin tahlilinden hareketle; “faşizm” [1], “illiberal demokrasi – Erdoğanizm” [2], “saray rejimi” [3], “inşa edilmekte olan faşist nitelikteki tek adam, tek parti diktatörlüğü” [4], “saray bloku – günümüz Türkiye’si ve dünyasına özgü yeni tipte bir otokratik rejim” [5], “Bonapartizm” [6], “neo- Bonapartizm” [7], “faşizan Bonapartizm” [8], “İslami Bonapartizm” [9], “siyasal İslamcı muhafazakâr tek adam rejimi, otoriter tek adam rejimi” [10], “ön faşizm”[11], “yeni Faşizm, süreç olarak faşizm” [12] ve benzeri adlandırmalar yapıldığı görülmektedir.
Bizce bu çeşitliliğin tümüyle bir entelektüel özgünlük arayışının tezahürüne indirgenip küçümsenmesi doğru olmadığı gibi, bu adlandırmaların en azından bir bölümünün kimi kuvvetli argümanlara dayandırılmış olduğu da teslim edilmelidir. Ayrıca eski kavramlar, mevcut gerçekliği açıklamada yetersiz kalmakta ise, yeni kavramlara ulaşmaya çalışılmasında da elbette beis yoktur. [13] Nitekim biz de ülkemizde halihazırda tesis edilmekte olan rejimin Türkiye’deki sermaye düzeninin sürekliliği içerisinde bir paradigma değişikliği olarak kavranması gerektiği ve bu nedenle II. Cumhuriyet biçiminde adlandırılabileceği düşüncesindeyiz. Bununla birlikte yeni rejime ad koyma çabasının, AKP tarafından tesis edilmekte olan rejimi sermaye düzeninin “olağan akışından bir sapma” veya “olağanüstü bir rejimin inşası” biçiminde tasvir etmeye, hatta “ayrıksı” ya da “sui generis” bir rejim olarak nitelemeye kadar vardırılmasına ciddi itirazlarımız var.
SOLDA FAŞİZM ALGISI: “GEÇMİŞ DEĞİL BUGÜN GİBİ, YAŞIYORUM HALA SENİ”
Öncelikle, kavramları sınıfsal ve tarihsel bağlamlarından kopararak, günümüzün olgularıyla ortak bazı yönlerinden hareketle analojiler kurmanın sınırları bulunuyor. Örneğin (her ne kadar kendisi de AKP iktidarının içinde bulunduğumuz döneminin “ön faşizm” olarak adlandırılması gerektiği düşüncesinde ise de) Mahmut Üstün konuya dair şu yöntemsel itirazlarında son derece haklıdır:
“Bir kavram tarihsel ve siyasal alanda ne kadar çok olay ve olguyu açıkladığı iddiasındaysa o kadar yüzeysel ve boş bir kavramdır. Popülizm, Bonapartizm ve Sezarizm kavramları bugün o kadar yaygın bir kullanım alanına sahiptir ki, gerçekliği açıklamak ve aydınlatmak bir yana, yalnızca üstüne yapıştırıldıkları olguların değil bizzat kavramın kendi içeriklerinin de karartılmasına hizmet eder hale gelmişlerdir.” [14]
“Farklı ve geçmişte kalmış tarihsel/sınıfsal dönemlere ait kavramları bugüne taşımak, tarihin süreklilik ve kopuş diyalektiğini karartan, tarihi bir süreklilik ve hatta bir tekerrürler toplamı olan gösteren bir sonuç yaratmaya oldukça müsaittir. Bu yaklaşım tutucu tarih anlayışı açısından normal karşılanabilir ama kendisine tarihsel değişimi/dönüşümü/devrimleri anlamak misyonu yükleyen bir tarihsel yaklaşım açısından ciddi bir zaaf olarak değerlendirilmelidir. Yine bu yaklaşım bugünkü otoriter yönelimlerle bugünkü kapitalizmin, daha özel anlamda da bugünkü küresel neoliberal kapitalizm arasındaki dolaysız nedensellik ilişkisini silikleştirir. Dikkatleri genel geçer, yerel ve tekil olay ve olgulara kaydırır.” [15]
Bu metodolojik itirazın salt popülizm, Bonapartizm ve Sezarizm değil, faşizm kavramının kullanılış biçimine de yöneltilmesi gerektiği açık olmalı. Nitekim geçmişte somut durumun somut tahlilini yapmak yerine daha çok belli bazı mücadele tarz ve yöntemlerini kullanma konusundaki siyasi-örgütsel tercihler nedeniyle ortaya çıkan her yerde faşizm görme alışkanlığı; Türkiye sol literatüründe açık faşizm, kapalı faşizm, kurumsal faşizm, tırmanan faşizm, askersel faşizm, sivil faşizm, parlamenter faşizm gibi bitmez tükenmez faşizm çeşitlemeleri yaratmıştır. [16]
Ayrıca, Kansu Yıldırım’ın da dikkat çektiği gibi, egemen liberal söylem de faşizmi, anayasayı askıya alan, temel insan haklarını yok sayan, parlamenter burjuva demokrasisinin asgari özelliklerini buharlaştıran ceberut bir siyasal rejim tipinden ibaret görmektedir. Oysa ayırt edici özelliği dayandığı sınıfsal bileşimden ve özgün devlet biçiminden kaynaklanan faşizmin liberallerin dillerinden düşmeyen o “kötücüllüğünü” de “şeytanlığını” da oluşturan, büyük burjuvazinin sınıfsal çıkarları ve iştahıdır. [17]
Dimitrov ve Komintern tarafından yapılan “tekelci burjuvazinin, en gaddar, en acımasız, en şovenist ve açık diktatörlüğü” şeklindeki tanımın yeterliliği ve bu tanımdan hareketle geliştirilen anti-faşist birleşik cephe politikaları tartışılabilir olmakla birlikte, faşist devlete temel karakteristiğini veren şüphesiz onun burjuva düzeninin bekasını tehdit eden güçlü bir işçi sınıfı hareketinin bulunduğu koşullarda bu hareketin yok edilmesi amacıyla ortaya çıkan bir devlet ve rejim biçimi olmasıdır. Faşist devlet aygıtı, işçi sınıfının burjuvazi karşısında ağır bir yenilgisinden sonra, tekelci kapitalizm koşullarında burjuvazinin devlet aygıtını yeniden tahkim etmesiyle ete kemiğe bürünür. [18]
Öte yandan metodolojik disiplin adına, günümüzde faşizmin 20. yüzyıldaki Alman, İtalyan veya İspanyol faşizmlerinin suretinde ortaya çıkmasını beklemenin ve bu gerçekleşmediği müddetçe de faşizm nitelemesini kullanmaktan imtina etmenin saçma sapan bir “kavramsal püritenizm” olduğu [19] şüphesiz doğrudur. Ancak bugün ülkemizde söz gelimi 12 Mart veya 12 Eylül faşizminin öngününde olduğuna benzer, sermaye düzeninin bekasını tehdit edecek güçte bir siyasal işçi sınıfı hareketinin bulunmadığı ve mevcut durumu da, işçi sınıfının ve devrimcilerin açık faaliyet imkânlarının tümünden mahrum bırakıldığı, parlamentonun, siyasi partilerin, sendikaların, derneklerin tamamen kapatıldığı faşist diktatörlük koşullarına eşitlemenin mümkün olmadığı ortadadır.
Günümüzde Türkiye solundaki mevcut faşizm çeşitliliğine “ön faşizm”, “yeni faşizm”, “süreç olarak faşizm”, “Ak Faşizm” gibi yeni katkılarda bulunulmasına esas olarak, AKP karşısında izlenecek “cephe” stratejilerinin formülasyonuna dönük bir siyasal arayış itki vermektedir. Örneğin bugünkü rejimi “Ak Faşizm” olarak niteleyen Mustafa Sönmez’e göre;
“Bütün bunlar faşizme karşı mücadelenin daha tabandan, daha uzun soluklu ve mücadelenin tüm biçimlerini içerecek şekilde yapılması gerektiğini söylüyor bize. Gezi direnişinin, Haziran ayaklanmasının örgütlenmesi ve yürütülmesinde izlenen doğrudan demokrasi örneği yapılanmalar, meşruiyet hassasiyetleri, kitlesel katılımlar, yaratıcı eylemlilikler yeniden ve yeniden üretilmeli, büyütülmeli, geniş ittifaklar halinde üretici bir siyaset ile zenginleştirilmelidir.” [20]
“Yapılması gereken, saldırıya teslim olmak, sinmek değil, Gezi direnişi derslerinden de yararlanan, rasyonel, tutarlı barışçıl ama gerektiğinde meşru savunma yollarını da kullanmakta geri durmayan bir mücadele hattı oluşturmak, bunun hedeflerini programını belirlemek ve en geniş anti faşist cephede omuz omuza vermektir.” [21]
Yukarıda da değindiğimiz gibi dünya komünist hareketinin II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında geliştirdiği “birleşik cephe” stratejilerinin, o dönemde dahi somut ihtiyaçlara ne kadar cevap vermiş olduğu tartışmalı bir konudur. Nitekim bu politikanın Komintern tarafından geç benimsenmesinin ve sınıfa karşı sınıf çizgisinde direten Alman komünistlerinin “sekterliğinin” nelere mâl olduğu konusunda, olmazsa olmaz Stalin taşlamalarını da içeren epey geniş bir eleştirel literatür vardır. Tersinden, tam da bu cephe politikası nedeniyle komünistlerin geçici uzlaşmalar yoluyla egemen sınıfın farklı kesimleri içerisinden müttefik devşirme peşinde koştukları ve devrimci hedeflerinden uzaklaştıkları da savunulabilir.
Kesin olan şudur ki tekil bazı pratikleri “teori” seviyesine taşıma biçimindeki kötü alışkanlık, dünya komünist hareketi üzerinde ciddi ve uzun dönem adeta kalıtsal hale gelen bazı olumsuzluklar doğurmuştur. Oysa, Yalçın Küçük’ün geçmiş sosyalist kuruluş pratiklerine ilişkin olarak işaret ettiği gibi:
“Pratik, teori değildir. Teori, tek tek pratikten çok ötedir. Teorinin geçerli sayılabilmesi için kendisine tıpatıp uyan bir tek pratik bile gerekli değildir.
Sosyalizmin zengin dünya pratiğinde, zaman zaman son derece gerekli, politik açıdan vazgeçilmez, tarihsel açıdan inkâr edilemez pratikler olmuştur. Bunlar sosyalizm tarihinin zenginlikleridir. Ancak sosyalistler için, ilk sosyalist iktidarı savunmak ve yaşatmanın en temel görev olduğu zamanlarda bu tekil pratiklerin bazıları “teori” sayılmıştır. Bu da, tekil pratiklerin “teori” sayılması da, inkâr edilemez, değeri küçümsenemez, bir tarihsel zorunluluktur. Bunda kuşku yok. Fakat bu pratiğin, tekil pratiklerin bazılarını “teori” katına yükseltme pratiğinin, sosyalist teori üzerinde yoksullaştırıcı bir etki yaptığında da kuşku yoktur.” [22]
Sovyetler Birliği’ndeki ilk sosyalist deneyimi korumak ve yaşatma görevinin her şeyin önünde olduğu bir tarihsel dönemin özgünlüğü içinde ne kadar anlaşılabilir bulunursa bulunsun, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında geliştirilen birleşik cephe pratiklerinin “teori” katına yükseltilmesi alışkanlığı haddinden uzun ömürlü olmuş ve özellikle Batı Avrupa komünist partilerinde sağa kayışın, parlamentarizmin, avro-komünizmin ve “Tarihsel Uzlaşma” politikalarının taşlarını döşemiştir.
Dolayısıyla bugün ülkemizde de mevcut rejimin faşist olarak nitelenmesine ve buradan hareketle geliştirilen “en geniş cepheyi örme” çağrılarına karşı uyanık olmaya vurgu yapılması ne siyasetsizlik ne de paranoya sayılmalıdır. Zira bilindiği üzere çağrıda bulunanın meşrebine göre bu “en geniş” cephelerin ebadı; düzen karşıtı güçler ile CHP ve HDP arasında “mutlaka kurulması gereken” güç birliklerinden başlatılarak İyi Parti, Saadet Partisi, Davutoğlu-Babacan partileri gibi gerici faşist oluşumlara ve daha kim bilir aklımıza getirmek dahi istemediğimiz nerelere dek uzatılmaktadır. Çok sayıda değerli kadrosunu faşist teröre kurban vermiş, Türkiye’nin en değerli anti-faşist devrimci geleneklerinden birinin önde gelen bir temsilcisinin, yakın geçmişte seçim iş birliği uğruna Millet İttifakının sözde iyi-özde faşist partisini ziyaret etmesi ve faşistlerle aynı kadraja girmesi ne yazık ki sosyalistler açısından utanç verici bir tablo olarak hafızalara kazınmıştır.
ALATURKA BONAPARTİZM Mİ?
Bonapartizm konusuna gelince bizce mesele daha da tartışmalı bir hal almaktadır.
Fransa’da Louis Philippe’in tahttan indirilip meşruti monarşinin yıkılması ve yerine burjuva parlamenter bir cumhuriyet kurulmasıyla sonuçlanan 1848 devriminin ardından yaşanan sınıf mücadeleleri sonrasında, 2 Aralık 1851’deki hükümet darbesiyle III. Napoleon unvanını takınan I. Napoleon’un yeğeni Louis Bonaparte’ın kurduğu siyasi rejimin özelliklerinin günümüzde AKP tarafından inşa edilen rejimde hayat bulmuş olduğu, ülkemizde bölünmüş partilerin, iç sürtüşmelerin bir kişiye bütün iktidar kalelerini ele geçirme olanağı verdiği düşüncesinin ilerici aydınlarımız arasında giderek daha yaygın biçimde ileri sürülmekte olduğu görülmektedir. [23]
Başta Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i olmak üzere, Marx ve Engels’in yapıtlarında Bonapartizm, devletin yürütme gücünün, tek bireyin egemenliği altında, devletin diğer kesimleri ve tüm toplum üzerinde diktatörce bir güç elde ettiği bir rejime işaret eder. Ancak Marx ve Engels’e göre Bonapartizm, kapitalist toplumdaki yönetici sınıfın kendi iktidarını artık anayasal ve parlamenter yollarla sürdüremediği; buna karşılık işçi sınıfının da kendi hegemonyasını kuramadığı bir durumun ürünü olarak ortaya çıkar.
Marx, bu dönemde devletin kendisini tamamen “bağımsızlaştırmış” göründüğünü ifade eder. [24] Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde Engels de: “Bu arada, istisnai olarak, savaşan sınıfların birbirlerini dengeledikleri, devlet gücünün göstermelik bir uzlaştırıcı olarak her iki sınıfla ilişkisinde de bağımsızlığını koruduğu dönemler de olmuştur. Örneğin 17. ve 18. Yüzyılın mutlak monarşisi, aristokrasiyi ve burjuvaziyi birbirlerine karşı dengelemiştir; örneğin Fransa’da Birinci ve özellikle de İkinci İmparatorluk’un Bonapartizmi proletaryayı burjuvaziye ve burjuvaziyi de proletaryaya karşı koz olarak kullanmıştır.” [25] diye yazar. Büyük Ekim Devrimi’nin arifesinde kaleme aldığı Devlet ve Devrim’de Lenin’in de: “… küçük burjuva demokratlarının liderliği sayesinde sovyetlerin artık güçsüz olduğu ve burjuvazinin onları dağıtmak için henüz yeterince güçlü olmadığı bir anda, devrimci proletaryayı kovuşturmaya geçişten sonra cumhuriyetçi Rusya’da Kerenski’nin hükümeti böyleydi.” diyerek Kerenski hükümetinin belirli bir konjonktürde almış olduğu biçimi Bonapartizm olarak nitelediği bilinir. [26]
Ancak Marx ve Engels’in Bonapartist devleti geçici de olsa sınıflardan bağımsız bir devlet biçimi olarak gördükleri yorumuna katılmak bizce mümkün değildir. Bu yorum “belli bazı konjonktürlerde” veya “geçici olarak” şeklinde bazı ihtirazı kayıtlarla da olsa devleti bir araç olarak sınıflar arasında tarafsız görmeye götürür ki Bob Jessop’ın da dikkat çektiği üzere bu durumda “hâkim sınıfın devlet üzerinde direk kontrolü olmamasına rağmen, devletin nasıl olup da hâlâ sınıf hakimiyetinin bir aracı olarak kaldığı” açıklanamaz hale gelir. [27] Nitekim Marx 18 Brumaire’de devamla, devlet iktidarının havada asılı durmadığını, Bonaparte’ın iktidarını konsolide etmek için Fransız toplumunun en kalabalık sınıfının, küçük tarla sahibi köylülerin temsilciliğini üstlenmeye çalıştığını [28] ama “yürütme gücünün kendisini bağımsızlaştırmış iktidarı olarak görevinin “burjuva düzenini” korumak olduğunu hissettiğini” [29] de yazar. Dolayısıyla Bonapartist devletin temel işlevi, işçi sınıfından gelen basıncın ve egemen sınıf içerisindeki bölünmüşlüğün yarattığı siyasi istikrarsızlık ortamında burjuva toplumunun bekasını ve kapitalizmin hızlı gelişimini güvence altına almaktır.
Keza Alman faşizmi üzerine çözümlemelerinde Trotskiy de Bonapartizmin sermaye düzeninin bekasını tehdit eden bir iç savaş tehdidinin yarattığı ihtiyacın ürünü olduğunu vurgular:
“Alman siyasi fizyonomisinin ana çizgisi, faşizmin orta sınıfları işçilere karşı seferber etmesi gerçeğinden doğmaktadır. İki güçlü kamp, uzlaşmaz bir çatışma içinde kilitlenmişlerdir. İki taraf da parlamenter yollardan kazanamayacaktır. İkisi de kendi aleyhine bir kararı gönüllü olarak kabul etmeyecektir. Toplumda böyle bir bölünme iç savaşın habercisidir. İç savaş tehdidi, hâkim sınıfta bir hakem ve komutan, bir Sezar ihtiyacı yaratır. Bonapartizmin işlevi de budur. … Barışçı dönemlerde, demokratik bir parlamento, çatışan çıkarları uzlaştırmanın en iyi aracı olarak görünür. Ama temel güçler 180 derece zıtlaşınca, Bonapartist diktatörlüğün yolu açılır.” [30]
Engels’in Bonapartizm’e dair yukarıda değindiğimiz sözlerindeki devlet gücünün her iki sınıfla ilişkisinde de bağımsızlığını “göstermelik bir uzlaştırıcı olarak” koruduğu şeklindeki vurgusu da dikkate alındığında, Bonapartizmin esasen antagonistik çıkarlara sahip iki toplumsal sınıf arasında yenişememe halinin ortaya çıkardığı bir “görünüşte bağımsızlık” olarak ele alındığı, devletin sınıfsal niteliğine zeval veren ve egemen sınıfın baskı ve yönetim aygıtı olma vasfını ortadan kaldıran bir husus olarak görülmediği açık olmalı.
Türkiye’de işçi sınıfının siyasal hareketinin sermaye düzeninin bekasını tehdit edecek güçte olmadığı günümüz koşullarında, AKP rejiminin Bonapartist bir hakem olarak zuhur ettiğinin ileri sürülmesine neden olanın hangi iki antagonistik sınıf arasındaki çatışmadaki yenişememe durumu olduğu sorusu izaha muhtaç hale gelmektedir. Güneş Gümüş’ün belirttiği gibi:
“Türkiye’nin bugünü için Bonapartizm değerlendirmesi yapanlar da bu durumun farkında olsalar gerek ki analizlerini burjuvazi ile proletarya arasındaki dengeye değil de egemen sınıf içi çatışma nedeniyle kırılganlaşan devletin korunması için başkanlık sistemine yol verilmesine bağlamaktalar. Bu çerçevede de Gramsci’nin Sezarizm üzerine değerlendirmelerine başvuruyorlar.” [31]
Dolayısıyla Bonapartizm kavramının Marksist yazındaki klasikleşmiş karşılığının ötesinde yeni bir içerikle donatılması biçiminde bir çaba ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılmaktadır. Örneğin Foti Benlisoy, AKP Bonapartizmi tezini bugün hâkim sınıfı “normal” parlamenter yollarla yönetemez hale getirenin ve toplumun ancak yürütmenin “aşırı” özerkleşmesi-güçlenmesi formülüyle bir arada tutulabilmesine yol açanın, egemen sınıf içi bölünmeler ve sermaye sınıfının hegemonik kapasitesinin zayıflığı olduğu saptaması üzerine bina etmektedir. [32]
Sınıf mücadelesi denilince salt işçi sınıfı ile burjuvazi gibi antagonistik sınıflar arasındaki mücadelelerin anlaşılması kuşkusuz indirgemeci bir yaklaşımdır. Uzlaşmaz çıkarlara sahip sınıflar arasındaki mücadelelerin yanı sıra, söz gelimi burjuvazinin tarihsel oluşum süreci içinde ortaya çıkan farklı kesimlerinin birbirlerine karşı giriştikleri sınıf içi mücadeleler de geniş anlamda sınıf mücadeleleri içinde değerlendirilmelidir. [33] Dolayısıyla ülkemizde burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki iç mücadelelerin ve bu bağlamda “geleneksel sermaye” ile “AKP sermayesi” olarak adlandırılan kesimler arasındaki ayrım ve çelişkileri dikkate almanın “analitik bir değeri dahi olmadığı” görüşünde değiliz.
Bununla birlikte, egemen sınıf içi bölünmeler ve sermaye sınıfının farklı kesimleri arasındaki iç mücadeleler nedeniyle parlamenter sistemin zayıflatılıp yürütmenin güçlendirilmesinin Tayyip Erdoğan’ı “mutlak hakem” konumundaki bir alaturka Bonaparte haline getirdiği iddiası somut gerçeklikle örtüşmemektedir. Bir an için Bonapartizm kavramına Marx ve Engels’in eserlerindeki anlamının ötesinde, salt uzlaşmaz çıkarlara sahip sınıflar arasındaki mücadeleler bakımından değil, egemen sınıf içindeki farklı kesimler arasındaki mücadeleler için de başvurulabileceğini varsaysak dahi bizce durum değişmemektedir.
Bonapartizm eğer iddia edildiği gibi, egemen sınıf içindeki bölünme nedeniyle ortaya çıkan hegemonya krizini aşmak üzere “yürütmenin aşırı özerkleşmesi veya güçlenmesi” durumlarında da başvurulabilecek bir kavram ise; günümüzde AKP’nin ve reisinin egemen sınıf içindeki bölünmenin taraflarından ayrı, bu taraflar arasında hakem rolü oynamaya soyunmuş ve kendisini bunlardan özerkleştirebilecek olan ayrı bir güç olduğu mu ima edilmektedir? AKP egemen sınıf içindeki mevcut bölünmenin taraflarından birinin temsilcisi değil midir? Eğer öyleyse, AKP’nin elinde bulundurduğu yürütme aygıtını egemen sınıf içerisinde mücadele halinde olduğu diğer kesimler karşısında “aşırı özerk veya güçlü” kılmış olması, bu kesimler üzerinde hegemonyasını tesis etmiş olduğu ve dolayısıyla da egemen sınıf içindeki hegemonya krizinin taraflardan biri lehine çözülmüş olduğu anlamına gelmeyecek midir?
Sonuç olarak AKP tarafından inşa edilmekte olan siyasi rejimi Bonapartizm olarak izah etmenin de isabeti oldukça tartışmalı olduğu gibi, bu tespit üzerinden geliştirilebilecek olası siyasi stratejiler üzerinde de düşünülmelidir. Zira buradan da tıpkı “en geniş anti-faşist cephenin örülmesi” çağrılarında olduğu gibi egemen sınıf içerisindeki, alaturka Bonaparte’ın hakemliğinden, buyruklarından ve AKP’nin yürütme aygıtını “aşırı özerk veya güçlü” kılmış olmasından rahatsızlık duyan kesimler ile ittifakı temel alan sınıf uzlaşmacısı yaklaşımlar türetilmesi pekâlâ mümkündür.
SONUÇ YERİNE: KAPİTALİZMİN YENİ NORMALİ
Mustafa Sönmez’in de belirttiği gibi günümüzde “AKP rejiminin siyaseten otoriter, “tek adam RTE” diktatoryasına dayanan, ideolojik olarak Sünni-İslam hayat tarzını referans alıp onu dayatan, toplumdaki farklı inanç, kültür, cins, etnik kimliklere tahammül gösteremeyen; ekonomik olarak da emek-karşıtı, piyasacı, neoliberal, bölgesel emperyalist özentisi karakteri yeterince ortaya çıkmış durumda” [34] olduğu tartışmasızdır. Ancak günümüzde ne kadar baskıcı ve anti-demokratik boyutlar kazanmış olursa olsun AKP tarafından tesis edilmekte olan rejimin, başta da değindiğimiz gibi, sermaye düzeninin “olağan akışından bir sapma”, faşizm veya Bonapartizm türünden “olağanüstü bir rejimin inşası” ya da “sui generis” bir rejim olarak nitelenmesi bizce doğru değildir.
Olağan ve olağanüstü devlet biçimleri arasındaki farkları ve konuya dair teorik tartışmaları hakkıyla ele almak şüphesiz bu yazının konusunu da sınırlarını da fazlasıyla aşar. [35] Ancak parlamentonun işlevsizleştirilmesi ve yürütmenin güçlendirilmesi olgularına rastlanmasının otomatik olarak “olağanüstülük” tespitine varmak için yeterli olmadığına dikkat çekilmelidir. Ayrıca yeni rejimin alamet-i farikası olan başkanlık sisteminin ya da daha doğru bir ifadeyle yürütmenin güçlendirilmesinin esasen salt AKP’nin değil, genel olarak sermaye sınıfının bir tercihi olduğunun ve bunun yalnızca Türkiye’ye özgü bir arayış/çözüm olmadığının da altı kalınca çizilmelidir. [36] Kaldı ki, Jessop’un belirttiği üzere parlamentarizmin her koşulda sermaye düzeninin mütemmim cüzü ve en işlevli aracı olarak görülmesi de doğru değildir:
“Parlamentarizm, yalnızca belirli durumlarda hâkim politik ilke olarak yeterlidir ve diğer durumlarda, sermaye birikimi ile uyumsuzdur.
…
Parlamentarizm, sermaye adına işlev görme becerilerini kısıtlayan çeşitli politik krizlere yatkındır ve hatta normal durumlarda bile, bir dizi işlevsizlik sonucu ortaya çıkabilir. Dolayısıyla parlamentarizmin temsildeki hakimiyeti, parlamentodaki partiler ve ülkedeki destekçileri arasındaki bir bölünme ile ortaya çıkan bir temsiliyet krizi yoluyla ya da kendilerini radikal dönüşüme ve ideolojik hakimiyete adamış önemli oranda politik güçlerin parlamentoya girmesi yoluyla bozulabilir ya da felç olabilir.” [37]
Keza Sakellaropoulos’un dikkat çektiği bir diğer kritik nokta da şudur; parlamenter demokrasinin kapitalizme içkin olduğu ve ona eşlik ettiği yönündeki yaygın inancın tersine, kapitalizmde parlamenter demokrasinin eşlik ettiği kitlesel siyasi temsil kurumları esasen ezilen sınıfların mücadeleleri yoluyla egemen sınıflara dayatılır. Burjuvazi bir bütün olarak siyasi temsiliyetini zaten devlet aracılığıyla elde etmiştir. Politik temsiliyetin parlamenter kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilmesi ancak alt sınıfların tepkilerinin yarattığı basınçlardan kaynaklandığı ölçüde söz konusu olmaktadır. Bu mücadelelerin gerilediği ve işçi sınıfı başta olmak üzere alt sınıfların baskılarının azaldığı günümüz koşullarında temsil ilişkileri ile kapitalizm arasındaki kopukluk daha da belirgin hale gelmekte, burjuvazi temsili kurumlar tarafından değil, doğrudan doğruya devlet mekanizmaları tarafından temsil edilmeyi tercih etmektedir. Sakellaropoulos’a göre bunlar, parlamenter temsil ilişkilerinin kapitalist üretim tarzının yapısal bir unsuru olmadığını, daha çok sınıf mücadelesinin bir sonucu olduğunu bir kez daha gösteren gelişmelerdir. [38]
Sonuç olarak ülkemizde salt rejimin baskıcı ve anti-demokratik uygulamalarını geriletmek, parlamentonun işlevsizleştirilmesine ve otoriter-despotik yürütmenin güçlendirilmesine karşı durmak için verilecek bir mücadele için dahi öncelikle ve ertelenemez biçimde yerine getirilmesi gereken görev, terazinin kefesinde işçi sınıfının ağırlığının arttırılmasıdır. Buna ikna olunması için ille tarihsel bir gönderme yapılması gerekliyse, Marx’ın şu sözlerini hatırlatmamızda yarar var:
“Fransa’da, küçük-burjuvazi, normal olarak sanayi burjuvazisinin yapması gereken şeyi yapıyor; işçi, normal olarak küçük-burjuvanın görevi olması gereken şeyi yapıyor; ama işçinin görevi, onu kim yapıyor? Hiç kimse. Fransa’da bu yapılmıyor, Fransa’da, bunun sadece sözü edilir.” [39]
NOTLAR
[1] Özgen, M., 2015. AKP Faşizmi, anti-faşist cephe, HDP, BHH ve CHP. https://www.politez1.com/detail/mehmet-ozgen/4949/akp-fasizmi-ant-fasist-cephe-hdp-bhh-ve-chp#.YHNB8axxfIU [Erişim: 10.04.2021].
[2] İnsel, A., 2017. Mevcut Rejim, İktidar veya Devlet Faşist midir? https://birikimdergisi.com/haftalik/8486/mevcut-rejim-iktidar-veya-devlet-fasist-midir [Erişim: 10.04.2021].
[3] Yıldırım, D., 2017. Saray Rejimi. Tekin Yayınevi.
[4] Yaşar, A., 2017. Bonapartizm mi faşizm mi? https://teoriveeylem.net/tr/2017/08/bonapartizm-mi-fasizm-mi/ [Erişim: 10.04.2021].
[5] Doğan, A.E., 2019. Erdoğan’ın olağanüstü devletine ad koymak-1. https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/08/18/erdoganin-olaganustu-devletine-ad-koymak-1 [Erişim: 10.04.2021].
[6] Benlisoy, F., 2017. Anayasa ve Türkiye’nin Bonapartist uğrağı. https://baslangicdergi.org/anayasa-ve-turkiyenin-bonapartist-ugragi/ [Erişim: 10.04.2021].
[7] Gündeş, K., 2016. 15 Temmuz’u anlamak / Yeni rejim olarak neo-Bonapartizm. https://www.gazetenisan.net/2016/08/15-temmuzu-anlamak-yeni-rejim-olarak-neo-bonapartizm/ [Erişim: 10.04.2021].
[8] Orkunoğlu, Y., 2019. Faşizan Bonapartizm mi? https://sendika.org/2019/04/fasizan-bonapartizm-mi-545296/ [Erişim: 10.04.2021].
[9] Yazıcıoğlu, Y., 2015. https://www.amerikaninsesi.com/a/erdogan-a-islami-bonapart-benzetmesi/3031141.html [Erişim: 10.04.2021].
[10] Gümüş, G., 2017. Bonapartizm mi? https://www.sosyalistgundem.com/bonapartizm-mi-gunes-gumus-2/ [Erişim: 10.04.2021].
[11] Üstün, M., 2019. Sezarizm-Bonapartizm-Faşizm ve AKP üzerine, https://www.politikyol.com/mahmut-ustun-yazdi-sezarizm-bonapartizm-fasizm-ve-akp-uzerine/ [Erişim: 10.04.2021].
[12] Yıldızoğlu, E., 2020. Yeni Faşizm, Cumhuriyet Kitapları, 2. Baskı, İstanbul.
[13] Orkunoğlu, Y., 2019. Faşizan Bonapartizm mi? https://sendika.org/2019/04/fasizan-bonapartizm-mi-545296/ [Erişim: 10.04.2021].
[14] Üstün, agy.
[15] Üstün, 2019. Sezarizm-Bonapartizm-Faşizm ve AKP üzerine-2, https://www.politikyol.com/mahmut-ustun-yazdi-sezarizm-bonapartizm-fasizm-ve-akp-2/ [Erişim: 10.04.2021].
[16] Uygur, C., 1987. Faşizm ve Devlet Üzerine. Gelenek S.11.
[17] Yıldırım, K., 2020. Faşist Devletin Sınıfsal Karakteri ve İşçi Sınıfının Durumu. https://www.siyasaliktisat.com/post/fasizmin-sinifsal-karakteri-yildirim [Erişim: 10.04.2021].
[18] Uygur, agy.
[19] İnsel, agy.
[20] Sönmez, M., 2015. Ak Faşizmin İnşaat İskelesi. Nota Bene Yayınları, s.40.
[21] Sönmez, s.222.
[22] Küçük, Y., 1987. Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Kuruluşu 1925-1940. Haziran Yayınevi, s.32.
[23] Kanadoğlu, K., 2021. Parlamenter Sistem Niçin ve Nasıl?. Yeni Ülke, S.2., s.37.
[24] Marx, K., 2018. Fransız Üçlemesi. Çev. Erkin Özalp. Yordam yayınları, İkinci Bası, s.236.
[25] Engels, F., 2018. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. Çev. Mustafa Tüzel. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.193.
[26] Lenin, V.İ., 1996. Seçme Eserler, C.7. İnter Yayınları: s.25.
[27] Jessop, B., 2008. Devlet Teorisi – Kapitalist Devleti Yerine Oturtmak. Çev. Ahmet Özcan. Epos Yayınları, s.46.
[28] Marx, s.237.
[29] Marx, s.243.
[30] Troçki, L., 1998. Faşizme Karşı Mücadele. Çev.: Orhan Koçak – Orhan Diber. Yazın Yayıncılık: İstanbul, s.298.
[31] Gümüş, G., 2017. Bonapartizm mi? https://www.sosyalistgundem.com/bonapartizm-mi-gunes-gumus-2/ [Erişim: 10.04.2021].
[32] Benlisoy, F., 2017. Anayasa ve Türkiye’nin Bonapartist uğrağı. https://baslangicdergi.org/anayasa-ve-turkiyenin-bonapartist-ugragi/ [Erişim: 10.04.2021].
[33] Savran, S., 2010. Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri. C.1 1908-1980, Yordam Kitap, ss.18-20.
[34] Sönmez, s.14.
[35] Bu konudaki tartışmalar için bkz. Miliband, R. – Poulantzas, N. – Laclau, E., 1990. Kapitalist Devlet Sorunu. Çev. Yasemin Berkman, 2. Baskı, İletişim Yayınları; Yurtsever, H., 2006. Tarihten Güncelliğe Sınıf Savaşları ve Devlet. Yordam Kitap.
[36] Durna, B.H., 2021.Manzara-i Umumiye. Yeni Ülke, S.2., s.7.
[37] Jessop, ss. 169-171.
[38] Sakellaropoulos, S., 2020. Rereading The 18th Brumaire of Louis Bonaparte: The Phenomenon of Bonapartism as a Capitalist State Without Popular Representation. New Proposals: Journal of Marxism and Interdisciplinary Inquiry, C. 11, No. 1 (Yaz 2020), ss. 34-47.
[39] Marx, K. 1976. Fransa’da Sınıf Savaşımları 1848-1850. Çev. Sevim Belli. Sol Yayınları, s.134.

