Ozan Turgut: Deprem söz konusuysa her an geç kalınmış demektir

Dergi Gündem Sayı 18 (Ağustos 2022)

17 Ağustos depreminin üzerinden 23 yıl geçti. Unutulunca olmayacağına inanılan, tuhaf bir durum yaşanıyor depremle ilgili. Ülkedeki sorumlu
ve yetkililer örneklerini fazlaca gördüğümüz üzere “nasıl olsa geçiştirir” havasındalar. Ülkesine ve halkına sorumlu hissedenlerse bir şeyler yapmaya, depremi unutturmamaya ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlamaya çalışıyor.

Bu bağlamda Derin Uğultu belgeselinin yönetmeni Ozan Turgut ile söyleştik…

Derin Uğultu belgeselini Türkiye’nin deprem gerçeğine dikkat çekmek için hazırladınız. İnsanların unutarak, sanki olmasını önleyeceğine inandıkları bir olay. Siyasiler de yurttaşlar gibi yaparak doğal afetleri önleyebileceklerini  sanıyorlar.  Oysaki yer bilimciler özellikle Marmara bölgesine büyük bir depremin yaklaştığını söylüyor.

Film sürecinden bahsedebilir misiniz, nasıl gelişti, nereden doğdu?

Film süreci uzun bir süreç, bir gecede aklınıza gelmiyor. Özellikle de belgesel film, uzun bir hazırlık dönemi geçiriyor. Öncelikle yaşamış olduğunuz ve tanığı olduğunuz olaylar sizi tabi ki daha çok etkiliyor. Genç yaşlarda 1992 Erzincan Depremini yaşadık. Ardından 1995 Dinar Depremi, Adana Depremi 1998, 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi, hemen 3 ay sonrasında Düzce Depremi, 2011 Erciş ve Van Depremleri… İran’ın Hoy kentinde 2020’de deprem oldu, Van’ın Özpınar köyünde 8 kişi öldü. Köye gittim, belgeselde de görüntüleri var, köy yerle bir. Biz gittiğimizde depremin üzerinden 3-4 ay geçmişti, insanlar kendi imkanları ile kalıcı konut yapmaya çalışıyor. Maalesef ki yine başına yıkılan ev gibi, çünkü imkanları ona yetiyor. En tazesi 2021 Sisam Adasında olan 4,7 büyüklüğündeki depremde, İzmir’de 12 bina çöktü, kilometrelerce ötede hepimiz canlı canlı izledik. Yani esasında bu kadar sık aralıklarla olan bir olayı biz nasıl bu kadar çabuk unutuyoruz hala şaşırıyorum. Hadi biz unutuyoruz ama ya unutmaması gereken kurumlar, kuruluşlar, yerel yönetimler, üniversiteler, hükümetler, devlet nasıl unutma yolunu seçiyor bunu anlamıyorum. İşte bu duygular ve bu kafamın içindeki “derin uğultu”lar rahat bırakmadı. Rahat bırakmadı çünkü birçok depremin haber ya da belgesel olarak içinde çalıştım, çekimlerini yaptım, acıları dinledim. Dinlemenin veya tekrar tekrar şiddetin üretildiği bir film yapmak istemedim. Bu belgesellerden yüzlerce yapıldı. Her deprem sonrası ben biraz daha sorun ve çözümü konuşmak istedim, duymak isteyen kulaklar ve görmek isteyen gözler için. Film sürecinin başında, Jeoloji Mühendisleri Odası 17 Ağustosun 21. yılında farkındalık yaratmak için kısa bir film yapar mısın önerisi ile geldiler. Ben de senaryolarını yazarak kurmaca 3 kısa film hazırladım. Erdal Özyağcılar, Haluk Levent, Ayçe Abana, Sedef Kabaş, Bilge Işık veMetin Uca’nın rol aldığı, katkı sunduğu bu filmlerde ana tema 21 yıldır hiçbir şey yapılmadığı idi. Bu filmler o dönem ekranı olan tüm toplu taşıma araçlarında ve dijital platformlarda gösterildi. Buradan gelen olumlu tepkilerden, Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, farkındalık için ne yapabiliriz sorusunu güçlü bir şekilde sormaya başlayınca, önce Oda Başkanı Sami TEYMURTAŞ ve Murat YILMAZ’a yapmak istediğim belgeseli anlattım. Bunun üzerine oda yönetimi ve TMMOB JMO Genel Merkez Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin ALAN’nın da bulunduğu geniş katılımlı bir toplantı daha yapılarak filmi ana hatları ile konuştuk. Proje böylelikle hayata geçmeye başladı. JMO İstanbul Şubesi olmasaydı belki bu “derin uğultu” kafamın içinde uğuldayacaktı. Umarım şimdi izleyenlerin kafasında uğuldamaya başlar. Bu filmin en büyük zorluğu pandemi dönemi olmasıydı belki de. Çekimi ve kurgusu 2 yıl sürdü. Burada belgesele çok büyük katkı sunan Murat YILMAZ’dan sonra, akademik çalışmalarının arasında mesleki alanı olduğu için filmin ikinci danışmanı ve kurgucusu olan, her daraldığımda beni yeniden motive eden, röportajlarda bilfiil yanımda bulunan eşim Özge Karslıoğlu Turgut’a da teşekkür etmek isterim. Bir de tabi oyun zamanından çaldığım, baba yine mi deprem filmi yapıyorsun, diyen kızım Başak Turgut’a da… 

Filmde İzmit’ten, Adapazarı’ndan, Van’dan depremzelerle görüştüğünüzü görüyoruz. Çok etkileyici sahneler. Bu görüşmelerinizle ilgili süreci biraz aktarabilir misiniz? 

Çok mutlu olarak görüştüğümü söyleyemem, çünkü hepsi sizde ayrı ayrı yaralar ve dertler açıyor. Belgesel sinema biraz böyle, dert edindiğiniz sorunların peşinden giden bir ömür. Filmde özellikle kullanmadığımız röportajlarımız çok, çünkü çok acı, çok sert hikâyeler var. Eminim ki o görüntüleri, o acı dolu hikâyeleri kullansaydık şimdi bu film daha fazla konuşulur ve daha fazla görünür olurdu ama amacımız ne şiddeti yeniden yaşatmak ne de insanlara acılarını tekrar tekrar hatırlatmak. Onun için çok sıkı tartışmalar yaşadık, filmde neyi kullanıp neyi kullanmayalım diye.

Van’da Özpınar Köyünde röportajlar bitmiş, çocuklarla biraz koşturup oynadıktan sonra konteynerlerin gölgesinde köy sakinleri bize çay ikram ettiler. Çay içerken amcanın bir tanesi “Çocuklar çok mutlu oldular sizle koşturdukları için ama biliyor musunuz o biraz önce oynadığınız çocuklardan bazıları belki öbür baharı göremeyecek, çünkü soğuk bu konteynerlerde hastalanacaklar” dedi. Amca, bahar sıcağında buz gibi yaptı her şeyi, elimdeki çay bardağı bile elimi yakmıyordu. Çünkü öyle bir gerçeklikle yüzleşmek, öğretilmiş bir çaresizliğin içinde olmak, çözüm bulamayınca ölümü bile kabullenmek. Amca devam etti, “Burada kış çetin, çoğu zaman -21, -18’lerde geçer, su donar, kar eritilir, hayvanların ısısından yararlanalım diye evlerimizin duvarı ahırla bitişiktir,  şimdi konteyner evlerde bunu nasıl yapacaksın, yaz ayında bile elektriğe biraz yüklenelim trafolar arıza veriyor, onun için bu çocukları çok zor bir kış bekliyor”. Acımızı katmerleştirerek döndük.

Filmde birçok uzmanla görüşme yapıyorsunuz, sizin genel izleniminiz nedir Türkiye’deki deprem politikasına ilişkin? Belgeseli hazırlarken yararlandığınız verilere baktığınızda, yaşanan büyük yıkımdan dersler çıkartılabildi mi? 23 senelik süreçte gerekli önlemler alınabildi mi?

Filmde evet, çok uzmanla görüşme yapıyoruz ama tam istediğimiz röportajları da yapabilmiş değiliz. Çünkü biz bu belgeselde tüm paydaşların konuşmasına çok önem verdik. Fakat bu işte iktidar tarafı zayıf kaldı, çoğu isim röportaj teklifimizi kabul etmedi, edenler iptal etti. Hatta çekim seti kuruldu, kamera karşısına geçti ve kamera açılmadan röportaj vermekten vazgeçenler oldu. Bazı röportajları biz iptal etmek durumunda kaldık, çünkü karşısında ona cevap verecek bir denk muhatabını bulamadık. Bu siyasi ve yerel yönetimlerde başımıza geldi daha çok. En açık yüreklilikle konuşan ve öyle olması gereken akademiklerimizle yola devam ettik. Buna 23 yıl diye bakmamak gerekiyor, evveliyatı var, yani durum daha vahim. Hesabı sadece ülkeyi yöneten erke kesemiyorsunuz. Toplumun bilgisizliği, kolay para kazanma kültürü, bana bir şey olmaz duygusu, çaresizliği, eğitimin kötü oluşu, denetleme mekanizmasının yeterli olmayışı. Devlet memurlarının “benim memurum işini bilir” mantığını bu kadar içselleştirmiş olmaları, hepsi bir bütün. Bir hocamız imar affı üzerine diyor ya, bence her şeyi özetliyor. “Siyasetçi imar affını oy kazanmak için kullanıyor, seçmen de gecekondusunu ya da uygun olmayan binasını ranta dönüştürüyor ama kaybeden ülke oluyor”.

Açıkçası umudum yok, bir kandırmacadır gidiyor. Depremi sadece yıl dönümlerinde hatırlayıp geçiştiriyoruz. Şimdi diyorlar ki ilkokullarda, anaokullarında deprem eğitimleri verelim. Verilsin tabi ki ama sanki büyükler, yasa koyucular, yerel yönetimler üzerlerine düşen bütün işleri doğru şekilde yapmışlar, sorun çocuklarda. Her şey göstermelik maalesef bizim ülkemizde. Yine bir hocamız filmde söylüyor, yerel yönetimler arama kurtarma ekibi kuracağına, birincil görevi olan bina denetimlerini doğru yapsın. Verilen mesaj, “siz depremde bina altında kalırsanız biz belediye olarak sizi orada bırakmayız ölü veya canlı bir şekilde çıkarırız”. Çözüm çok basit, çocuklarımızı eğitmeye vaktimiz yok, bu satırlar okunurken bile deprem olabilir, onun için deprem söz konusuysa her an geç kalınmış demektir. Biz bir belgesel için bu kadar önemli hocalara ulaşabiliyoruz. Yasa koyucular, yerel ve genel yönetimler ise yıllardır sadece dinliyor, dinlediklerini eyleme geçirmek için ise süreleri her geçen saniye daralıyor. 

Related Posts