Osmanlı’dan Cumhuriyet’e süreklilik ve kopuş

Dergi Sayı 29 (Mayıs 2024) Tarih

Candan Badem

Geç dönem Osmanlı ve erken dönem cumhuriyet tarihine materyalist yöntemle bakarsak, öncelikle saptamamız gereken olgu, Osmanlı devletinin nevi şahsına münhasır olmadığıdır. Feodalizm ve kapitalizm evrensel üretim biçimleridir, Osmanlı da Avrupa’dan biçimsel farklılıklarına karşın feodalizmi ve kapitalizme geçişi kendi özgül koşullarında yaşamıştır. Feodalizmin özünde tarımsal üreticilerin artı ürününe el koyan feodal sınıf vardır, Osmanlı da bu temel anlamda feodaldir. Tımarlı sipahiler ve merkezi devlet köylünün ürününün bir kısmına el koymuştur. “Ekende yok, biçende yok, yiyende ortak Osmanlı” sözü Anadolu halkının Osmanlı feodalizmini özetleyen bilgece sözleridir. Osmanlı devleti sanayileşme, modernleşme, sermaye birikimi ve dünya kapitalist pazarına katılma sürecinin dışında kalamazdı ve kalmadı. Metin Çulhaoğlu’nun da dediği gibi, modernleşme denilen süreç Osmanlı’da “kendi maddi zeminine ve dinamiklerine sahipti. Ne “yapay”dı, ne basit bir “mukallitlikten” ibaretti ne de tepedeki bir avuç bürokratın özel merakıydı”. Modernleşme modern dünyada ayakta kalabilmek için zorunluydu. 1839-1876 yılları arasındaki Tanzimat reformları modern çağın gereksinimlerine uygun bir bürokrasi ve daimi düzenli ordu ve modern bir vergi sistemi yaratma zorunluluğunun bir sonucu olarak gündeme gelmişti. Osmanlıda devleti yöneten feodal sınıf ve elitin egemen ideolojisi İslam olduğu için Osmanlı eliti Tanzimat reformlarını da İslamcı bir retorikle meşrulaştırmıştır. Buna rağmen reformcu Sultan İkinci Mahmut o zamanın gericileri tarafından “gavur padişah” diye anılmıştır.

19. yüzyılda Osmanlı toprakları Avrupa sanayisi için bir hammadde kaynağı ve pazar haline gelirken bir yandan da yerli (Müslüman ve gayrimüslim) bir Osmanlı burjuvazisi oluşmuştur. Müslüman burjuvazi Osmanlıda özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve cumhuriyet devrinde ise özellikle Varlık Vergisi yıllarında gayrimüslimlerin mallarını devlet zoruyla ucuza veya bedavaya eline geçirerek sermaye birikimini hızlandırmıştır. Kuşkusuz, devlet eliyle servet ve kaynak transferi sadece gayrimüslimlerin malına çökerek olmamış, aynı zamanda bütün kamu kaynaklarının iktidara yakın yandaşlara peşkeş çekilmesi biçiminde gerçekleşmiştir. Kuşkusuz İslam ideolojisi faiz yasağı gibi arkaik özelliklerini pratikte kapitalizme uydurabilen bir esneklikte olmuştur. Yine şeriatın meşru saydığı kölelik kurumu da Avrupa kapitalizminin zorlamasıyla İslami dogmada (“teoride”) değilse bile pratikte aşılmıştır. Osmanlı kapitalizmi dünya kapitalizminin merkezinde değil çevresinde yer almıştır ancak bu durum bir nitelik değil nicelik sorunudur. Emperyalist Avrupa ülkelerine olan mali bağımlılık 19. yüzyıl sonlarına doğru Düyun-u Umumiye idaresi gibi sömürge tipi kurumlar yaratmıştır ancak bu durum da Osmanlının Mısır’dan haraç alan bir devlet olduğu gerçeğini değiştirmez. Osmanlı devleti klasik anlamda sermaye ihraç eden emperyalist bir devlet değildi. Bununla birlikte bu durum da Osmanlının emperyalist paylaşım savaşında Avrupalı emperyalistlerin bir kısmıyla müttefik olup öteki kısmına karşı savaştığı ve fırsatını bulduğu anda, örneğin 1918 yazında Bakü’ye ve Dağıstan’a kadar işgal ordusu gönderdiği gerçeğini değiştirmez. Kapitalist dünya pazarındaki hiyerarşik ilişkiler, emperyalist merkezler, sömürgeler, yarı sömürgeler kategorilerini içermekle birlikte daha katmanlı ve daha karmaşıktır.

Türkiye Cumhuriyeti yüz bir yaşına girdi. Günümüzde ilan edilmemiş bir yarı şeriat rejiminde yaşıyoruz, başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin temel ilkeleri tehdit altında. AKP iktidarının Türkiye’deki sermaye iktidarının bir devamı ve İslamcılığın da sermaye sahiplerinin dünya görüşünün daima önemli bir bileşeni olduğunda kuşku yoktur. Her ne kadar İslamcı propaganda cumhuriyet döneminde kendisini hep mağdur olmuş gibi göstermeye çalışsa da Türkiye’de kısa aralıklar haricinde 1950’den beri İslamcılığın ya iktidarda ya da iktidara ortak olduğunu görüyoruz. 1950’lerde Menderes, 1965-70 Demirel, 1970’lerin Milliyetçi Cephe hükümetleri, 1980-82 Kenan Evren ve cunta yönetimi, 1980’lerde Özal, 1990’larda Yıldırım, Yılmaz, Çiller, Erbakan ve nihayet 2002’den beri Erdoğan hükümetleri hep İslamcı ve milliyetçidir. Bunlara eklememiz gereken 1938-50 arası İnönü yönetiminin de laiklikten ödünler verme, sosyalistleri baskı altında tutmaya devam ve dincilerle din yarıştırma dönemi olduğudur. Bu noktada Osmanlı ve cumhuriyet tarihine Marksist bakışa önemli katkıları olan Yalçın Küçük’ü anmamız gerekir. Yalçın Küçük, Kemalist iktidarın kadrolarının sınıflar üstü veya Bonapartist karakterde olmadığını, cumhuriyetin daha doğarken burjuva niteliğinin bariz olduğunu 1980’lerde Türkiye Üzerine Tezler dizisinde göstermiştir. Yalçın Küçük, İsmet İnönü’nün Türk burjuva devriminin ve kurulan rejimin restorasyonunu yönettiğini ve sosyalist solda bile bazı kesimlerde egemen olan bakışa rağmen İnönü’nün sağlam bir antikomünist olduğunu da göstermiştir. Yalçın Küçük’ün deyimiyle, İnönü rejimi Kemalist rejimin sivri yanlarını törpüleyen bir restorasyon devridir. Klasik anlamda Kemalizm 1938 yılında bitmiştir. İsmet İnönü rejimi, laiklikten uzaklaşma ve cumhuriyet düşmanlarıyla uzlaşma rejimidir. 1945’ten sonra CHP ve CHP’nin içinden çıkan Demokrat Parti dincilikte birbiriyle yarışmıştır. Türkiye burjuvazisinin bu iki partisi de ülkeyi Amerikan emperyalizminin uydusu yapmakta birleşmiştir. DP 1950’de iktidara gelmiş, 1952’de Türkiye’yi NATO üyesi yapmıştır. CHP de aynı ölçüde NATOcu olagelmiştir. Bu sürecin doğal uzantısı olarak, Bülent Ecevit de 1990’larda açıktan Fethullah Gülen tarikatını övmüş ve laikliğe bir tehdit olmadığını iddia etmiştir.

Esasen cumhuriyetin ilk yıllarında bile resmi söylemde Osmanlı mirasının tamamı reddedilmemiştir. İkinci Abdülhamid ve Vahdetin gibi son dönem padişahları müstebit ve hain oldukları için reddedilirken, kuruluş dönemi padişahları Türk devlet adamı idealine uygun bulundukları için övülmüştür. Son yirmi yıllık AKP devrinde ise resmi İslamcı söylem kuruluş dönemi padişahlarına ek olarak çöküşün müstebit kanlı sultanı İkinci Abdülhamit’i ve hatta son padişah hain Vahdettin’i övmeye başladı. Bu tarih anlayışının en vülger biçimi ise “bir gecede cahil kaldık” ifadesinde özetlenen demagoji oldu. Arap harflerinden Latin harflerine geçiş bunlar için Osmanlı mirasından kopuşun en önemli ve en çok göze çarpan simgesi oldu. Arap harflerinin okuma yazmayı ne kadar güçleştirdiği, Türkçeye ne kadar uyumsuz ve yetersiz olduğu, bu yüzden Osmanlıdan devralınan okuryazarlık oranının yüzde onu geçemediği gibi olgular bu demagoglar için önemsizdi. Sanki modern burjuva demokratik reformlara ve özellikle kültürel reformlara düşmanlık olarak ortaya çıktı.

Neo-Osmanlıcılık, Osmanlının Ortadoğuyu elinde tuttuğu ve doğrudan yönettiği yanılsamasında olduğu gibi şimdiki cumhuriyetin de İslam dünyasında lider olabileceği hayalini taşır. Oysa Osmanlı devletinin otoritesi Anadolu’da ve Kürdistan’da bile zayıftı, Tanzimat reformları Kürdistan’ı merkezi devletin denetimine sokma yolunda belli bir mesafe almış ise de tamamen denetime alamamıştır ve yerel Kürt beylerine ve aşiretlerine belli imtiyazları tanımaya devam etmiştir. (Bu arada geçerken belirtelim, cumhuriyetin aksine Osmanlıdaki Kürdistan coğrafyası Anadolu’nun içinde değil dışındaki bir bölgeydi). Cumhuriyetin aşırılığı Hititlerin, Sümerlerin Türk olduğunu savunmak oldu, ancak bu aşırılığın etkisi seçkinler ve cumhuriyetin ilk yıllarında azınlıkta olan okumuşlarla sınırlıydı. Osman Gazi’den, Fatih’ten, Yavuz’dan günümüze bir süreklilik gören Neo-Osmanlıcı Türk-İslam sentezcilik ise çok daha geniş kitlelere ulaşmayı başardı.

Liberal Avrupa’da çok-kültürlülük ve çeşitlilik kavramlarının revaçta olduğunu gören bazı Türk-İslam sentezciler Osmanlıda olmayan ölçüde abartılı bir çok-kültürlülük ve çeşitlilik hayal ettiler. Buna göre Osmanlı güya Avrupalı devletlerden farklı idi, işgal ettiği (resmi söylemde “fethettiği”) yerleri sömürmemiş, oralara adaleti getirmişti, farklı dinlere ve milliyetlere hoşgörü, barış ve huzur getirmişti. Güya Avrupalı büyük güçlerin (“dış mihrakların”) kışkırtması ile bu farklı milletler Osmanlıya isyan etmişlerdi. Kuşkusuz bunlar doğru değildir, Osmanlı ne Anadolu’ya ne de başka bir yere ne barış ne de en basitinden asayiş getirmiştir. Osmanlı eliti Avrupa’nın baskısıyla 1856 Islahat Fermanından beri gayrimüslimlerin eşitliğini sözde kabul etmiş ancak uygulamada hep ayak diremiştir.

Biz bilimsel sosyalistler açısından toplumsal bir dönüşümün radikalliğinin ölçüsü üretim ve mülkiyet ilişkilerini ne kadar değiştirdiğiyle ilgilidir. Bunun ardından mutlakiyetin ve belli sınıflara ait ayrıcalıkların ortadan kaldırılması ve siyasal eşitlik gelir. Sosyalist devrim radikaldir çünkü hem devleti değiştirir hem de üretim araçlarının ve toprağın mülkiyetini değiştirir, bütün bunları egemen sınıflardan alıp emekçilere ve onların devletine verir. 1917 Ekim Sosyalist Devriminden beri bütün dünyada egemen sınıflar bir sosyalist devrimin tehdidini hissetmişlerdir. Avrupa’da 1930’larda beliren faşizm, sosyalizmden korkan burjuvazinin terörüdür ve sosyalist devrimini yapamayan emekçilerin ödediği bir bedeldir. Türkiye’deki burjuva demokratik devrimin saltanatın ve hilafetin ilgası ve cumhuriyetle başlayan ikinci evresindeki reformları Osmanlı mirasından kopuşun görece en radikal adımlarıydı. 1923-38 yılları arasında Osmanlı mirasından kopuşun en radikal adımları atıldı ancak bu adımlar büyük ölçüde Mustafa Kemal Atatürk’ün muazzam otoritesi sayesinde gerçekleşti. Milli mücadelenin başına Mustafa Kemal yerine başka biri örneğin Kazım Karabekir geçseydi bu reformların çoğu yapılamazdı. Kemalist reformların kalıcı olması için gereken devrimci enerji yoktu. Çünkü işçi sınıfı güçsüzdü ve gayrimüslimlerin mülküne çöken Kemalist burjuvazi bir yandan SSCB ile dost geçinirken bir yandan da komünist harekete nefes aldırmıyordu. İttihatçılık ve Kemalizm, yani Türk burjuvazisinin milliyetçi kanadı, Türkiye komünist hareketini daha 1921 yılı başında Anadolu’ya gelen TKP merkez kadrosunu yok ederek düşmanlığını belli etmişti. Ne var ki o sırada Sovyet Rusya’nın emperyalistler tarafından kuşatılmışlığı ve müttefik arayışı yüzünden Kemalist hareket Sovyetlerden yardım almaya devam etti. Bundan sonra da zayıf Türkiye komünist hareketi sosyalizmin kalesi olan SSCB’yi savunma görevine bağlı kaldı. SSCB ise özellikle Almanya’da Hitler faşizmini iktidara taşıyan sosyal demokrat ihanet ve komünist hareketin başarısızlığı yüzünden burjuva partileriyle uzlaşma anlamına gelen “halk cephesi” siyasetini uygulamaya koymuştu. Bu yüzden Türkiye’de de feodal gericiliğe karşı Kemalist reformlar desteklendi. Ancak Kemalizm işçi hareketini de eziyordu ve Kürtleri zorla Türkleştirmeye soyunmuştu. Kemalizm tarikatları ve din tacirlerini sindirdi ancak esaslı bir darbe indirmedi. Atatürk’ün yakın çevresindeki kadroların hiçbiri reformları sürdürme azminde değildi. 1938 Dersim katliamıyla laik cumhuriyet kendi ayağına kurşun sıktı, çünkü Sünni gericiliğine karşı müttefik olması gereken Alevilerin bir kısmını kendine yabancılaştırdı.

Geçmişle radikal kopuşun simgesi olarak 1928’de Latin alfabesinin kabulü iyi bilinir ancak bundan daha radikal olan devrim 10 Nisan 1928 günü anayasadan “devletin dini İslamdır” hükmünün kaldırılmasıydı. Burada şu hususu da anımsatmak gereklidir: Alfabeyi değiştirmekle yetinmeyen Kemalist devrim, Türkçeyi sadeleştirme ve Arapçadan arındırma yolunda da radikal denebilecek adımlar attı. Ancak Kemalist reformcuların inkılap karşılığı olarak türettikleri devrim sözcüğü, aslında bizim bildiğimiz anlamda devrim kavramını değil, reform veya inkılap kavramını karşılıyordu. Ne var ki sosyalistler özellikle 1960’larda devrim sözcüğüne daha radikal bir anlam yüklediler ve sosyalistlerin kültürel hegemonyası sayesinde devrim sözcüğünün bu anlamı tutundu. Böylece Türkiye sosyalist hareketi devrimi hem sınıfsal pratik düzeyde hem de kavramlar düzeyinde Kemalizmin elinden alarak sahiplenmiş oldu. Yine Yalçın Küçük’ün deyişiyle söylersek, Kemalizm bizi ileriye götürmez, biz de Kemalizmden geriye gitmeyiz. Ülkemizin gereksinimi, 20. yüzyılın reel sosyalizm deneylerinden ders almış bir biçimde, stratejik üretim araçlarının mülkiyetini ve/veya denetimini emekçi sınıfa ve sosyalist planlamaya devredecek yeni bir devrimdir.

Related Posts