Medet Güney [1]

2021 yılının mayıs ayında Marmara Denizinde görülmeye başlayan müsilaj (deniz salyası) son zamanlarda Türkiye’nin en önemli gündemlerinden biri oldu ve bu başlıkta dünya gündemine de girmeyi başardık. On yıllarca kirlettiğimiz ve kirletmeye devam ettiğimiz Marmara Denizinin bu hale nasıl geldiğini incelemeden önce müsilajın ne olduğunu ve nasıl oluştuğuna bakmamız gerekiyor.

Müsilaj; organik atıkların deniz içinde seyrelmemesi veya seyrelme fazlarının gerçekleşmesinin yavaşlaması ve sekteye uğraması sonucu biriken nutrientlerin, sıcaklık artışı ile beraber kimi bakteriler, fitoplanktonlar, mikroalgler, zooplanktonlar vb. tarafından hızla parçalanması sonucunda denizel ortamda ortaya açığa çıkar. Optimum çoğalma hızına ulaşan bu tek hücreli canlılar ve onların oluşturduğu metabolik atıklar müsilaj veya deniz salyaları diye bilinen gözle görülür durumu oluşturur. Müsilaj sakin, karışmayan deniz (oksijenlenmesi uzun süren veya az olan) ortamlarında oluşmaktadır. Bu ortamda kimi tek hücreli canlıların aşırı üremesi ve mikroorganizma oksitlenmesinin tamamlanamaması sonucuyla floglaşma yolu ile su yüzeyinde yüzen tabaka oluşumları gözlemlenir. [2] Marmara Denizinde yaşamakta olduğumuz müsilaj sorununun temel nedeni Marmara Denizine deşarj edilen evsel ve endüstriyel atık sulardır. Bu atık suların oluşturduğu organik yükün artması, deniz suyu sıcaklığının bu canlıların üremesi için en elverişli seviyeye ulaşması ve akıntı-rüzgâr vb. gibi su hareketlerinin azlığının da eklenmesi sonucunda müsilaj olarak adlandırılan sorunların gözle görünür şekilde açığa çıkmasına sebep oldu.

DENİZ DEŞARJLARI – YANLIŞ ATIK SU YÖNETİMİ

Marmara Denizindeki organik yükün artmasındaki birincil sebep yanlış atık su arıtma politikasıdır. 80’li senelerde İstanbul ve Marmara bölgesinde bulunan şehirlerin ve sanayilerin atık sularının “Derin Deniz Deşarjı” yöntemi ile Marmara Denizine verilmesi planlanmaktaydı. Marmara Denizi çift tabakalı bir denizdir. Alt tabakadaki su Ege Denizinden Karadeniz’e doğru ilerlemekte, üst tabakadaki su ise Karadeniz’den Ege Denizine doğru ilerlemektedir. Denizin belli seviyesinden atık sular denize deşarj edilmektedir. Uygulanmak istenilen bu yöntem ile atık suların Karadeniz’e gönderilmesi planlanmıştı fakat yapılan yanlış projelerden dolayı atık suların çok büyük bir kısmı Marmara Denizinde kalmaktadır.

Marmara bölgesinde yaklaşık 25 milyondan fazla insan yaşamakta ve her gün yaklaşık 10 milyon metreküp atık su Marmara Denizine deşarj edilmekte. İstanbul’da bulunan atık su arıtma tesislerinin %60’ı “ön atık su arıtma tesisi” olarak ifade edilmektedir. Ön atık su arıtma tesisi olarak ifade edilen tesislerde sadece ızgara ve kum tutucu ekipmanları bulunmaktadır. Bu ekipmanlar sadece atık suyun içerisinde bulunan katı maddeleri tutmaktadır. Herhangi bir organik giderim yapılmadan atık sular direkt denize deşarj edilmektedir.

Kaynak: İstanbul atık su arıtma tesislerinin türleri (İSKİ 2020 faaliyet raporu) [3]

EKOLOJİK YIKIM

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan genelge ile Marmara Denizi Eylem Planı Koordinasyon Kurulu kuruldu. Müsilaj zirvesi ve sonucunda yayımlanan bildirgede ‘akademik’ ve ‘bilimsel’ yaklaşımlara önem ve öncelik verileceği yönünde vurgular yer aldı. Bildirgenin satır araları okunduğunda özellikle bu anlamda “Müsilaj sorun değil, sonuçtur. Sorunun müsilaj değil de kirlilik olduğu gerçeğinden hareketle; çözümün çevre teknolojisi ve çevre bilimleri ele alınmadan, kısaca çevre mühendisliğini dışarıda tutan bu çözüm arayışını adlandırıldığı gibi ‘akademik’, ‘bilimsel” bulmak mümkün değildir”. Bir kez daha ‘akademik’ ve ‘bilimsel’ olma yönündeki samimiyetsizliğe şahit olunmuş; Marmara da bu bakış açısı ile genelde diğer çevre sorunları gibi siyasi kararlara, sermayeye feda edilmiştir. [4]

  1. Bildirgede ve ilgili söylemlerde konunun bilim yolunda tüm ilgili kurum, kuruluş, sivil toplum örgütleri, belediyeler ile birlikte değerlendirildiği dile getirilmiştir. Çevre teknolojisi ve çevre bilimlerinin ön planda olması gereken bu konuda, yasalarla görev ve sorumluluğu tanımlanmış, kamu kurumu niteliğinde olan başta Çevre Mühendisleri Odası’nın ve TMMOB yapısı içinde konu ile ilgili diğer odaların çalışma dışında tutulması da ‘akademik’ ve ‘bilimsel’ unsurlardan uzak siyasi uygulamalardır. Odaların yasalarla belirlenmiş görev ve sorumlulukları gasp edilmiştir; yine söylemler ve uygulamalar çelişmiştir.
  2. Bildirgede, “Denizleri çalışmak ve zor problemlere çözüm sunmak için çok disiplinli yaklaşımlar gereksinimi” ve “Deniz ve su biliminin bu süreçte temel bilim (fizik, kimya, biyoloji, matematik) desteği ve diğer iklim bilimleri (meteoroloji, klimatoloji, ekoloji, paleontoloji, vs.) ile amaç ve kapsam örtüşmesi artmıştır” gibi ifadelerinden aksak bir Koordinasyon Kurulu çıkmıştır. Önemi ve değeri tartışılmaz olan temel bilimlerin ve fen bilimlerinin varlığının yanında temel sorun üzerinde mühendislik çözümleri üreten çevre teknoloji ve çevre bilimlerinin dolayısı ile çevre mühendisliğinin söylem ve uygulamada yer almıyor olması ‘akademik’ ve ‘bilimsel olma yerine politik seçimlerin öne çıktığını göstermektedir.
  3. Komisyon yapısı içinde işin mühendisliği yer bulamamışken; sermayenin ve yine sermaye güdümünün yoğun olduğu Çevre Ajansı’nın başrolü alması düşündürücüdür. Bu aksak yapılanma, eylem planlarının bilim ve doğa ekseninden saparak, rant eksenine kayması yönündeki endişeleri haklı çıkarmaktadır. En son Marmara için de çevrenin, kaynakların, bu konulardaki planlamaların, uygulamaların, denetimlerin kamu gücü ile toplum yararı üzerinden değil; sermayenin güdümünde rant ekseninde yürütüleceği ilan edilmiştir.
  4. Görülmektedir ki, ‘koruma’ adı altında yapılacak çalışmalar, “salyalı deniz suyunu tarımsal sulamada kullanma”, “Kanal İstanbul ile Marmara’yı kurtarma” gibi bilimsellikten uzak çözümlerini ortaya atıp; “bariyerler ile toplayıp, tanklara alarak ‘bertaraf’ noktasına gönderiyoruz” açıklamasını yapıp, bertaraf noktası ve bertaraf yöntemi noktasında bir sözü olmayan ellerde yürüyecektir.

Senelerdir sadece göstermelik ve kalıcı olmayan çözüm arayışlarına giren su yönetimlerinin yapmış olduğu yanlış politikalar sonucunda Marmara Denizinin can çekişmesine şahit olmaktayız. Dönemin AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSKİ yönetimi 31 Mart 2019’daki yerel seçimler öncesinde, reklam panolarına; “İstanbul Atık suyunun yüzde 99’unu Arıtıyoruz” afişlerini astırmıştı. Bu ifadenin doğru olmadığını, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi olarak hazırladığımız çevre durum raporlarında ve teknik inceleme raporlarında kamuoyu ile paylaşmıştık.

Geçmiş ve mevcut hükümetlerin uyguladıkları yanlış kentsel politikalardan dolayı Marmara bölgesinde çok hızlı bir nüfus artışı gerçekleşti. AKP iktidarıyla beraber bu süreç daha da hızlandı. Özellikle İstanbul’un doğusu ve batısı yani Kocaeli ve Tekirdağ şehirleri tamamen sanayi havzasına dönüşmüş durumdadır. Bu yanlış politikalardan dolayı bölgede gerçekleşen ekolojik yıkım her geçen gün daha da artıyor. Daha önce bu sanayi bölgelerinde yaşanan hava ve su kirliliği çok fazla gündem olmuştu. Dilovası bölgesinde yapılan bilimsel çalışmalar neticesinde artık kirliliğin havada ve suda değil doğrudan bölgede yaşayan insanların vücudunda olduğu tespit edilmiştir. Bugün ise kirletildiği zamandan çok daha sonra ortaya çıkan müsilaj ile karşı karşıyayız. Kapitalistler hükümetin göz yummasıyla beraber her türlü atığı doğrudan doğaya atmaktadırlar.

Ekonomik kriz içerisinde olan kapitalizm, krizden çıkış yolunu doğayı ve yaşam alanlarını talan etmek üzerine planlamıştır. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durum da aynıdır. Son zamanlarda yapılan “Mega projeler” ile hükümet ekonomik krizden çıkış yolları aramaktadır. AKP iktidarı, doğayı kirleten ekolojik yıkımlara neden olan “mega projeler” de hiç kimsenin düşüncesini dahi sormayarak sadece kapitalistlerle iş birliği içerisine girerken, mega projeler ve yanlış planlamalardan dolayı müsilaj gibi çevre katliamlarına dönüşen kirliliklerde ise herkesle “ortaklaşıp” suçu bölme çabası içerisine giriyor. Hükümetin çevre politikaları “Kirlettiğin kadar öde” anlayışını oluşturmaktadır. Bu anlayış Türkiye’de her geçen gün ekolojik yıkımları daha da büyütüyor. Uygulanan yanlış politikaların yanına denetimsizlik de eklenince ekolojik yıkım süreci hızlanıyor. İçinden geçtiğimiz bir yıl içerisinde maalesef Türkiye’de olduğu gibi İstanbul’da da çevresel verilere dair iyileşmeden çok kötüye giden bir tablo ile karşı karşıya kaldık. Kaz Dağı örneğinde olduğu gibi madenler, Ege’de JES, Karadeniz’de HES ve dört bir yanımızda termik santrallerin, İkizdere örneğinde olduğu gibi taş ocaklarının yarattığı yıkımlar tüm ülkeye etki etmeyi sürdürüyor. Tüm bu yıkımlara bakarak Türkiye’nin çevre karnesinin her geçen gün kötüleştiğini ifade edebiliriz.

Hep sahip çıktığımız emek, bilim, doğa değerlerimiz doğrultusunda, emek ve bilim eksenli her çalışmanın yanında; bu eksenden sapan her çalışmanın, her uygulamanın ise karşısında olmak toplumsal ve yasal görevimiz olmalıdır.

 

NOTLAR

[1] İstanbul Çevre Mühendisleri Odası Şube Sekreteri

[2] TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi (26 Mayıs 2021) Marmara Denizi Müsilaj Sorununun Sebepleri, Değerlendirmesi ve Çözüm Önerileri https://www.cmo.org.tr/resimler/ekler/21995cdfa871c80_ek.pdf?tipi=78&turu=H&sube=2  https://www.cmo.org.tr/resimler/ekler/21995cdfa871c80_ek.pdf?tipi=78&turu=H&sube=2

[3] İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSKİ 2020 Faaliyet Raporu https://www.iski.gov.tr/web/assets/SayfalarDocs/faaliyetraporlari/faaliyetraporu/pdf/2020%20FAALİYET%20RAPORU.pdf

[4] TMMOB Çevre Mühendisleri Odası 14 Haziran 2021 tarihli basın açıklaması http://www.tmmob.org.tr/icerik/cmo-marmara-eylem-plani-koordinasyon-kurulu-ve-bilimsellik-arayisi

Related Posts