Tanınmış heykeltıraş Mehmet Aksoy ile yapmış olduğu Gezi Direnişi anıt heykelini, içine tükürülen, ahlâk dışı bulunan, ucube olarak nitelendirilip yıkılan heykelleri ve ülkeye bir salgın gibi yayılan saçma sapan, gülünesi, çirkin, zevksiz, ucuz, kişiliksiz heykelimsi şeyler üzerine söyleştik.
Cengiz Kılçer: Gezi Parkı olayları ile ilgili bir anıt heykel üzerinde çalıştığınızı biliyoruz. Heykel için hangi malzemeyi kullandınız, detaylarını ve yapılış sürecine dair neler söyleyebilirsiniz?
Mehmet Aksoy: Heykel yapma fikrine Gezi olayları sırasında karar vermiştim. O zamanlar başbakan olan Erdoğan, Gezi parkına Topçu kışlasını yeniden yapmak ve ağaçları yok etmek istiyordu. Asıl olay buydu. Tabii birtakım yan etmenler de vardı, insanların kişisel tavırlarını, kişisel özgürlüklerini, giyim tarzlarını, içki içmelerini ve yaşam tarzlarını kınayan sözler de söylüyordu. Ben haftada bir Gezi Parkı eylemlerine katılıyordum ve halen iştirak ettiğim için onur duyuyorum. Gezi Parkı eylemlerinde dünyada bir ilkin gerçekleştiğini düşünüyorum. Hindistan’daki Gandi hareketinden sonra ilk kez pasif direniş ile böyle bir hareket yaratılabildi, büyük bir toplumsal direnişe dönüştü bu hareket. Bu direnişin bir heykelini yapmak istedim. Araştırmaya başladım. O sıralarda ağaçlar geliyordu aklıma. Ağaçları, doğayı savunan insanlar…
Günümüzde kapitalist dünyanın getirdiği insan-doğa ayrışması, insanın kendisinin de doğanın bir parçası olduğunu unutması meseleleri de çok dikkatimi çekiyordu. Bu konuda da heykellerim vardı. Zira Şamanların ve mitlerin taşıdığı enerji ve onun sanata dönüştürülmesi beni her zaman kendine çekmiştir; Şaman inancı ve mitoloji üzerine ürettiğim mermer, taş ve metalden oluşan heykeller yaptım. Şamanlara bundan dolayı el atmıştım insan-doğa ilişkisinin bozulduğunu ve dünyadaki baş çelişkinin bu olduğunu düşünüyordum. Artık emek sermaye çelişkisi, artı değer gibi şeyleri geçelim diyordum; yok edilmeye çalışılan bir dünyada sömürü ya da artı-değer dolayısıyla sınıflar da olmaz diye düşünmüştüm. Baş çelişkinin bu olduğunu ve bunun ilk başta halledilmesi gerektiğini; dünyanın yok edilmek üzere olduğunu veya birtakım kâr hırsıyla, para hırslıyla doğayı mahvetmekle meşgul olduğumuzu, buna bir şekilde bizlerin de dâhil olduğunu düşünüyordum. Çünkü artık kutsallarımız ve değerlerimiz değişmişti. Su artık kutsal değildi, ağaç, börtü böcek hiçbir şey kutsal değildi. Bütün bu değerler paranın değerleri ile yer değiştirdi. Buradan çıkarak ne yapılabilir diye kendime sordum. Gezi parkındaki gençlerin gerçekten içten olduklarını orada gördüm, gerçekten doğayı sevdikleri için, gerçekten ağaçları korumak için kendi tavırlarını, özgür düşüncelerini korumak için orada olduklarını ve direndiklerini gördüm.
Yine bu direnişin çok önemli bir farkı vardı. Bu pasif bir direnişti, karşı tarafa yönelik şiddetin olmaması bunun en büyük göstergesiydi. Güvenlik güçlerinin gaz bombalarına, TOMA’lardan sıkılan tazyikli sulara karşı kollarını, bacaklarını açarak duran, direnen insanları gördüm, kalpleri en öndeydi ve başka da hiçbir şeyleri yoktu. Tüm vücutlarıyla orada duruyorlar ve onlara su sıkılıyor, coplanıyor gaz bombası atılıyordu. İşte bu duruş direnen insanların o hareketi. X harfi gibi durmaları bana ilham verdi; Gezi direnişinin özünü kavrayan bir form diye düşündüm. Bilerek ya da bilmeyerek insanlar kollarını bacaklarını açarak öylece saldırılara karşı duruyorlardı. Belki bacaklarını açmalarının sebebi kendilerine sıkılan tazyikli suyun baskısına direnç göstermek içindi. Baktığınızda X duruşunda insanın kalbi en önde duruyor bütün vücuduyla, benliğiyle, varlığıyla ben buradayım buna karşı duruyorum gibi pasif direnişin sembolü olacak bir hareket… Buradan yola çıkarak X duruşunda gençleri yan yana koyup bir ağaca benzetmeye çalıştım. Açılan kolları ağacın dallarıymış gibi ve parmaklarından da dallar, yapraklar çıkıyor; doğa için ağaç için direnirken kendileri ağaca dönüşüyorlar gibi düşündüm… Öte yandan öldürülen gençlerin ailesi, anası, babası var onlar kalıyor geride. Özellikle ölen gençlerin, analarının seneler boyunca ve günümüze kadar nasıl direndiklerini, nasıl mahkemelere, öldürülen çocuklarının duruşmalarına gittiklerini, nasıl direniş gösterdiklerine hepimiz şahit olduk. O anaların evlatlarını kaybetme acısını içlerinde yarattığı mezar taşı sessizliğinde boşluklar, oyuklar olarak düşündüm. Böylece o acıyı dışa vurmaya, form haline getirmeye çalıştım. Heykel şöyle bir şey oldu: Önde kollarını açmış X direnişinde gençler art arda dizilmişler, onların tam arkasında yine kollarını açmış bir ana… O da biraz da ilahi, tanrıya ellerini açmış. Yani artık doğadan, gökten medet umar gibi… Hani insanlar çok kızınca ellerini havaya doğru kaldırır ya… Onların da neye inandığıyla çok ilgisi yoktur bu duruşun, insanlığın ilk zamanlarından beri hep böyledir. İlk başlarda belki tanrı Ülgen’e doğru kollarını açıyorlardı. Heykelde Gezi direnişinde öldürülen gençler ve arkalarında anaları ve o acının paylaşımı var. Evinden ekmek almak için çıktığı sırada polisin attığı gaz kapsülüyle başından yaralanan ve aylarca komada kaldıktan sonra yaşamını yitiren 14 yaşındaki Berkin’i de gösterdim heykelde, o da farklı, insani bir durum. Berkin Elvan da o ağaç dallarının arasından elinde ekmekle çocuksu bir hareketle bakıyor her şeyden habersiz aslında öylece duruyor…
Gezi Parkı heykeli için Afyon’a taş ocaklarına gittim, damarsız, homojen heykele elverişli taşları seçtik. Taş ocaklarında aynalar vardır taş aynaları derler. Oradan bakıp taşın çatlağı mı var, istenmeyen damarlar, renkler giriyor mu diye görüyorsunuz ve ona göre seçiyorsunuz. Birkaç ocak gezdikten sonra taşımızı bulduk ama o seçtiğiniz yere üç ay beş ay sıra gelmiyor. Onlar üç ay beş ay diyorlarsa bilin ki sekiz, dokuz aydır… Taşçı zamanı uzun olur. Sonunda gecikmeli de olsa taşlar geldi, atölyemize indirdik. Tam yetmiş ton Afyon gri dumanlı mermer. 70 tonluk taşımız fazlalıkları attıktan sonra 25 tona düştü, düşünün o kadar taş işledik. Heykelin yapımı dört beş sene sürdü. Önce Antakya’ya yapacaktık. Ölen çocukların üçü de Antakyalı, Hataylı ve Aleviydi… Bu kayıplar maalesef büyük bir tesadüf müdür, bunda bir özel seçim mi var bilemedim. Hepsi Aleviydi öldürülen gençlerin… Defne Belediye Başkanı yeni seçilmiş ve bana bir teklifle gelmişti “böyle bir heykeli yapar mısın” diye. Zaten yapıyordum ben demiştim, bir sene boyunca çizim yapmıştım; eskizleri, çizimleri gösterdim. Dediler ki “tamam olur”. Yer seçtik, Uğur Mumcu Meydanına karar verdik. O sıralar analar bir anıt heykel istiyorlardı, belediye başkanı oy kaygısıyla söz verdiği için yaptırmak istemişti, biz de o hevesle yaptık. En sonunda üç buçuk yıl sonra yeni belediye seçimlerine üç ay kala ilk önce “yahu buraya yapmayalım burası Uğur Mumcu Meydanı çok dikkat çeker” dediler. Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş da istemiyor, “bana sanatla manatla gelmeyin sporla gelin” gibi saçma bir aforizmanın düşünürü sayın belediye başkanı Tayyip de zaten gezi denince sinirlerine hâkim olamıyor, gezi fobisi var. Bütün bunlar korkular, bir araya gelince, heykeli koymaktan vazgeçtiler. Ben de siz bu heykeli yerine koymayın, ben bunu zaten yapmak istediğim için yapıyorum dedim. Bir zaman gelir ben Gezi direnişi heykelini Taksim Meydanına da koyarım. Devran, tarih ille de döner. İnsanlık Anıtı yıkıldığında da böyle demiştim. Bir zaman gelecek o tepeye yine İnsanlık Anıtı’nı dikeceğim ölmez sağ kalırsak… Ama hayatımın son gününe kadar o fırsatı kollayacağım ve ilk fırsatta gerçekleştireceğim ve ilk fırsatta da Gezi Direnişi anıt heykelimi Taksim’e dikmek isterim.
Cengiz Kılçer: 19 yıllık AKP iktidarında heykellerin içine tükürüldüğü, parçalandığı, meydanlardan kaldırıldığı bir süreç yaşadık; Transformers robot heykeli, Dinocan heykeli, karpuz içinde çocuk ve kadayıf tepsisi taşıyan adam heykelleri, semaver heykeli gibi her türlü estetikten uzak kitsch bile sayılamayacak şeyler memleketi doldurdu. Sizin yorumunuz nedir?
Mehmet Aksoy: Günümüzde heykeltıraşlık değerleri, heykel, form sanatı ile ilgili bir hayli kültürsüzlük, cahillik cehalet söz konusu. Heykel nedir bağlamında bayağı hiç de iyi bir yerde değiliz. Mesela üç boyutlu her şeyi heykel, ya da fotoğrafın üç boyutlu şeklini de heykel sanıyoruz. Bunlar hiçbir zaman heykel olmuyor tabii; heykel kendi plastik değerleri olan bir şeydir. Üç boyutlu bir kütle, yanı, aşağısı, yukarısı, sağı, solu, arkası, önü var. HEYKELTIRAŞ bütün bu boyutlardan sorumludur kütle her açıdan heykel olmalı, plastik değerler taşımalı, hatta “uçurumdan aşağı atıldığında bile kırılan her parça heykel kalmalıdır” demiş büyük ustalar. Heykel aynı bir ışık senfonisi gibidir, IŞIĞI nasıl kompoze ederseniz, nasıl ayarlarsanız öyle bir anlam, öyle bir kavram çıkar ortaya. Güneşle birlikte gün boyu değişen ışığın şiddetine ve geliş açısına göre heykel anlamının farklı nüanslarına kavuşur zenginleşir. Heykel bir sanat dalıdır, farklı şeylerle karıştırmamak lazım… Heykel fotoğraf değildir, resim değildir. Mekân içinde mekâna plastik bir anlam katabilir, mekânda bir cazibe alanı yaratabilir. Hem mekân hem heykel hem de form konusunda çok eksiklerimiz var. Maalesef ellerinde yaptırım gücü olan belediyelerimiz de kafalarına göre heykeltıraşlara “şuraya bir şey lazım” genellikle de “ağaç altına” deyip kendileri tarif edip heykel yaptırıyorlar. HEYKEL yapan arkadaşlar da çoğu zaman, para kazanmak, heykel yaptım demek, kendilerini kanıtlamak için yapıyorlar bu işi. Belediye başkanı bir şey yap derse yapıyor ve onun istediği doğrultu da yapıyorlar. SONUÇ işte öyle ne idüğü belirsiz gülünç nesneler çıkıyor ortaya.
1923’te kurulan Cumhuriyet şehirleşmesiyle olsun, meydanlarıyla, yapılan heykelleriyle olsun, insanları güzel sanatlar ile iç içe yaşatmış ve bunun için ön ayak olmuştur. Bir çocuk okula giderken, sokakta oynarken, herhangi bir yerde bir heykelle karşılaşsın; ama sanatsal değeri olan bir şeyle karşılaşsın. 1923 Cumhuriyetiyle başlayan kültürel ve sanatsal alandaki hamle, maalesef 1950’lerden sonra sönümlenmeye başladı. Giderek bugünlere geldik. Kars’taki benim İnsanlık Anıtı heykelim insanlığa barış öneren bir anıttı. Eğer barış olmazsa insanlık olmaz diyen bir anıttı. İnsan olma yolunda ilerlemek istiyorsak barış olmalı, onun için savaş insanı insana, insanı kendine, kardeşi kardeşe düşürür, düşman eder ana fikrinden yola çıkan, bu içeriğe oturan bir heykeldi. Savaş karşıtı ve barış öneriyordu ki, o Kars ilimiz de dönem dönem birçok savaşa şahit olmuş, yüz binlerce şehit verilmiş topraklardır; Sarıkamış’ı düşünün, mesela Kars Rusların eline geçiyor, Ermenilerin eline geçiyor, bizim elimize geçiyor. Orada ölenlerin anısına bir barış talebini yükselten bir anıt dikmek istedik.
Heykeli 2006’da ilk yaptığımda kimse karşı çıkmadı, meclisten de geçti, koruma kurulundan da geçtikten sonra anıta başladık. Yani gecekondu yapmadık, sonra 2011 yılına gelindi o zamanın Başbakanı Erdoğan Azerbaycan’a ziyarete gitti. Azerbaycan’da İlham Aliyev’le görüşmesinin hemen ardından Kars’a geldi. İnsanlık Anıtı heykelim için “bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler (…) böyle bir şey olması düşünülemez” dedi. Sanki heykelden hiç haberi yokmuş hiç görmemiş gibi yapıyordu. Yahu biz altı senedir gecekondu mu yapıyoruz kardeşim? Herkesin gözü önünde yapıyoruz, orada çalışıyorum herkes biliyor; başbakan da biliyordu, Dışişleri Bakanı da biliyordu ve heykeli kaldıkları otelden hayranlıkla seyrediyorlardı. İnsanlık Anıtı, Erdoğan-Aliyev görüşmesinde pazarlık konusu oluyor, Aliyev heykelden rahatsız olduğunu, heykelin Ermenilere karşı ellerini zayıflattığını söylüyor ve yıkılmasını rica ediyor. Erdoğan da “emrin olur ne demek, yıkarız önemli değil” diyor ve anında ülkeye dönüp o konuşmayı yapıyor. Yani bir alış veriş konusuna bonus olarak gidiyor heykelimiz, şu işe bak!
İşte heykel anlayışı bu… Talibanvari bir refleksle, tuttular heykelin “Allahu ekber” nidalarıyla kafasını kestiler kopardılar. Biz o zaman Taliban vandalistlerine benzedik onlar gibi sanat eserlerini parçalıyorsunuz derken buna kızacaklarını, suçlanacaklarını düşünüyorduk. Ne iyi niyet, bugün öğreniyoruz Cumhurun başı diyor ki “YOKTUR TALİBAN’DAN BİR FARKIMIZ” aynı düşünüyoruz, farklı düşünmüyormuşuz. Neyse TAYYİP İNSANLİK ANITINI YIKTI. Bütün bunlara şahit olduk ve hemen arkasından neredeyse her şehirde heykeller yıkılmaya başladı. Erdoğan yıktı ya heykelleri… Belediye başkanları yağcılık yapacaklar ya! Kraldan çok kralcıyız ya! Hemen onlar da başladılar heykel yıkmaya ve bu heykel yıkma olayları yine benim yaptığım Muğla’nın Datça İlçesi’ndeki Can Yücel’in anıt mezarına kadar uzandı. Bir haber geldi, baktık Can Yücel’in de anıt mezarını parçalamışlar… Tekrar anıt mezarını yapacağım dedim ve hakikaten de yaptım. Can Yücel’in anıt mezarını parçalayanlar yakalandılar hapis yattılar. Demek istediğim, böylesi bir heykel yıkıcılığı, heykel yıkma seviciliği başladı. Heykel yıkınca kahraman olunuyormuş gibi bir hava esti.
Ankara Büyükşehir eski Belediye Başkanı Melih Gökçek ise bambaşka bir durum… Gökçek ile bizim kavgamız çok uzun ta 1994’lerde başlar. Gökçek’i mahkemeye verdim üç dört mahkeme kazandım on sene sürdü mahkeme… Ben heykeli yerine diktirdim, o arada da bir sürü sempozyumlar gerçekleşti, televizyonlarda Siyaset Meydanı adlı tartışma programında dört saat süren konuşmalar yapıldı. Türkiye’de ilk kez heykel konuşuldu, önemli bir şeydi bu, bir yanıyla da ilk kez heykeli anlatma fırsatı bulduk. İnsanlık Anıtı’nın yıkıldığı süreçte de ben hep heykel konuştum, heykel anlattım. Heykel nedir, ne değildir onu anlatmaya çalıştım. Mekân nedir, büyüklük nedir, heykelin boyutunu ne belirler, mekânın hafızasıyla ilgili bir şeyler yapılması gerekir gibi… Bütün bunları söyledik zamanında. Melih Gökçek de bundan bir şey öğrendi ve sanatçılığa soyundu. Adam dünyadaki en büyük “performans sanatçılarından” biri haline geldi(!) Para var akşam aklına bir şey geliyor sabah yaptırabilecek güçte VE YAPTIRIYOR, düşünebiliyor musunuz? Ben bunun yalnızca hevesten kaynaklandığını da düşünmüyorum. Gökçek ne diyorsa heykeltıraş adam “evet başkanım, tabii başkanım, ne isterseniz başkanım” dedikçe o oluyor. Gökçek’in tarifine göre heykeller yapıyor. Bu ne kadar aşağılık bir durum? Bu ne kadar kötü, nasıl bir satılmışlık, bu sanata reva görülen nasıl bir saygısızlık?
Bütün bunlar gözlenmeli, açığa çıkarılmalı ve bunlarla mücadele edilmelidir. Heykeltıraşa “sen şu kadara yaparsın” deniliyor belki, yüz lira ise beş yüz lira veriyorlar; ama kaç lirasını heykeltıraş alıyor bunu bilmiyoruz. Şunun gibi: Mesela üst geçit, alt geçit yapılırken kazıklar çakılıyor, (en büyük kazığı da öyle yiyorduk aslında). Deniliyor ki “kazıklar yirmi metre yerden aşağı gitti” öyle hesaplanıyor giderler. Hâlbuki beş metre gidebiliyor aşağıya, peki onu kim ölçüyor yerin altında? Adam rapor tutuyor, “yirmi metre kazık derine gitti” gibi.
Bununla beraber Ankara’da çeşitli heykeller yapılmış, bire bir, eli yüzü düzgün dinozora benziyor, tamam çok güzel… Ankara ve dinozor? Niye Ankara? Niye dinozor? Dinozorların anavatanı Ankara mı? Burada Hititler yok muydu yahu? Çok enteresan bir şey! Hititler burada yaşamıştı, Hititlerin başkenti Hattuşaş bu topraklardaydı. Yıkılmasını zar zor büyük direnişlerle önlediğimiz Sıhhiye’deki Hitit Güneşi heykeli kaldı. Bu Hitit güneşlerine bir bakın, Milattan Önce 1600’lerde, henüz Avrupa’da insanlar postlarla ormanda dolaşıyorlarken Hititler bu topraklarda bronz döküyordu; öyle ilerlemiş bir medeniyet vardı coğrafyamızda. Hititlerin o Güneş kursularının çoğu veya o küçücük geyik heykelleri tümü bronzdur, çok hayret verici bir yere gelmişler, sanatta ustalaşmışlar. Sanatta soyutlama çok zenginleşmiş, soyut ifadelendirme yücelmiş; güneşe o kadar güzel anlamlar vermişler, öyle güzel form bulmuşlar ki, bir tane iki tane değil en azından yirmi tane Güneş Kursu var. Anadolu Medeniyetleri Müzesine bir gidin bakın, nasıl bir zenginlik ile karşılaşacaksınız. Böyle bir yerden geliyoruz. Ve Melih Gökçek’in “prestij” projem dediği, Çin’den satın alarak Atatürk Orman Çiftliği Kavşağı’na RoboCop heykelini ya da dinozor heykelini dikiyoruz. İşte, görgüsüzlük bu, kötülük bu!
Devlet Resim ve Heykel Sergileri yok sayılacak bir duruma düşürüldü, değersizleştirildi, normal bir sergi haline getirildi ve içeriksizleştirildi. Tiyatrolar kapatıldı, müzisyenlerin hali ise ortada, her yere ziyan veriliyor. Her şeyin alt yapısını mahvetmekle meşgulüz. Peki, bu insanlar nerede yetişecek? İlkokullarda çocuklara yukarı makamlardan gelen çizimler gönderiliyor. O şekillerin içini dolduruyorlar, çocuğun özgür iradesi hayal gücünü görmüyorlar; “şunu çiz, bak şöyle bir şey var ne istiyorsan onu çiz” diyemiyorsun çocuğa. Boyaları ver, bak çocuk neler çizecek… Senin o kuru kafalı adamlarının zaten hayal gücü yok. Yukarıdan gönderdikleri şekillerle çocukların hayal güçlerini sınırlandırıyorlar. Ne kadar büyük bir ziyan! Çocukların hayal gücünün ve form dünyasının sınırlarını daraltıyorlar. Pablo Picasso bile “Rafael gibi resim yapmak dört yılımı, bir çocuk gibi resim yapmaksa bütün ömrümü aldı.” diyordu. Picasso, çocukların rahat resim çizmelerine bayılırdı, hiç kimseyi kıskanmaz ama çocukların çizimlerini kıskanırdı. Neden? Çünkü özgürce, içlerinden geldiği gibi çizerler çocuklar. Çocuklarda o hayal dünyasını, o renk duygusunu, çizgiyi, form duygusunu geliştirecek bir eğitim vermek lazım.
Sosyal adalet dediğimiz şey aynı zamanda yeteneklerin keşfedilmesidir. Müzik dersi yok, resim dersi yok o çocuğun güzel sanatlara yeteneğinin olup olmadığını nasıl ortaya çıkaracaksınız? Heykel kitaplarda yer almıyor, okutulmaz, örnekleri verilmez nerden göreceksin okuyacaksın da heykeli anlayacaksın. Atatürk heykelleri vardı diyeceksin, -ya da bu acayip heykeller çıktı şimdi- mesela öylesine yapılan Atatürk heykelleri… Onlar da büyük zarar veriyor heykel sanatına. O heykellerin de çoğu para için yapılıyor, sanatsal bir ifadesi yok. Her konunun heykeli yapılabilir tabii, Atatürk’ün heykeli elbette yapılır. Kaç tane Atatürk heykeli projem var ve yaptım da. Ama yorum diye bir olgu var, sanatçı olarak Kurtuluş Savaşını nasıl görüyorum? Nasıl bakıyorum? Nasıl soyutlayacağım bunu? Atatürk benim için şudur nasıl diyeceğim? Bunu dersen ancak sanat olur, yoksa Atatürk’ün kaşı böyleydi, gözü böyleydi saçı sarıydı bıyığı şöyleydi vs. bunlar heykel değil. Hem heykel sanatına zarar veriliyor hem de Atatürk’ün imajı bozuluyor.
Cengiz Kılçer: Taksim Meydanı deyince kolektif hafızamızda 16 Şubat 1969’da Kanlı Pazarı, Altıncı Filo’yu Protesto Olayları, 1976, 1977, 1978’in 1 Mayıs’larında Taksim Meydanı’nı dolduran yüz binlerce insan ve anılar canlanıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin (İBB) düzenlediği Taksim Tasarım Yarışması’na ilişkin görüşleriniz nelerdir?
Mehmet Aksoy: Bununla ilgili görüşlerimi daha önce de söylemiştim aslında, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin açtığı yarışmayı ve sonuçlarını gördüğüm zaman çok üzülüyorum; deminden beri heykelin halen korkulan bir şey olduğunu, heykel kültürümüzün olmadığını anlatıyorum. “Taksim Kentsel Tasarım Yarışması”nın şartnamesinde öyle güzel şeyler söyleniyor ki: Taksim tarihi bir yerdir, hafızası şudur şunları yaşamıştır… Bol bol fotoğraflarla tarihçesi anlatılıyor da anlatılıyor… Peki, en sonunda yapılan şey ne oldu? Bir peyzaj projesi haline getirildi, Taksim Meydanı meydanlıktan çıktı. Taksim’in yaşanmışlığı, Taksim’in tarihi 1969’lardan 1970’lerden günümüze, hatta daha öncesiyle cumhuriyet tarihi ile ilgisi var Taksim’in? Taksim bir Cumhuriyet Meydanıdır; oradaki Taksim Cumhuriyet Anıtı plastik olarak değeri olmasa da cumhuriyetin bir sembolüdür, bir fener, bir ışıktır orada. Bir hatırası olduğu için çok değerlidir.
1969’un Kanlı Pazar’larını, 1977’nin 1 Mayıslarını unuttuk mu? Oraya giden, yüz binlerce, toplandıklarında sayıları milyonları bulan insanların çocuklarını akrabalarını tanıdıkları sevdikleri oluşturduğu kitleyi düşünün.
Bu kitle hâlâ Taksim’e çıkıp o günlerin anısını yaşamak istiyor, orada o yaşanmışlığı yansıtan heykeller, sanat eserleri görmek, onlarla var olmak istiyor. 6. FİLO DEFOL, diyenler TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE, YANKEE GO HOME, diyenler bugün haklı çıktı. BUGÜN değişen şartlarda değişen durumlarda yeni sloganları orada atmak istiyorlar. Çünkü böyle bir geçmişi vardı Taksim Meydanının, bütün bu olaylara şahit olmuş bir meydandan söz ediyoruz. Bu meydan bir şekilde bu yaşanmışlığı göstermeliydi bize. Taksim, Taksim Meydanı olmalıydı, Gezi Parkı direnişi ile bütünleşmeliydi. Ya Gezi direnişinde yaşananlar? Onun da bir tarihi var.
Gezi Parkı direnişi de unutuldu projede… Gezi Parkı ve bütün Taksim Meydanı sıradan bir park haline getirildi. Oradaki miting alanı o kadar küçültüldü ki, Cumhuriyet Anıtı heykelinin çevresinde küçük bir meydancık, beş on bin kişi orada durursunuz, önemli günlerde çelenk filan koyarlar sonra da haydi eyvallah… Tayyip Erdoğan Taksim Meydanına kitlelerin girmesine karşı oldu, her türlü mitingin yapılmasına senelerce müsaade etmedi, 1 Mayısları kutlamamızı engelledi, buna rağmen direnişler oldu ki halen de oluyor, her seferinde Taksim’e çıkıp yürümek istedi insanlar. Sen şimdi Taksim Meydanını ağaçlarla doldurdun, polisin TOMA araçları yerine ağaçları koyuyorsun, daraltıyorsun meydanı, ondan sonra al sana Taksim meydanı(!)
Ne oldu Taksim’in hafızası? Ne oldu tüm bu yaşanmışlıklara tanık olan insanlar? Öldüler mi? Halen varız! İşte ben o zamanları yaşayan, o zamanlara tanık olan bir insanım! Kanlı Pazar’ı 1969’unu da yaşamışım, 1970’li yıllardaki 1 Mayıslarını da yaşamışım, Gezi olaylarını da yaşamışız. Bütün bu hafıza bir şekilde ortaya çıkmalı. Bu da heykelle olurdu… Bir heykel karşıtlığı var. Bunun nedenini anlamıyorum. Mimarlar ve peyzaj mimarları oturdular burası bir mimari projeymiş gibi çözmeye çalıştılar. Böyle bir meydan olmaz, bir meydan hafızasıyla yaşar, sen suni bir şekilde başka türlü ve bir anda değiştiremezsin, yok böyle bir şey, olaylar böyle gelişmiyor. Yurt dışında böyle bir olay olamaz yaşanamaz biliyor musunuz? Biz parkları AVM’lere çeviriyoruz, meydanları da parklara…
Onun için çok yanlış bir projeydi, yapılacaktı belki de bilemiyorum. Erdoğan, şurası burası vakfındı diye engelledi filan, o projenin uygulanması zaten kötü bir şeydi. Ben de katılmıştım. Heykel koydum tabii oraya, bir meydana heykel koymazsan orayı anlatamazsın, o meydana bir anlam veremezsin. İnsanlar ferahlık, mutluluk içinde hiçbir şey olmamış gibi Taksim Meydanındaki ağaçlara bakıp 1 Mayıs 1977’yi tahayyül edemez. Yok böyle bir şey! Belediye başkanlarının böylesine inanılmaz bir yaptırım gücü var ve bu inanılmaz bir güç. Belediye başkanın anlayışına bakıyor biraz. Artık ne anlayışa sahip ise… Bir de arkasında para gücü söz konusu, hâlbuki ne kadar büyük bir yanlış. Belediye başkanın kültürden sanattan anlaması şart değil. Başka işleri var, o işlerle uğraşsın, anlamadığı işler için danışmanlar var. Mesela danışman bir mimarsa ya da bir şehir plancısıysa birkaç MİMARİ kalitesi olan bina yapmış bu işte kendisini kanıtlamış olsun. Şehir planlama işiyle uğraşıyorsa hangi şehri planlamış ne tecrübelerden geçmiş bu konuda yazılı görüşleri var mı, bir kitap ya da bir makale yazmış mı? Sen, ben, bir de bizim oğlanla tanıdıkla olmaz bu işler. Danışman korkmadan çekinmeden konuşabilmeli, eyvallahı olmamalı, “yanlışsın başkanım böyle olmaz” diyebilmeli. Bunu anlatabilecek birileri olmalı. Her yerde sallabaşçılığa, yağcılığa karşıyız, AKP şöyledir, tek adam rejimi böyledir derken siz bunun karşısında ve konuda farklı ne yapıyorsunuz?
Cengiz Kılçer: İki yıl önce yaşama veda eden ressam İbrahim Balaban’ın mezarı için anıt heykel yaptınız. “Mezar taşları aslında ölenler için değil, kalanlara bir şey anlatmak için yapılır.” demiştiniz. 16 Kasım 1979 tarihinde öğretmenlik yaptığı okulun çıkışında katledilen TKP üyesi Talip Öztürk’ün heykelini yapmıştınız (1980) o heykelin hikâyesini öğrenebilir miyiz?
Mehmet Aksoy: Talip Öztürk öldürüldüğü zaman Aksaray’daki mitinge gitmiştim, Zeytinburnu Kozlu mezarlığında mezarına kadar eşlik ettim cenazeye. O yıllarda içinde olduğumuz yaşadığımız durumu çok iyi bilirim. Her gün beş on kişi öldürülüyordu. O tarihlerde, günümüzdeki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, o günkü adıyla Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocaydım. Öldürüldükten sonra Talip Öztürk’ün bir heykelini yapmalı, heykelinin dikilmesi lazım diye düşündüm. Bunun formu ne olabilirdi? Talip Öztürk kimdir ben ne düşünüyorum… Ölümün bir acısı var, bir kütle yaptım bir dikdörtgen prizma gibi bir şey. O kütlenin içine organik bir yarık açtım, o yarığın en altına da Talip Öztürk’ü yatırdım, yüzünden tanıyoruz o olduğunu, yatanın üstünden alevler o kütleyi aşındırıyor ve bir boşluk yaratıyor, kütleyi değiştiriyor. Aslında olay buydu. Bir devrimci adam kütleyi değiştirmek için bir ışık olur, bir alev olur. Böyleydi işte… Talip Öztürk öldürüldü ama on binler, yüz binler arkasından yürüdü. Unutulmadı ve bize bir ışık bıraktı, bir meşale bıraktı. O fikirden çıkıp, o kütleyi yaran, onu bozan bir şeymiş gibi düşünmüştüm. 12 Eylülü, öncesini, 1970-80 dönemini benim heykellerimde yaşayabilirsiniz. O zamanları yaşadım ve heykellerime de yansıttım. 1 Mayıs 1977’yi de yansıtmışım, Türkiye kadın hareketini de yansıtmışım, vurulup düşenlerin heykeli de var, Nâzım’ın heykeli de var, Nelson Mandela’nın heykeli de var… O atmosferi o günkü durumu kendi sanatımda bir şekilde yansıtmışım. Sanatçılık da böyle bir şey olmalı. Hayattan kopuk bir şey değil; bizim ilhamımızı içkiden, sigaradan, Merih gezegeninden, aydan, oradan buradan alacak halimiz yok. Toplumdan alıyoruz her şeyi ve biz toplumsal bir varlığız. Toplumsal olaylar bizi etkilemeli ve sanatımıza yansımalı. Bir şeye karşı ben sanatımla konuşmak isterim. Heykele bunu nasıl yansıtabiliyorum diye düşünürüm. İşte Gezi olayları da böyle… Sanatıma yansıtmam gerekiyordu. İçinde yaşadığım bir olay doğru olduğuna emin olduğum bir olaydı.
Ben 1972’de TKP üyesi oldum, maalesef 1990’lı yıllarda bir sürü şey yaşadık. Biliyorsunuz sonra TİP ile birleşip kendini lağveden bir parti Türkiye Komünist Partisi… Dünyada bir örneği görülmemiş bir şey oldu(!) Türkiye’de… Çok yazıktır; ben gelinlik çağındaki genç bir kızmış gibi bakardım partiye, o saflıkta, o güzellikte bakardım… Fakat içinde çok kötülükleri de yaşadık sonradan. O üzdü beni, benim gibi bir sürü sanatçıyı da üzmüştür bunu biliyorum. Bu konuda duyarlı olan her insan zaten üzülür. Partinin içinde birtakım hizipler fraksiyonlar her zaman olur, ama aslı ana hedef, başlangıçtaki ve tarihinde yaşanmış şeyler unutulmamalı. Mustafa Suphi’ler mesela unutulmamalı, Karadeniz’de bir yerde bir heykeli yapılmalı diye düşünüyorum (teklif de ediyorlar), bir hatıra bir yaşanmışlıktır bu. Mesela öyle bir heykeli görmek isterim. Bunlar çok önemli şeyler, insanı yaşatan şeyler. İnsani değerleriniz, o kadir kıymet bilmeniz ne kadar büyükse o kadar insanı kendine çeker. Ancak böyle olur bu iş.

