Reformun gölgesinde: Sanders ve Corbyn–Sultana Hareketlerinin sınırları – III

Gündem Sayı 31 (Eylül-Ekim 2025)

Sarp Kızılkaya

Bernie Sanders ile Jeremy Corbyn ve Zarah Sultana’nın öncülüğünde gelişen yeni hareket ve parti, farklı siyasal bağlamlarda ortaya çıkmış olsalar da birçok ortak yönü paylaşmaktadır. Her iki deneyim de 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde sol siyasetin yeniden ivme kazanma arayışının işaretlerini kısıtlarını sunmaktadır. Ancak aralarındaki farklar, ABD ile Birleşik Krallık’ın siyasal kurumlarının niteliği ve tarihsel geleneklerinden kaynaklanmaktadır.

Ortak Noktalar: Oligarşi ve Halkın Seferberliği

Her iki hareketin merkezinde, “oligarşi karşıtı söylem” bulunur. Sanders, mitinglerinde Trump’ın kişisel tehlikesine odaklanmakla yetinmez; onun temsil ettiği milyarderler düzenini doğrudan hedef alır. Tekrar edelim,  Guardian’a verdiği röportajda (4 Haziran 2025), “Trump tehlikelidir demek yeterli değil; Demokratlar cesur bir ekonomik program ortaya koymalı” diyerek bu tavrı netleştirmiştir. Corbyn ve Sultana ise İngiltere’de servet ve iktidarın dar bir elitin elinde toplanmasını “halkın iradesine karşı bir tahakküm” olarak tanımlamış, özellikle kamu mülkiyeti ve sosyal konut politikalarıyla bu tahakküme karşı koymayı amaçlamışlardır (Financial Times, 24 Temmuz 2025).

Her iki hareketin bir diğer ortak noktası, kitle mobilizasyonunu merkezine almasıdır. Sanders’ın “Fighting Oligarchy Tour”u, on binlerce kişiyi bir araya getirmiş, Denver ve Los Angeles gibi şehirlerde Demokrat Parti’nin resmî etkinliklerinden çok daha büyük kalabalıklar toplamıştır (AP News, 22 Mart 2025). Benzer şekilde, Corbyn ve Sultana’nın yeni partisi, lansmandan sonraki 24 saat içinde 250 bin, bir hafta içinde 600 bin kayıt topladığını duyurarak İngiltere siyasetinde nadir görülen bir mobilizasyon örneği sergilemiştir (El País, 24 Temmuz 2025; The Times, 2 Ağustos 2025).

İki hareket de, siyasal söylemlerini yalnızca retorik düzeyde bırakmayıp örgütlenme stratejileriyle desteklemiştir. Sanders, Our Revolution ve Run for Something gibi yapılarla gençleri adaylığa teşvik ederken, Corbyn ve Sultana Peace and Justice Project aracılığıyla dijital kayıt sistemlerini devreye sokmuş, kısa sürede yüz binlerce kişiyi harekete geçirmiştir (Financial Times, 24 Temmuz 2025; Washington Post, 31 Mayıs 2025).

Farklılıklar: Hareket mi Parti mi?

Bununla birlikte iki deneyim arasında önemli farklar bulunmaktadır. En kritik fark, kurumsallaşma stratejisi üzerinedir. Sanders, NBC’ye verdiği demeçte (27 Nisan 2025) üçüncü bir parti kurma niyetinde olmadığını açıkça belirtmiştir. Onun stratejisi, Demokrat Parti içinde ve çevresinde baskı oluşturan bir taban hareketi yaratmak, gençleri ve işçileri siyasete dâhil ederek partiyi sola zorlamaktır. Buna karşılık Corbyn ve Sultana, doğrudan yeni bir parti kurarak kurumsal bir alternatif inşa etmeye yönelmiştir. Bu tercih, iki ülkenin siyasal yapılarındaki farklılıkla da ilgilidir: ABD’nin iki partili sistemi, üçüncü bir partinin başarı şansını neredeyse imkânsız hale getirirken, Birleşik Krallık’ta ise teorik olarak yeni partilerin kurulmasına alan vardır. (The Guardian, 1 Ağustos 2025).

İkinci fark, liderlik tarzı ile ilgilidir. Sanders hareketi, güçlü bir kişisel karizmanın ötesinde AOC gibi genç liderlerle birlikte kolektif bir görünüm sunmakla birlikte, hareketin liderliğinde belirgin bir “ağabey figürü” olarak Sanders’ın ağırlığı vardır. Corbyn ve Sultana’nın partisi ise kuruluş aşamasından itibaren eş-liderlik ve taban katılımı tartışmalarıyla şekillenmiştir (The Independent, 4 Temmuz 2025). Bu durum, partinin kimliğini daha kolektif bir çerçeveye oturtmayı hedeflese de, aynı zamanda iç gerilimlere yol açmaktadır.

Üçüncü fark, politik öncelikler düzeyindedir. Sanders’ın programı, evrensel sağlık hizmeti, sendikal hakların güçlendirilmesi ve zenginlerden alınacak vergi gibi klasik sosyal demokrat taleplere odaklanır (Guardian, 4 Haziran 2025). Corbyn ve Sultana ise barınma krizi ve dış politikada savaş karşıtlığına daha fazla vurgu yapmaktadır. Özellikle Gazze’ye ilişkin tavırları, onları hem İşçi Partisi’nden hem de mevcut hükümetten ayrıştırmıştır (El País, 24 Temmuz 2025).

Teorik Çerçeve: Hegemonya ve Sol Popülizm

Bu iki hareketi karşılaştırırken, Ernesto Laclau’nun hegemonya ve popülizm kuramı yol gösterici olabilir. Her iki girişim de mevcut siyasal alanın krizinde farklı talepleri eklemlendirerek yeni bir “halk” inşasına yönelmektedir. Sanders’ın oligarşi söylemi, farklı toplumsal hoşnutsuzlukları (sağlık hakkı, eğitim borçları, sendikal haklar) bir araya getirerek “milyarderler” karşısında birleşik bir halk kimliği yaratmaya çalışmaktadır. Benzer biçimde, Corbyn ve Sultana’nın partisi de gençlerin, emekçilerin ve İşçi Partisi’nden kopan kesimlerin heterojen taleplerini “Starmer’ın merkezileşmiş çizgisi”ne karşı eklemleyerek bir karşıt blok üretmektedir. Laclaucu perspektiften bakıldığında, bu hareketlerin gücü, toplumsal taleplerin farklılığını ortadan kaldırmalarında değil, onları bir “biz” söylemi etrafında eklemlendirerek siyasal bir özne haline getirmelerindedir.

Nancy Fraser’in “ilerici neoliberalizm” eleştirisi de burada anlamlıdır. Fraser’a göre neoliberal dönemde eşitlik söylemleri kimlik siyasetine sıkıştırılmış, ekonomik eşitsizliklerin kökenine dokunulmamıştır. Sanders ve Corbyn-Sultana örnekleri, bu açığı kapatma iddiasıyla ortaya çıkmıştır: İkisi de ekonomik eşitsizlikle kimlik taleplerini birleştiren yeni bir sol tahayyül geliştirmeye çalışmaktadır (Fraser, 2019).

Thomas Piketty’nin servet yoğunlaşmasına dair bulguları da bu bağlamda önemlidir. Piketty’ye göre 21. yüzyılda en zengin %1’in servet kontrolü tarihsel zirveye ulaşmıştır. Sanders’ın “Milyarderler hükümeti satın aldı” söylemi (AP News, 22 Mart 2025) ve Corbyn-Sultana’nın servet vergisi çağrısı (Financial Times, 24 Temmuz 2025), bu verilerin politik dile tercüme edilmiş halidir.

Sonuç: Farklı Yollar, Ortak Arayış

Özetle Sanders ve Corbyn-Sultana hareketleri, farklı siyasal sistemlerde doğmuş olsalar da aynı tarihsel soruya yanıt arıyor: sol, neoliberal otoriterleşme karşısında nasıl yeniden güç kazanabilir? Sanders hareketi, Demokrat Parti içinde kalarak baskı kurmayı ve kitle mobilizasyonuyla statükoyu zorlamayı seçerken; Corbyn ve Sultana doğrudan yeni bir parti kurarak kurumsal bir kopuş arayışına yöneldi. Her iki yol da kendi içinde olanaklar kadar ciddi sınırlar da barındırmaktadır. Sanders’ın stratejisi taban mobilizasyonunu güçlendirirken, kurumsallaşma eksikliği kalıcı başarıyı sınırlayabilir. Corbyn-Sultana’nın stratejisi ise güçlü bir taban desteğiyle doğsa da, seçim sisteminin engelleri ve liderlik gerilimleri nedeniyle kırılgan bir yapıdadır. Her iki hareket için asıl belirleyici mesele, reformizmin gölgesinde kalıp kalmayacaklarıdır.

Ancak her iki deneyim de, oligarşi karşıtı söylemi yeniden gündemin merkezine taşımaları bakımından tarihsel bir önem taşır. Bu söylemin kalıcı bir programa dönüşüp dönüşmeyeceği, hem ABD’de hem de Birleşik Krallık’ta solun geleceğini belirleyebilecek bir etkiye sahiptir. 

Sanders ve Corbyn & Sultana’nın Marksist Eleştirisi

Bernie Sanders’ın ABD’deki hareketi ile Jeremy Corbyn ve Zarah Sultana’nın Birleşik Krallık’ta kurduğu yeni parti, günümüz kapitalizminin krizlerine karşı solun verdiği en güçlü yanıtlar arasında yer alıyor. Ancak Marksist bir perspektiften bakıldığında, bu girişimlerin taşıdığı tarihsel önem kadar, barındırdıkları yapısal sınırların da altını çizmek gerekir.

Reformculuğun Sınırları

Her iki hareket de kapitalist üretim tarzının köklü eleştirisinden ziyade, bu sistemin yeniden dağıtıcı işlevlerini güçlendirmeye odaklanmaktadır. Sanders’ın önerileri —zenginlere yüksek vergi, Medicare for All, sendikal hakların genişletilmesi— kapitalist mülkiyet ilişkilerini sorgulamak yerine onları daha eşitlikçi bir çerçevede yeniden üretmeyi hedefler (Guardian, 4 Haziran 2025). Corbyn ve Sultana da enerji, ulaşım gibi stratejik sektörlerin kamu mülkiyetine geçirilmesini ve geniş ölçekli sosyal konut projelerini savunurken, üretim araçlarının işçi sınıfının kolektif kontrolüne dayalı radikal bir toplumsallaşmayı öngörmemektedir (Financial Times, 24 Temmuz 2025).

Nicos Poulantzas’ın belirttiği gibi burjuva devleti, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretim mekanizmasıdır (Poulantzas, 1978). Bu nedenle reformcu müdahaleler devletin sınıfsal karakterini ortadan kaldırmaz; aksine onun meşruiyetini güçlendirir. Sanders’ın Demokrat Parti içinden reform arayışı veya Corbyn–Sultana’nın parlamenter yol üzerinden alternatif inşa etme çabası, bu açıdan devletin kapitalist niteliğini aşamamaktadır.

Popülizm ve Sınıfın İkincilleştirilmesi

Sanders’ın mitinglerinde öne çıkan “We are the 99%” sloganı, geniş bir halk kategorisini seferber etme potansiyeline sahiptir. Ancak bu söylem, sermaye–emek çelişkisini sınıfın belirleyici konumundan uzaklaştırarak “halk–oligarşi” karşıtlığına indirger. Bu, Ernesto Laclau’nun popülizm teorisinde olumlu bir stratejik zincirleme olarak değerlendirilebilir (Laclau, 2005), fakat Marksist açıdan sınıfın devrimci özne rolünü bulanıklaştırır. Corbyn ve Sultana’nın partisi de gençleri, işçileri ve farklı toplumsal hoşnutsuzlukları birleştirmeye çalışırken, işçi sınıfının üretim ilişkileri içindeki merkezi konumunu tali hale getirme riski taşır.

Rosa Luxemburg’un uyarısına kulak verildiğinde, reformların devrimci dönüşümün yerine konulması tehlikesi açıkça görülür. Luxemburg’a göre reformlar ancak devrimci mücadeleyi beslediği ölçüde anlamlıdır; aksi halde kapitalizmin ömrünü uzatmaktan başka bir sonuç doğurmaz (Luxemburg, 2004).

Devlet Aygıtı ve Hegemonya

Her iki hareket de mevcut hegemonik bloklara karşı alternatif üretmeye çalışır. Sanders, Trump’ın sağ-popülist hegemonyasına karşı geniş bir halk ittifakı kurmaya çabalarken, Corbyn–Sultana hareketi Starmer liderliğinde merkezileşen İşçi Partisi’ne karşı sol bir boşluğu doldurmaya yönelmiştir. Gramsci’nin hegemonya teorisi açısından bu girişimler, mevcut rızaya dayalı düzenlemelere karşı karşı-hegemonik bloklar yaratma denemeleridir (Gramsci, 1971). Ancak her iki deneyim de devletin sınıf karakterine dair net bir perspektiften yoksundur. ABD’de Demokrat Parti’nin tarihsel rolünü aşmak neredeyse imkânsızken, Birleşik Krallık’ta çoğunlukçu seçim sistemi yeni partilerin yükselişini ciddi biçimde sınırlandırmaktadır (Guardian, 1 Ağustos 2025).

Ulusal Çerçeveye Sıkışma

Marksist bir eleştirinin işaret etmesi gereken bir başka sınırlılık, bu hareketlerin enternasyonalist bir perspektiften yoksun oluşudur. Sanders’ın söylemi büyük ölçüde ABD içindeki eşitsizliklere odaklanır; küresel kapitalizmin emperyalist sömürü mekanizmalarına dair net bir strateji sunmaz. Corbyn–Sultana partisi savaş karşıtı bir çizgi geliştirse de, ağırlıklı olarak İngiltere merkezli yeniden dağıtım politikalarına yaslanmaktadır (El País, 24 Temmuz 2025). Lenin’in emperyalizm teorisi hatırlandığında, kapitalizmin günümüzdeki krizlerinin ulusal sınırlar içinde çözülemeyeceği açıktır (Lenin, 1996).

İdeolojik Belirsizlik

Sanders’ın radikal retoriği, klasik sosyal demokrat taleplerin ötesine geçmemektedir. Corbyn–Sultana partisinde ise eş-liderlik tartışmaları ve isim belirsizlikleri, ideolojik yönelimin netleşmesini engellemektedir (The Independent, 4 Temmuz 2025; Sky News, 7 Ağustos 2025). Lenin’in belirttiği gibi, programatik netlik ve örgütsel disiplin olmadan dönüşümü hedefleyen bir hareketin başarı şansı zayıftır (Lenin, 1902/1975). Bu açıdan bakıldığında, her iki hareket de güçlü kitle mobilizasyonuna rağmen ideolojik ve örgütsel belirsizlikler nedeniyle kırılgandır.

Reformist Sınırlar ve Devrimci İhtiyaç

Sanders ve Corbyn–Sultana hareketleri, halkın kapitalist oligarşiye karşı duyduğu öfkenin somut göstergeleridir. Ancak Marksist bir eleştiri, bu öfkenin devrimci bir sınıf siyasetine dönüşebilmesi için kapitalist mülkiyet ilişkilerini hedef alan, enternasyonalist bir stratejiyle birleşmesi gerektiğini vurgular. Aksi halde bu girişimler, kapitalizmin çelişkilerini hafifleten, ama onu ortadan kaldırmayan reformist dalgalar olarak tarihe geçebilir.

Tekrar edersek, Rosa Luxemburg’un ifadesiyle: “Reformlar devrimci mücadelenin yan ürünleridir; devrimci perspektif olmadan reformlar yozlaşır.” (Luxemburg, 2004). Sanders ve Corbyn–Sultana örnekleri, tam da bu ikilemi gözler önüne seriyor: tarihsel önemde mobilizasyonlar, ancak devrimci bir yönelimle kalıcı bir alternatif haline gelebilir.

SONUÇ

Sanders’ın ABD’de yürüttüğü hareket ile Corbyn ve Sultana’nın Birleşik Krallık’ta başlattığı yeni parti, çağımızda sol siyasetin yeniden güç kazanma arayışının en dikkat çekici örnekleri arasında yer almaktadır. Her iki girişim de neoliberalizmin yarattığı derin eşitsizliklere ve sağ-popülizmin yükselişine karşı güçlü bir karşı çıkışı temsil etmektedir. Mitinglerde on binlerce kişinin bir araya gelmesi, yüzbinlerce insanın bir haftada kayıt yaptırması, halkın mevcut düzene duyduğu hoşnutsuzluğun ve alternatif arayışının en somut göstergeleridir. Bu yönüyle, söz konusu hareketler solun yeniden gündeme gelmesine katkı sağlamış, siyasetin donmuş alanlarını hareketlendirmiştir.

Bununla birlikte, Marksist bir perspektif bu hareketlerin sınırlılıklarını da açığa çıkarmaktadır. Sanders’ın Demokrat Parti içinde kalmayı tercih etmesi, ABD’nin iki partili sisteminde yapısal bir çıkış imkânını sınırlandırmakta, hareketin reformcu bir baskı grubu düzeyinde kalmasına yol açmaktadır. Corbyn ve Sultana’nın yeni partisi daha radikal bir yönelim gibi görünse de, Birleşik Krallık’ın çoğunlukçu seçim sistemi benzer şekilde bu girişimi parlamenter sınırlar içine hapsetmektedir. Her iki örnekte de görüldüğü üzere, devrimci bir kopuştan ziyade kapitalist devlet aygıtı içinde reformcu bir yeniden dağıtım siyaseti öne çıkmaktadır.

Bu hareketler, geniş halk kesimlerini kapsayacak şekilde “oligarşi” karşıtlığını merkezlerine almışlardır. Ancak bu söylem, sınıf antagonizmasını bulanıklaştırma riski taşır. “Yüzde 99” ya da “servet vergisi” gibi temalar güçlü bir seferberlik dili sunsa da, sermaye–emek çelişkisini merkeze almadan sınıf mücadelesini popülist bir “halk–elit” karşıtlığına indirgeme eğilimi vardır. Bu durum, işçi sınıfının devrimci özne konumunu gölgeleyebilir.

Buna rağmen, Sanders ve Corbyn–Sultana hareketlerinin önemi küçümsenemez. Kitleleri seferber etme kapasiteleri, sosyal adalet ve eşitlik taleplerini yeniden meşrulaştırmaları, neoliberal hegemonyanın sorgulanmasına katkı sunmaktadır. Bu girişimler, Gramsci’nin ifadesiyle mevcut hegemonik blokların krizini görünür kılmakta ve yeni karşı-hegemonya imkânlarını işaret etmektedir. Ancak Rosa Luxemburg’un uyardığı gibi, reformlar devrimci perspektifin yan ürünü olmadığında kapitalizmin ömrünü uzatmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Dolayısıyla bu hareketlerin devrimci potansiyeli, ancak reformların ötesine geçerek üretim araçlarının mülkiyetine ve kapitalist devlet aygıtının sınıf karakterine doğrudan meydan okudukları ölçüde açığa çıkacaktır.

Sonuç olarak, Sanders hareketi de, Corbyn ve Sultana’nın yeni partisi de, solun günümüzde yeniden görünür olmasına katkı sağlayan önemli deneyimlerdir. Ancak bu deneyimler, kendi başlarına bir sosyalist dönüşümün garantisi değildir. Kapitalizmin güncel krizleri, reformlarla çözülebilecek sınırların ötesindedir. Bugün asıl ihtiyaç, bu hareketlerin yarattığı enerjiyi işçi sınıfının devrimci örgütlenmesine ve enternasyonalist bir stratejiye yönlendirmektir. Aksi halde bu dalgalar, güçlü bir yankı uyandırmış ama kalıcı bir alternatif yaratamamış reformist girişimler olarak tarihe karışabilir.

Related Posts