Gürseli Kara
Gemi batıyorsa, filikalara önce çocuklar ve kadınlar! Hepimizin aşina olduğu bu denizcilik geleneği, zor durumda oluşabilecek panik karşısında fiziksel olarak dezavantajlı olduğu düşünüleni korumak için geliştirilmiş oldukça insanı bir kuraldır. HMS Birkenhead (1845) isimli gemi, Güney Afrika’nın 140 km açığında batmaya başladığında gemide oluşabilecek izdihamdan kadınları ve çocukları korumaya çalışan bir asker sayesinde akıllarda yer edinmiştir.
Aradan neredeyse iki asır zaman geçmiş, insanlık türlü savaşlar, trajediler yaşamış, dersini almış veya alamamış. Gericiler ülkemizde adeta başlıktaki söylemi anlamına zıt şekilde uygulamaya koymuştur. Yaşam hakkı elinden alınacak, evde, iş yerinde, yurtta istismar edilecek; emeği sömürülecek, şiddete uğrayacak, “Önce çocuklar ve kadınlar…”
Toplumun geleceği için çocuklar önemlidir kuşkusuz, geleceğin mimarı nesiller… Bu nesillerin yetişmesinde ebeveynlerin rolü yadsınamaz. Yapılan bir çalışmaya göre yaşamının ilk haftasında annesinden uzaklaştırılan, bakım alamayan farelerin, beynin ilişki ve güvenlik algısıyla ilgili olan kısmı, anterior singulatlarında, opioid reseptörleri gelişmemiştir. Fare ve insan beyninin gelişimsel benzerliğinden yola çıkarak insan beyni için de söylenebilecek şu çıkarım vardır: Çocukluk dönemine ait sevilme ve güven duyma ile ilgili derin anılarınız yoksa, insani şefkate yanıt veren beyin reseptörleriniz yetersiz kalabilir. Güvenli bağlanma ve sağlıklı ilişkiler kurmada yetersiz kalabilirsiniz. Bu durum yetişkinlikte bağlanma sorunlarına neden oluyor ve hatta terapi/ilaç tedavilerine yanıt vermeyi güçleştirebiliyor. Aileden ve çocuğun büyüdüğü ortamdan aldığı güvenli bağlanma duygusu sağlıklı nesiller yetiştirmek için çok büyük öneme sahiptir. Oysa ülkemizde AKP iktidarı süresince şiddetini ve sarsıcı etkisini arttıran, bizleri derinden yaralayan cinayet ve istismar vakaları hiç kesilmedi. Aile içi şiddet olaylarında şiddete tanıklık eden ve hatta maruz kalan çocukların sayısının az olmadığını biliyoruz.
Gelir seviyesi; aile yapısı, barınma, iş bulma ve eğitim fırsatı yaşam boyunca travmatik stres ve olaylar yaşayıp yaşamayacağımızı belirlemektedir. Hatta yaşanılan travmatik olayın etkisinden kurtulmak için alacağımız tedaviyi bile gelir seviyesi belirlemektedir. Devletin elini çektiği her alanda dar gelirli aileler büyük bedeller ödemekte; yoksulluğun, işsizliğin, gericiliğin pençesindeki okul ve yurtlar, yaşanacak yeni travmalara sebep olmaktadır. Travma daha fazla travma doğurur, incinen insanlar diğer insanları incitir.
Dezavantajlı ailelerde doğmuş çocukların yaşadığı olumsuz koşulları, okul öncesi eğitimle değiştirebiliriz. Doğumdan beş yaşına kadar geçen yaşam sürecinde, insan beyni mükemmel bir şekilde gelişim gösterir; bu sebeple, erken çocukluk eğitimi sayesinde dikkat, motivasyon, öz kontrol ve sosyallik ile birlikte bilişsel beceriler edinilir. Yani bilgiyi teknik bilgiye ve insanları üretken yurttaşlara dönüştüren karakter becerileri gelişir. Sağlıklı bireyler yetiştirmek için işin sırrı okul öncesi eğitimde yatıyor, madalyonun diğer yüzünde ise ülkemizin karanlık gerçeği bizleri bekliyor. AKP, iktidarı boyunca adım adım eğitimde gericileşme politikaları izledi. Bunun son örneği ise 20. Milli Eğitim Şurası’nda, “Okul öncesi öğretim programında çocuğun gelişim düzeyi dikkate alınarak din, ahlak ve değerler eğitimi yer almalıdır” tavsiye kararıdır. Hali hazırda merdiven altı diye tabir edilen denetimden uzak kreşler, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından açılan 4-6 yaş Kur’an Kursları var. Bununla birlikte bazı tarikatlara bağlı sübyan mektepleri adı altında din eğitimi temelli özel anaokulları var. Şurada tavsiye edilen karar uygulamaya konulduğunda çocuk gelişimi açısından birçok sıkıntının oluşabileceği bilimsel laik eğitimden yana olan eğitimciler tarafından vurgulanıyor. Çocukların soyut kavramları edinmeleri, kavraması, anlamlandırmaları günlük yaşamda bunu kullanmaları ancak soyut işlemler dönemine yani 12 yaş ve üzeri döneme karşılık geliyor.
Çocukların hazır olmadıkları bir yaşta dini eğitimle karşı karşıya kalmalarının üzerlerinde olumsuz etkiler bırakması kaçınılmazdır. Erken yaşta din eğitiminin korku, kaygı, güvensizlik, umutsuzluk, suçluluk duygularını tetiklediği, neden-sonuç ilişkisi kuramayan bireylerin yetişmesine neden olduğu bilinmektedir.
Ülkemizde sağlık sistemi sadece hastalığa odaklanıyor, ilaçlar yazılıyor tedaviler deneniyor. Çoğunlukla da sonuç alınamıyor. Hastalığa odaklı sağlık sistemi merkezine insanı koymuyor. Oysa hastalık oluşmadan alınacak önlemler ve koruyucu uygulamalar ile birlikte insan odaklı bir sağlık politikasından söz edebiliriz. Bu örnekten yola çıkarak kadın cinayetleri ve çocuk istismarı vakalarında faili yakalayıp hukuken ceza verilmesi, oluşan toplumsal sorun için deva değildir. Ortada çözülmesi gereken karmaşık bir düğüm söz konusudur. Olumsuz çocukluk deneyimleri yaşamış kişilerin yetişkinlikte kronik bir hastalık sahibi olma, alkol/uyuşturucu bağımlısı olma, psikiyatrik rahatsızlığa yakalanma, kalp hastalıklarından muzdarip olma, intihara meyilli olma oranları çarpıcı derecede yüksektir. Olayın failini yakalamak kuşkusuz önemlidir. Fakat maruz kalmış, tanıklık etmiş çocukların travmanın izlerini hayatı boyunca taşıyacağı ve bununla mücadele edeceği gerçeğini görmeliyiz. Kadına yönelik şiddeti durdurmak için atılacak somut adımlar bu boyutları ile de ele alınmalıdır. Bu adımlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önerdiği gibi; şiddete uğramış kadının, eşinin sakin olduğu vakitte, çayını içerken neden şiddet uyguladığını sormasını önermekten ışık yılı uzaktadır. Şiddeti önlemeye yönelik tedbirler alarak; okul öncesi eğitimi ücretsiz, kolay ulaşılabilir, yaygın hale getirerek; insan sağlığını piyasacılığın insafsızlığından kurtararak toplumsal ölçekte alınabilecek pozitif geri dönüşler oldukça fazladır. Böylece sağlıklı bireyler yetişmesine imkan tanınmış olunur, yaşam kalitesi artar, suça karışma oranları azalır (doğal olarak yargılama ve hapishane giderleri azalır), okulda başarılı olma oranları artar, iş hayatında daha yaratıcı ve başarılı yurttaşlar yetişebilir.
Kadın cinayetlerinin büyük çoğunluğu kadının tanıdığı, ilişki yaşadığı veya evli olduğu kişi tarafından işlenmektedir. Şiddet olarak başlayıp cinayete giden taşlar aile içinde döşenmekte, hatta kadının maruz kaldığı şiddeti dozu artmasına rağmen tolere etmesi beklenmektedir. Sevgi ve bağlılık evlilik ile kutsanmakta, kutsal sayılan aile yapısı yaşanan her türlü şiddeti, olumsuzluğu örtmek için kullanılmaktadır. Kadın ve erkeğin eşitliğinin sağlandığı, aynı zamanda kadın ve erkeğin özgür, bütünsel ve çok yönlü bir biçimde gelişebildikleri bir toplum hedeflemeliyiz.
Karl Marx’a göre insan, toplumun bir ürünüdür. Komünist Manifesto’da belirtildiği gibi, “Tek tek her bir bireyin özgür gelişmesi, toplumdaki tüm herkesin özgür gelişmesinin ön koşulu olacaktır.” Bu anlamda tek tek kadınların da diğer insanlarla aynı çıkarları paylaştıkları bir gerçekliktir. Kadınların gelişmesi ve özgürleşmesi toplumun gelişmesi ile bağlantılıdır. “Benim kanaatime göre kadın ve erkek arasında hakiki bir eşitliğe ulaşılması bir yandan her iki cinsin de sermaye tarafından sömürüsünün ortadan kaldırılması ile diğer yandan özel ev işlerinin, kurumsal bir sanayi sektörünün işi haline getirilmesi ile olanaklı olabilir.”
Eşitsizlik, sömürü, yoksulluk, şiddet kader değil. Laiklik, herşeyi bir yana bıraksak bile kadınların ve çocukların yaşam hakkı için ekmek kadar, su kadar hayati. 8 Mart Emekçi Kadınlar gününü kutladığımız şu sıralarda bu gerçeklerin altını çizmek, çok büyük bir önem taşıyor.

