Irmak Ildır
Tarih: 15 Eylül 2008.
ABD’de ünlü yatırım bankası Lehman Brothers uzun süredir yaşadığı krizi aşamayarak resmi olarak iflas başvurusunda bulundu. Bu başvuru sonucunda yaşananlar tarihe 2007/8 finansal krizi olarak geçti. Lehman Brothers’ın iflası ile birlikte başlayan sürecin öncesi de vardı. Lehman Brothers’ın bir yıl öncesinde İngiliz Bankası Northern Bank’ın aynı sorunu yaşamış ve bir panik havası “son anda” önlenmişti. Neredeyse tam bir yıl sonra Lehman Brothers’ın “iflas etmesi” bütün bir sistem için “0 anı” olarak kabul edilecek zincirleme reaksiyonu başlattı. Birbiri ardına gelen iflasları ABD hükümeti 700 milyar dolarlık bir “kurtarma paketi” ile durdurmaya çalıştı.
Aslında kriz öncesinde pek az kişi bir krizin yaklaştığını iddia ediyordu. 2000’lerin başından beri ekonomide bir bahar havası sürüyordu. Düşük faizler aracılığıyla sürekli büyüme sağlanırken, Çin’deki üretim patlaması da “tüketim” artışını körüklüyordu. Sermaye, düşük faizler sonucunda karmaşık yatırım araçlarına doğru yönelmiş ve bankalar leblebi gibi “konut kredisi” dağıtmaya başlamıştı. Bu konut kredilerinin geri ödenip ödenmeyeceğine bakılmadan dağıtılması sonucu emlak piyasalarında bir balon ortaya çıkmış, balon bankaların kâr iştahı ile daha da büyümüştü.
Kâr iştahının sonucu 15 Eylül 2008 günü yaşanan iflasın bir finansal krize dönüşmesi ve tüm dünyaya yayılmasıydı. Krizin etkileri günümüze kadar gelmektedir. Çünkü 2007-8 yılları arasında başlayan bu krizin etkisini kırmak için kullanılan araçlar, kapitalizmin borç sarmalını daha da derinleştirdi.
2007-8 krizinin neden ve sonuçlarını başka bir yazıya bırakmak kaydıyla, krizin etkisi ile ABD’de FED’in aldığı “niceliksel genişleme” politikasının uzantılarına bakalım. Hükümetin 3 Ekim 2008’de karar altına aldığı 700 milyar dolarlık “kurtarma paketiyle” (TARP), niceliksel genişleme dönemi de başlamış oldu.
Niceliksel genişleme adı verilen para politikası, faiz oranlarının sıfıra yaklaştığı, ancak kredi veren aracı kuruluşların “toksik borçları” nedeniyle kredi genişlemesine gidemediği bir dönemde “kurtarıcı” olarak Merkez Bankasının devreye girmesi anlamına geliyordu. Merkez Bankası “tahvilleri satın alarak” hem borçları kendi bilançosuna kaydetmiş oluyor, hem de kredi dağıtımı kolaylaşıyordu.
2008 virajı sonrası Türkiye ekonomisi: Bağımlılığın yeni dozu
Niceliksel genişlemenin uzun vadeli etkisi piyasaların bir anda ucuz dolar ile dolması oldu. Ucuz dolar faizlerin zaten sıfıra yakın olduğu ABD’den, faizlerin görece yüksek olduğu ülkelere doğru aktı. Tam bu noktada konu Türkiye benzeri “bağımlı” ülkelere geliyor.
Türkiye gerek ekonomik ilişkileri gerekse de sınıfsal kompozisyonu gereği emperyalist sisteme göbeğinden bağımlı bir ülke. Bu bağımlılığın sonuçları var. Sermaye daha fazla birikim elde edebilmek için yapacağı yatırımı büyük oranda “dışarıdan” gelecek dövize bağlamış durumda. Bu gelen döviz aracılığı ile hem makine, hammadde vb. mallar satın alınıyor, hem de enerji ithalatı gerçekleştiriliyor. İşte bu nedenle Türkiye uluslararası kapitalizmin iş bölüşümüne ve yönelimlerine uygun bir pozisyon almak zorunda.
2008 krizi Avrupa Birliğini ağır bir biçimde etkileyince, “sıcak paraya” bağlı olan Türkiye için de büyük bir sorun ortaya çıktı. 2009 yılında Türkiye ekonomisi %4,7 daralırken, 2010 yılında bu durum tersine dönerek %8,9 büyümüştü. İşte bugünkü Türkiye ekonomisinin kırılma noktalarından bir tanesi 2010 yılında bu büyüme dinamiğinin arka planında yatan nedenlerdir.
Birincisi niceliksel genişleme politikası ile Türkiye ve benzeri ülkeler “sıcak para” akışını sağlamış, gelen sıcak para ile 2009 yılındaki ertelenen tüketim ihtiyaçları ve devlet yatırımları, özellikle altyapı yatırımları, devreye alınmıştır. Böylece 2010-2013 yılları arasında sermaye birikimi, dışarıdan destekli hormonlu bir büyüme gerçeklemiştir. Aslında olan, Türkiye’nin hızlı bir biçimde sermaye akımlarının ayrılmaz parçası haline gelmesi, borçlanma yoluyla sermayenin hayali olarak büyümesidir.
Köşe taşları yerine oturuyor: Para sahnede
FED’in 2013’te faiz artırımı sinyali vermesi, Türkiye gibi ülkeler için sıcak paraya bağlı büyümenin de sonuna gelindiğini gösteriyordu. Bu dönemde sermayenin kısa erimli kârlarını arttıracak inşaat ve tüketim odaklı büyüme eğilimi, gelmekte olan bir aşırı birikim krizinin sinyalcisi de olmuştu. Ancak FED’in faiz artırımı hızlı bir şekilde gelişmedi. 2014 yılından sonra etkisini gördüğümüz faiz artırımı hamlesi, Avrupa Merkez Bankası’nın 2015’teki benzer “niceliksel genişleme” hamlesiyle Türkiye için “geçici” bir rahatlama yarattı.
Bu dönemde siyasi iktidarın ve sermayenin temel yönelimi hep aynı yönde oldu; gevşek bir maliye politikası, düşük faiz, işsizliğin yapısal olarak kabul edilmesi ve düşük kredilerin ağırlıklı olarak inşaat sektörüne aktarılması. Bu noktada, inşaat sektörüne bu denli ağırlık verilmesinin Türkiye’de sermaye sınıfının yapısal özellikleriyle bağlantısı var.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Türkiye “bağımlı” bir ülke. Sermayenin “üretime” ağırlık vererek sıçrama yapması sınırlı bir düzeyde mümkün. Bu nedenle, sermaye sınıfı devlet kaynaklı garanti projelere yatırım yapmayı ve kısa vadeli çıkarlarını öncelemeyi her zaman temel bir doğrultu olarak belirlemiş durumda. Böyle bir eğilim sermaye ile devlet arasındaki organik ilişkiyi ve geçişkenliği de bize açıklamakta.
Sermayenin söz konusu yapısal özellikleri nedeniyle faiz-enflasyon-kur sarmalı tüm ekonomiyi saracağının sinyallerini bu dönemde verdiği anlaşılıyor. 2015-16 yıllarında sermayenin kâr oranlarının düşme eğilimi artık ayyuka çıkmıştı. Bu noktada AKP iktidarı her zamanki politikasına geri dönerek; faizleri düşürmeyi ve sermayenin borçlarına “devlet” garantisi verecek hamleleri uygulamaya soktu. Faizlerin düşürülüp, kredilerin genişlemesi ve kredi genişlemesine eşlik eden “enflasyon artışı” eğilimi 2017 yılına geldiğinde ilk örneklerini vermişti. Kredi Garanti Fonu (KGF) uygulaması ile piyasaya 250 milyar TL’lik, yaklaşık olarak 70 milyar dolara yakın, bir kredi pompalanarak agresif bir büyüme sağlandı.
“Nas ekonomisinin” kökenleri
Ancak bütün bu hikâye, sermayenin temel sorununu aşmasını sağlayamadı. 2018 yılındaki siyasal krizlerle birlikte düşük faiz, kredi ve parasal genişleme hamlesinin sonuna gelindi. 2018 yılı ile birlikte döviz kurunun ani yükselişi, artık ne yapılırsa yapılsın yapısal bir krizin yaşanacağı anlamına geliyordu. 2019 yılı ile birlikte hayata geçen “faiz sebep, enflasyon sonuç” tezi, yukarıda ifade ettiğimiz politikalar ile adım adım döşenmişti. Değersizleşen sermayenin imdadına bir kez daha iktidar yetişmiş, düşük faiz ve genişlemeci para politikası ile “borçların tasfiyesi” yoluna gidildi.
2020 yılındaki pandemi ile bu politikadan da vazgeçilmesi mümkün olmayan bir noktaya gelindi. FED’in bu dönemde bir kez daha uygulamaya koyduğu niceliksel genişleme ile 4 trilyon dolara yakın bir miktar piyasalara salınmış, bu para bolluğu ile “enflasyonun” tüm ülkelere yayılması sağlanmıştır. Bu dönemde Türkiye’nin de faiz-enflasyon-kur sarmalından çıkması mümkün olmayacak bir yere saplanıp kalmıştır.
2021-23 arasında “Nas ekonomisi” olarak ifade edilen ekonomik yaklaşım, sermayenin bir kesiminde biriken, özellikle inşaat sektöründe, borçlarının enflasyon aracılığı ile işçi sınıfına yıkılmasına neden olmuştur. Bu dönem emeğin milli gelirden aldığı pay %25’lere kadar gerilemiş, sermaye büyük oranda borçlarını işçi sınıfının üstüne yıkmıştı. “Bölüşüm şoku” olarak bilinen bu dönem, aslında sermayenin kâr oranlarının düşme eğiliminin bir sonucu olarak iktidarın aldığı ekonomik pozisyonunu sonucuydu.
2023 yılındaki makas değişikliği de, yukarıda ifade ettiğimiz politikanın artık işe yaramayacağı bir noktada geldi. Fed’in 2022’nin ikinci yarısından itibaren hayata koyduğu faizleri yükseltme politikası, Türkiye için düşük faiz, yüksek kur ve enflasyon politikasını imkânsız kılmıştı. 2023 seçimlerinin ardından ekonominin başına geçen Mehmet Şimşek, tam da bu U dönüşünün temsilcisi haline geldi. Artık kredi genişlemesi ve enflasyon aracılığı ile sermayenin bilançolarının düzenlenmesinin sonuna gelinmişti; çünkü bunu finanse edecek ne bir dış kaynak ne de iç kaynak kalmıştı.
Kaçınılmaz son: Yapısal kriz ve “Şimşek dokunuşu”
Mehmet Şimşek’in uygulamaya koyduğu yüksek faiz politikası ile sermayenin de değersizleşmesi gündeme gelmiş, enflasyonun da yüksek kalmasıyla, hem büyüme hem de sermayenin merkezileşme yoğunlaşma eğilimi yükselmiştir. 2023-2025 dönemi büyük sermayenin bu merkezileşme eğiliminden göreli olarak yararlanmasını sağlarken, “dışarıdan” gelen kısmi sermaye de ekonomik büyümenin temel kaynağını oluşturdu. Ancak burada bir gölgenin olduğunu not etmek gerekiyor. Yüksek faiz-yüksek kur ve yüksek enflasyon üçlüsü, sermayenin bir kesimi açısından bu yükü taşıyamayacağı anlamına geliyor.
İşte bu noktada, Yeni Şafak’ın 2025’in ortasından itibaren başlattığı “Anti-Şimşek” politikasının özü beliriyor. Yeni Şafak gazetesi etrafına kümelenen “AKP’li yılların sermaye grupları” devlet destekli, ucuz kredi ve düşük ücretlere dayanan bir büyüme modeline sahip. Bu modelin, yüksek faizli bir dönemde ayakta kalması için daha fazla devlet desteğine ihtiyaç duyduğu açık. Bu nedenle Yeni Şafak çevresi, iktidar üzerinde bir “demoklesin kılıcı” sallayarak pastadan pay kapma savaşında “ben hazırım” mesajı veriyor.
Bu mesajın daha büyük bir kavgaya dönüşüp dönüşmeyeceğini siyasal ve ekonomik gelişmeler belirleyecek. Bu bağlamda, AKP’nin kendi içindeki kavgasından çok emperyalist kapitalist sistemin temel yönelim ve isteklerinin belirleyici olacağını söylemek gerekir. Türkiye’nin yukarıda çizdiğimiz panoramasının NASDAQ ve “The City” ile yakından bağlı olduğu, sahnede ise bundan sonra unutulan bir aktörün, “işçi sınıfının”, beklendiği gerçeğini unutmadan değerlendirmeler yapılması gerektiğinin altını çizmek gerekiyor.
Aynı Türkiye gibi, ekonomisi ve toplumsal ilişkileri de bir yol ayrımında. Yol ayrımını nasıl değiştireceğimizi de aynı zamanda tartışmak için, yukarıdaki tarihsel gelişimi akılda tutmak gerekiyor.

