Neokolonyal bir platform olarak “Gazze Barış Kurulu”

Gündem Sayı 34 (Mart-Nisan 2026)

Bununla birlikte Filistin Yönetimi’nin reforme edilmesinden neyin kastedildiği belirsizdir bu şekilde tanımlanan bir misyon, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti’nin, bölge halkları “kendi kendisini yönetebilir hale gelinceye kadar” Filistin, Suriye, Lübnan, Irak ve Ürdün üzerinde İngiliz ve Fransız manda yönetimleri kurulmasını onaylama kararıyla hem şekilsel yönden hem de zihniyet yönünden paralellikler arz etmektedir.

Selim Sezer

28 Şubat 2026 tarihinden beri dünyanın odak noktası, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırıları. Bu savaş aynı zamanda çok cepheli bölgesel bir çatışmaya dönüşme potansiyelini taşıyor ve özellikle Lübnan şimdiden, uzun erimli olacak gibi görünen çatışma ve saldırılara sahne oluyor. 

Yeni savaş hali şimdilik Gazze’ye doğrudan yansımadı, ancak haberlerin satır aralarında kalsa da savaşın başladığı ilk günden itibaren İsrail, Gazze’ye yönelik zaten sınırlı olan insani yardım girişlerini yeniden bloke etti. Bu, 10 Ekim 2025 tarihinde varılan ateşkes hükümlerinin bir kez daha ve ciddi bir şekilde ihlal edilmesi anlamına geliyor. 

Gazze ateşkesi ne getirmişti?

Aslında Gazze’de hiçbir zaman tam anlamıyla ateşkesin uygulanmadığını söyleyebiliriz. 2 yıldan uzun süren ve Filistin tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir yıkıma yol açan soykırım saldırıları sonrasında Filistin direnişi, bir dizi faktörün etkisiyle, siyasi açıdan ciddi mevzi kayıpları içeren bir ateşkesi kabul etmişti. Buna rağmen İsrail ne Gazze’den çekildi ne saldırılara son verdi (10 Ekim 2025’ten bu yazının kaleme alındığı tarihe kadar yaklaşık 700 Filistinli hayatını kaybetti), ne de başta günlük 600 kamyonluk insani yardım girişine izin vermek olmak üzere taahhütlerini yerine getirdi. 

Ateşkesin “birinci aşaması” kapsamında bazı bölgelerden sınırlı bir çekilme gerçekleşmiş olsa da, şu anda Gazze Şeridi’nin yarıdan fazlası fiilen İsrail işgali altında bulunuyor. İşgal bölgesi ile halen Filistinlilerin kontrolü altında bulunan bölge, hayali bir “sarı hat” ile birbirinden ayrılıyor. Gazze’nin en güneyinde yer alan ve bir zamanlar yoğun bir nüfusa ev sahipliği yapan Refah şehri ve Gazze’nin dünyaya açılan soluk borusu olan Refah sınır kapısı dâhil pek çok bölge bu “hattın” diğer tarafında bulunuyor, dolayısıyla süresiz gibi görünen işgal koşulları altında yer alıyor. 

Bu bölgelerin aynı zamanda neredeyse tamamen insansızlaştırıldığını da belirtmek gerekir. Yerli halkın defalarca yerinden edilmesi sonrasında, İsrail işbirlikçisi Ebu Şebab aşireti gibi bazı küçük topluluklar dışında hiçbir Filistinli bu bölgelerde yaşamıyor.  Öte yandan bu işgalin uzun erimli olacak şekilde tasarlandığının bir göstergesi olarak, sözü edilen hattın gerisinde, 7 Ekim 2023 öncesinden kalan az sayıdaki bina da yıkılıyor ve bir zamanların şehirleri boş arazi haline getiriliyor. Gazze’nin soykırımdan sağ çıkabilmiş sakinleri ise, bölgenin yaklaşık %47’sine denk gelen ve dünyayla bağları tamamen koparılmış son derece dar bir alana sıkışmış durumdalar. 

Ateşkes süreciyle birlikte öngörülen hususlardan biri, Filistin direnişinin silahsızlanması ve Gazze’nin tamamının bir uluslararası istikrar gücünün kontrolüne geçmesi sonrasında İsrail’in bu bölgelerden çekileceği idi. Ancak direniş silahsızlanmayı kesin olarak reddettiği gibi, tam çekilmeye dair hiçbir güvence de bulunmuyor. Bu bölgelerin Batı Şeria’daki C bölgelerine benzer bir statü içinde uzun erimli olarak İsrail kontrolü altında kalması ve/veya bir “tampon bölgeye” dönüştürülmesi oldukça yüksek bir olasılık gibi görünüyor. 

Gazze’yi kim yönetecek?

Öte yandan, hayali sarı hat ortadan kaldırılıp Gazze Şeridi’nin tamamı üzerindeki İsrail işgali son bulsa bile önümüzdeki süreçte Gazze’nin kim tarafından ve ne şekilde yönetileceği konusu ciddi bir belirsizlik arz ediyor. Sahadan gelen bilgiler, tüm zorluklara rağmen Filistin direnişinin pek çok bölgede kontrolü yeniden tesis edebildiğine işaret ediyor. Başta ABD olmak üzere pek çok uluslararası aktör ise sadece Filistin direnişinin dışlandığı değil, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının da elinden alındığı kolonyalist bir projeyi hayata geçirmeye çalışıyor. 

İlk husus olarak, bu projenin merkezinde yer alan ve dünyaya bizzat ABD Başkanı Donald Trump tarafından duyurulan sözde “Gazze Barış Kurulu”nun geçtiğimiz Ocak ayında ortaya çıkan tüzüğünde Filistinlilerin adı bir yana, Gazze adının bile geçmediğini belirtmek gerekir. Trump’ın başkanlığındaki kurula üyelik yalnızca başkanın davetiyle mümkün olabilmektedir. Filistinlilerin kendi geleceklerine dair söz söyleme hakkını hiçbir biçimde dikkate almayan kurul, uluslararası anlaşmaların onaylanması gibi misyonları da tüzüğüne dâhil ederek, kendisini bir anlamda siyasi ve hukuki yönden Gazze’deki en yüksek otorite konumuna getirmektedir. 

Kurulun üyeleri arasında 10 Ekim 2025 ateşkesinin arabulucu ülkeleri ve genel olarak ABD’yle yakın ilişkiler içindeki bazı bölge ülkeleri de bulunmaktadır ve bunlara Türkiye de dâhildir. Rusya ve Çin’in yanı sıra, “Küresel Güney” olarak da bilinen ülkelerin hiçbiri kurula davet edilmemiştir. Öte yandan Mahmud Abbas liderliğindeki uzlaşmacı (hatta daha isabetli olabilecek bir ifadeyle işbirlikçi) resmi Filistin Yönetimi’nin dahi davet edilmediği kurulun üyeleri arasında İsrail de vardır! Trump yönetimi, soykırım suçlusu İsrail rejimini sözde barış kurulunun bir parçası yapmıştır ve bunu dengeleyecek herhangi bir adım da atmamıştır. Öte yandan bazı Batı Avrupa ülkeleri çekinceyle yaklaştıkları kurulda yer almaktan imtina ederken, İsrail’in varlığına rağmen Türkiye, Mısır, Katar, Ürdün, Fas gibi ülkeler kurula katılmakta bir beis görmemiştir. 

Geçtiğimiz yılın Kasım ayında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Rusya ve Çin’in çekimser kaldığı bir oylama sonucunda kurulun tesis edilmesine onay vermişti. Söz konusu kararda, Filistin Yönetimi reforme edilinceye kadar kurulun Gazze’nin yeniden inşa edilip geliştirilmesi için bir çerçeve sağlayacağı belirtilmişti. Bununla birlikte Filistin Yönetimi’nin reforme edilmesinden neyin kastedildiği belirsizdir bu şekilde tanımlanan bir misyon, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Milletler Cemiyeti’nin, bölge halkları “kendi kendisini yönetebilir hale gelinceye kadar” Filistin, Suriye, Lübnan, Irak ve Ürdün üzerinde İngiliz ve Fransız manda yönetimleri kurulmasını onaylama kararıyla hem şekilsel yönden hem de zihniyet yönünden paralellikler arz etmektedir. 

Gazze’nin sermayeye açılması

Sürecin mutlaka altı çizilmesi gereken bir boyutu daha bulunuyor. 22 Ocak tarihinde Davos Zirvesi esnasında “Barış Kurulu”nun imza töreninin gerçekleşmesi sonrasında Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner tarafından yapılan açıklamalar, en az yetmiş bin insanın kanıyla sulanan Gazze topraklarının kapitalist şirketlere açılması yönündeki niyeti de açıkça ortaya koydu. Herhangi türden bir Filistin devletinin kurulması hedefinden kesinlikle söz etmeyen Kushner’e göre kurulun Gazze’deki bir numaralı önceliği “güvenlik”. Bu kapsamda Hamas’ın silahsızlandırılması kurulun gündem listesinin en üstünde yer alıyor. Bunun yanı sıra kurul, Gazze’ye “yatırımları” çekmeyi de temel öncelikleri arasında görüyor. Kurul bu doğrultuda “serbest piyasa ilkelerini” hayata geçirmeyi hedefliyor. 

Buna ilave olarak, tıpkı kayınpederi Trump gibi emlak sektöründen gelen Kushner, Gazze’yi “ikamet bölgeleri” ve “turizm bölgeleri” şeklinde ikiye ayırmayı, sahil bölgesinde çok katlı binaların dikilmesiyle “Yeni Gazze”nin inşa edilmesini hedefliyor. Bu açıdan, Trump’ın sürecin daha önceki evrelerinde gündeme getirdiği, Gazze’yi “Ortadoğu’nun Riviera’sına çevirme” hedef ve niyetinin halen terk edilmediği anlaşılıyor. 

Süreçte kimler rol oynayacak?

Sözde barış kurulu, onlarca devletin (çoğunlukla devlet başkanı veya hükümet başkanı düzeyinde) temsilcilerinden oluşurken, buna paralel olarak Gazze’nin yönetiminde farklı düzeylerde rol oynayacak farklı kurul ve komitelerden de oluşan bir hiyerarşiye de gidildi. En tepede yer alan yedi kişilik konsey, Jared Kushner, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Ortadoğu özel temsilcisi (ve yine bir emlak zengini olan) Steve Witkoff’un yanı sıra, 2003’teki Irak işgalinin baş sorumlularından Tony Blair, Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga, çok uluslu bir şirketin CEO’su olan Marc Rowan ve “uluslararası finans ve yatırım danışmanı” Robert Gabriel’den oluşuyor. Bu konseyin altındaki İcra Kurulu’nda ise benzer profillerdeki isimlerin yanı sıra Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye’den de üst düzey isimler yer alıyor. 

Trump ve ekibi, piramidin en alt basamağında bazı Filistinlilere de yer verdi. Ancak bu isimler Filistin halkını ve özellikle de soykırım saldırılarına maruz kalan ve halen direniş çizgisinde olan Gazze halkını temsil etmekten son derece uzaklar. Buna verilebilecek belki de en çarpıcı örnek Sami Nasman’dır. Geçmişte direniş liderlerine suikast düzenlemeye çalıştığı için Gazze’deki bir mahkeme tarafından gıyabında 15 yıl hapis cezası verilmiş olan Nasman, neokolonyal yönetimin Filistinlilerden oluşan en alt basamağına güvenlik sorumlusu olarak tayin edildi. Bu, yalnızca ağır bir ironi anlamına gelmekle kalmıyor, aynı zamanda bu yeni yapının kendisine biçtiği misyonu da sarsıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. 

Sonuç

2023 yılının Ekim ayında Gazze’de başlayan soykırım süreci, tam anlamıyla son bulmuş değil. Devasa yıkımın yaraları sarılamadığı gibi, daha sınırlı bir ölçekte de olsa yıkım devam ediyor. Öte yandan soykırımın insani boyutuna tam tasfiyeci bir siyasi boyut eşlik ediyor. Sözde “Gazze Barış Kurulu”, ilan edildiği tarihten bu yana fazla bir somut atamamış olsa da, amaçlarına ulaşması halinde Gazze’de çok yönlü bir neokolonyal yönetim tesis edilmiş olacaktır. 

Related Posts