Orhan Deniz
Devleti konu alan bir yazının, devletin dönemlere ve somutluklara göre değişen yapısı, içinde barındırdığı, oluşturduğu, etkilediği/etkilendiği şeylerin çokluğu ve biçilen/üstlenilen misyonları nedeniyle sınırlarını en baştan çizmesi gerekiyor. Yoksa devletin oluşumu, yapısı, gelişimi, ülkelere göre farklılıkları, fonksiyonları gibi bir sürü başlığın, her biri için yazılmış çok sayıdaki kitap, makale, yazıya rağmen çerçeveyi bozacak şekilde araya sızması ve rol çalması olası.
Bu yazı Marx, Engels ve Lenin’in yazdıklarını refere ederek, Marksizm ve devlet çözümlemesi başlığında hatırlatmalarda bulunmayı amaçlıyor ve bu yüzden tartışmaları derinlemesine açma imkanına da sahip değil. Bu açıdan özgün bir yazıdan ziyade bir derleme olarak okunması daha doğru.
YÖNTEM
Bir bilim olarak Marksizmin en büyük gücü kullandığı diyalektik ve materyalist yönteminde ve bir eylem teorisi olmasında yatıyor. Şüphesiz bu durumun kendisi de bir gelişimin, özellikle 18. ve 19. yüzyıllar boyunca gelişen maddi koşulların, düşünsel/felsefi tartışmaların ve mücadelenin ürünü olarak ele alınmalı. Leibniz, Kant, Fichte, Hegel, Feuerbach gibi filozofların açtığı tartışmaların içinde oluşmaya başlayan ve bunlarla hesaplaşarak kendi bütünlüğünün yolunu oluşturan Marksizmin ana özelliği tarihin ilerleyişini sınıflar arasındaki mücadele üzerinden kavraması ve çözümlemelerini gerçekleştirmesiydi. Marx 5 Mart 1852’de Weydemeyer’e yazdığı mektupta bu durumu şu şekilde özetler:
“Bana gelince, modern toplumda ne sınıfların ne onlar arasındaki savaşımın varlığını bulmuş olmanın onuru bana ait. Benden çok zaman önce burjuva tarihçiler bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini ortaya koydular. Benim yeni olarak yaptığım şey: 1) sınıfların varlığının, üretimin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olduğunu, 2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne varacağını, 3) bu diktatörlüğün, yalnızca bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma bir geçiş olduğunu göstermekten ibarettir.”
SINIFLAR VE DEVLET
Marksizmin devlet çözümlemesinin temelinde yatan şey de yine bu sınıfsal bakıştır. İnsanlık tarihinin farklı toplumsal aşamalarını ve her farklı aşamadaki sınıfsal ayrışmaları inceleyen Marx ve Engels’in üzerinde durdukları esas konu üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki olurken, oluşturdukları toplumlar şemasının başlangıcına üretim ilişkilerinin bir sınıf ortaya çıkaracak kadar güçlü olmadığı ilkel komünal toplum evresini koyarlar. Marksizme göre insanlık tarihinin bu aşamasında ne sınıflar ne de devlet vardır. Devlet, toplumun sınıflara bölünmeye başlamasının sonucu olarak ortaya çıkar.
“… devlet, topluma dışardan dayatılmış bir güç değildir; Hegel’in ileri sürdüğü gibi ‘ahlak fikrinin gerçekliği’, ‘usun imgesi ve gerçekliği’ de değildir. Devlet, daha çok, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki bir üründür; bu, toplumun, önlemekte yetersiz bulunduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama, karşıtların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir savaşın içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi, ‘düzen’ sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç, devlettir.”
Engels bu satırların devamında devletin temel işlevlerini, yeni ortaya çıkan görevlileri ve devlet-sınıf ilişkisini de tanımlar:
“Devlet, eski gentilice örgütlenmeye göre, ilkin, uyruklarının toprağa göre dağılmasıyla belirlenir. (…) Toprak olduğu yerde duruyordu, ama insanlar hareketli duruma gelmişlerdi. Bu durumda, toprağın bölgelere göre bölünüşü hareket noktası olarak alındı ve yurttaşlar gens ve aşiret ayrımı yapılmaksızın, nerde yerleşmişlerse orda, kamusal hak ve görevlerini yerine getirmeye bırakıldı. Devlet uyruklarının, ait oldukları yere göre bu örgütlenmesi, bütün devletlerde ortak ve geçerlidir. (…)
İkinci olarak, bizzat silahlı güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. (…)
Bu kamu gücünü yaşatmak için, devletin yurttaşlarının katkıda bulunması gerekir – vergiler. Bu vergiler, gentilice toplumda hiç bilinmeyen şeylerdi. Ama bugün vergiler üzerinde enine boyuna konuşabiliyoruz. Uygarlığın ilerlemeleri ile, artık onlar da yetmez; devlet, gelecek üzerine poliçe çeker, ödünç paralar alır, – devlet borçları. (…)
Kamu gücünü ve vergileri ödetmek hakkını kullanan görevliler, toplumun organları olarak, toplumun üzerinde yer alırlar. Gentilice örgütlenme organlarına gösterilen içten gelme saygı, görevlilere karşı da bu saygının gösterildiğini varsaysak bile, onlara yetmez; topluma yabancılaşan bir gücün dayanakları olarak, onların otoritesini, onlara bir kutsallık ve özel bir dokunulmazlık kazandıran olağanüstü yasalarla, sağlama bağlamak gerekir.”
“Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksiniminden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, iktisadi bakımdan egemen olan, ve bunun sayesinde, siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir.”
“(…) devlet düşünülemeyecek bir zamandan beri var olan bir şey değildir. İşlerini onsuz gören, hiçbir devlet ve devlet gücü fikri bulunmayan toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı bulunan belirli bir iktisadi gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk durumuna getirdi. Şimdi, üretimde, bu sınıfların varlığının yalnızca bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, üretim için gerçek bir engel olduğu bir gelişme aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılar sa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet de kaçınılmaz bir biçimde yok olur.”
Engels tüm bunları Marx’ın ölümünden bir yıl sonra yayınlanan kitabında anlatıyor. Yani, 1848’in, Komün’ün, 1.Enternasyonal’in, gelişen işçi sınıfı hareketinin, gerileyen ve/veya yenilen “sosyalizm” akımlarının bilgisine ve deneyimine sahipken… Çizdiği çerçeveyse Marksist yöntemin ve tarih anlayışının en yaratıcı belgelerinden olan Alman İdeolojisi’ndeki çerçevenin tutarlı bir devamı olarak görülüyor. Genç Marx ve Engels’in devlet çözümlemelerinin zeminini, biraz uzunca da olsa, aktaralım.
“Toplumsal faaliyetin bu şekilde sabitlenmesi; kendi ürünümüzün bize hükmeden, denetimimizin dışında gelişen, beklentilerimizi boşa çıkaran, hesaplarımızı suya düşüren nesnel bir güç haline gelmesi, tarihsel gelişimin ana etmenlerinden biridir. İşte, özel ve ortak çıkar arasındaki bu çelişkiden hareketle ortaklaşa çıkar, devlet adı altında, gerçek bireysel ve ortaklaşa çıkarlardan ayrı, bağımsız bir biçim alır ve aynı zamanda yanıltıcı bir ortaklık görünümü altında, fakat daima kan bağı, dil, daha büyük ölçekli iş bölümü ve diğer çıkarlar gibi her aile ve kabile topluluğunda mevcut olan bağların somut zeminine dayanan, özellikle de ileride geliştireceğimiz gibi, zaten iş bölümü tarafından koşullanmış bulunan ve bu türden her insan yığını içinde ayrışan ve aralarından birisinin bütün diğerleri üzerinde egemenlik kurduğu sınıflara dayanan bir biçim alır. Bundan çıkan sonuç, devlet içindeki tüm mücadelelerin, demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki mücadelenin, oy hakkı uğruna verilen mücadelenin vb. vb., farklı sınıfların birbirlerine karşı yürüttüğü gerçek mücadelelerin büründüğü yanıltıcı biçimlerinden başka bir şey olmadığıdır. (Deutsch-Französische Jahrbücher ve Die heilige Familie’de kendilerine yeterince bilgi sunulmuş olmasına rağmen, Alman teorisyenlerinin bu konuda en ufak bir fikirleri yoktur.) Bundan çıkan bir diğer sonuç da şudur: Egemen olmak gayretindeki her sınıf, proletaryanın durumunda olduğu gibi, kendi egemenliği eski toplum biçiminin tamamının ve genel olarak egemenliğin ortadan kaldırılmasını gerektirse de, kendi çıkarını yeniden genelin çıkarı olarak sunmak için -ki başlangıçta bunu yapmaya mecburdur- her şeyden önce politik iktidarı ele geçirmek zorundadır. İşte tam da bireyler yalnızca, ortaklaşa çıkarları -genel olarak ortaklığın yanıltıcı tümel biçimi- ile örtüşmediğini düşündükleri özel çıkarlarının arayışında olduklarından, kendilerine “yabancı” ve kendilerinden “bağımsız” bu ortak çıkara, yeniden kendilerine özel ve mahsus bir “genel” çıkar olarak geçerlik kazandırır; ya da bizzat bu bireyler, demokraside olduğu gibi, söz konusu çelişmenin sın ırları içinde hareket etmek zorunda kalırlar. Diğer taraftan da, gerçekte, ortaklaşa olan ve ortaklaşa olduğu sanılan çıkarlarla sürekli olarak çatışan özel çıkarların pratik savaşımı da, devlet biçimindeki yanıltıcı genel çıkarın pratik müdahalesini ve denetimini gerektirir. Toplumsal güç, yani, iş bölümünün yol açtığı, farklı bireylerin el birliğinden doğan kat be kat çoğalmış üretim gücü, bu el birliği gönüllü değil, tersine doğal olduğundan, bu bireylere, kendi, birleşik gücü olarak görünmez. Aksine yabancı, kendi dışında duran, nereden gelip nereye gideceğini bilmedikleri, yani artık egemen olamadıkları, tam tersine artık insanların iradesinden ve ilerleyişinden bağımsız, hatta bu irade ve ilerleyişi yöneten bir dizi evrelerden ve gelişim aşamalarından geçen özgün bir güç olarak görünür.”
Marx ve Engels devletin egemen sınıfın bir aracı olduğunu en başta tespit ediyorlar. Bu aracın temel misyonları egemen sınıfın iktidarının idamesini sağlamak, bunun için gerekli baskı ve zor aygıtlarını üretmek ve kullanmak, bunlarla birlikte kendini tüm toplumun üzerinde konumlandırarak herkese ait ortak çıkarları temsil ettiği izlenimini yaratmaktı. Süreç içinde tüm bunların üzerine, özellikle işçi sınıfının bir güç olarak varlığını hissettirmeye başlamasıyla birlikte, egemen sınıfın kendi içindeki anlaşmazlıklarının, çatışmalarının çözüldüğü bir konsensus alanı olma özelliği de eklendi.
DEVRİM VE DEVLET
Kapitalist ülkelerde burjuvazinin iktidarı alma süreçlerindeki farklılaşmalar ve özellikle Fransa’daki pratiğin yarattığı muazzam zenginlik Marksizmin devlet çözümlemelerinde özel bir yere sahiptir. Bu pratiği incelerken hem devletin rolünün detaylı analizine girer hem de daha önce yaptıkları soyutlamaların sınamalarını yaşanan somutlukta yaparlar. Nitekim, kapitalizm ilerledikçe, burjuvazinin iktidarı güçlendikçe işçi sınıfı da nicelik olarak büyüyüp, ekonomik ve siyasal alanda etkisini artırmaya başlamış ve devlet başlığındaki ilişki çeşitliliği ve karmaşası artmıştır. Kritik olansa bu çeşitlilik ve karmaşanın çözümlemenin genel çerçevesini değiştirmemesi, tam aksine güçlendirmesidir.
1848 Haziranında işçi sınıfının tek başına yaptığı kalkışma ve sonrasında yaşananlar burjuvazinin gericileşmesinin devlet yapısındaki etkilerini gösterirken, Paris Komünü ve sonrasında yaşananlar da devlet çözümlemelerinde bir tezin daha derinleştirilmesinin önünü açmıştır. Alman İdeolojisi’nde “komünist bilincin kitlesel ölçekte oluşturulması için, hem de davanın kendisinin başarısı için, insanların kitlesel ölçekte değişime uğraması zorunludur. Bu değişim, ancak pratik hareket içinde, bir devrimle gerçekleşebilir. Dolayısıyla devrim, yalnızca egemen sınıfın başka herhangi bir yolla yıkılmasının imkansız olması nedeniyle değil, aynı zamanda, yıkan sınıfın da ancak devrim yoluyla kendini eskinin tüm pisliğinden kurtarabilecek ve toplumu yeni baştan kurabilecek duruma gelebilmesi nedeniyle de zorunludur.” cümleleriyle ifade edilen devrim (siyasi iktidarın ele geçirilmesi) ve devrim sonrası devletin ne olacağı konusu somut bir problem haline gelmiştir.
PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ
Devrim sonrasının kilit kavramı proletarya diktatörlüğüdür. Engels Fransa’da İç Savaş için yazdığı önsözde “Pekâlâ, beyler, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komünü’ne bakın. Paris Komünü, proletarya diktatörlüğüydü.” sözleriyle Komün’ü işaret eder. Komün’ün yaptıkları, yapmadıkları, yapamadıkları ve yanlış yaptıkları ilk defa gerçekleşen işçi devriminin karşılaştığı sorunların dökümüdür aslında ve bu anlamıyla bir ilk örnektir. Yaşanan deneyimden çıkarılacak dersler sonrası için son derece kıymetlidir.
“Komün, bir kez iktidara gelmiş olan işçi sınıfının eski devlet mekanizmasıyla yoluna devam edemeyeceğini daha en başta görmek zorunda kaldı; bu işçi sınıfı, daha yeni kazanılmış olan kendi iktidarını yeniden yitirmemek için, bir yandan o zamana kadar kendisine karşı kullanılmış olan baskı mekanizmasını ortadan kaldırmak, ama diğer yandan, istisnasız olarak tümünü her zaman görevden alınabilir ilan ederek temsilcileri ve memurları karşısında kendisini koruma altına almak zorundaydı. (…)
Devletin ve devlet organlarının (bugüne kadarki tüm devletlerde kaçınılmaz olarak gerçekleştiği üzere) toplumun hizmetçileri olmaktan çıkıp toplumun efendilerine dönüşmesi eğilimine karşı, Komün, iki şaşmaz araca başvurdu. Birincisi, idari, adli, eğitimsel vb. tüm pozisyonları, ilgili herkesin oy hakkına sahip olduğu seçimlerle doldurdu; aynı ilgililerin seçilenleri her zaman geri çağırabilme hakkı da bulunuyordu. İkincisi, yüksek dereceli olsun düşük dereceli olsun tüm hizmetler karşılığında sadece diğer işçilerin aldığı ücreti ödedi. Ödediği en yüksek maaş 6000 franktı. Böylece makam avcılığının ve kariyerizmin önüne yeterince sağlam engeller koyulmuştu; üstelik bunlara bir de, temsil organlarındaki temsilcilere emredici vekâletlerin verilmesi ekleniyordu.”
“18 Mart 1871 sabahı Paris gök gürültüsü gibi yükselen şu haykırışla uyandı: ‘Yaşasın Komün!’ Komün denen ve burjuva aklını bu denli zorlayan sfenks nedir?
‘Paris’in proleterleri,’ demişti Merkez Komitesi 18 Mart tarihli bildirgesinde, ‘egemen sınıfların yenilgilerinin ve ihanetinin ortasında, kamusal işlerin yönetimini kendi ellerine alarak mevcut sorunları çözmelerinin zamanının geldiğini kavradı. … Kendi kaderlerinin efendileri hâline gelmelerinin ve iktidar gücünü ele geçirmelerinin en önemli görevleri ve mutlak hakları olduğunu kavradılar.’
Ama işçi sınıfının hazır devlet mekanizmasına basitçe el koyarak onu kendi amaçları için kullanması mümkün değildir.”
Evet, proletaryanın devlet mekanizmasını aynen kullanmaya devam etmesi söz konusu değildir. Burjuva düzene ait mekanizmanın dağıtılması ve sınıfsız topluma giden yola uygun mekanizmaların kurulması gereklidir. Yani, özetle, kapitalizmle komünizm arasındaki siyasal dönüşüm döneminin devlet biçimi olarak proletarya diktatörlüğü kapitalist toplumun komünist topluma devrimci dönüşümünün zeminidir.
Bu bahisteki en önemli metinlerden biri Gotha ve Erfurt Programları üzerine yazılanlardır. Alman işçi hareketinin iki ayrı örgütünün birleşmesi ve oluşturulacak program üzerine yazılan bu metinler sınıf hareketi içindeki reformcu akımın uzlaşmacı tezleriyle hesaplaşırken, sınıfsız topluma giden yolla ilgili fikirleri de ortaya koyar.
“Devlet, komünist bir toplumda hangi dönüşüme uğrayacak? Bir başka deyişle, bugünkü devlet işlevlerine benzeyen hangi toplumsal işlevler orada varlıklarını korumayı sürdürecek? Bu soru yalnızca bilimsel olarak yanıtlanabilir ve ‘halk’ sözcüğü ile ‘devlet’ sözcüğü bin farklı şekilde bir araya getirilse bile bu probleme bir arpa boyu yaklaşılmış olmaz.
Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinin diğerine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna siyasal bir geçiş dönemi de karşılık gelir ve söz konusu geçiş döneminin devleti, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.
Program ise ne bu sonuncusuyla ilgileniyor ne de komünist toplumun gelecekteki devletiyle.
Programın siyasal talepleri, bütün dünyanın bildiği demokratik teraneler dışında hiçbir şey içermiyor: genel oy hakkı, doğrudan yasama, halk hukuku, halk milisi vb. Bunlar, burjuva Halk Partisi’nin, Barış ve Özgürlük Federasyonu’nun yankısından başka bir şey değil. Her biri, fantastik hayal dünyasında abartılmadıkları kadarıyla, şimdiden gerçekleştirilmiş olan talepler. Sadece, ait oldukları devlet, Alman İmparatorluğu’nun sınırları içinde değil, İsviçre’de, ABD’de vb. yer alıyor. Alman İmparatorluğu’nun ‘sınırları’nın dışında olmasına karşın, ‘geleceğin devleti’nin bu türü, bugünkü devlettir.”
Bu metinlerde Marx komünist topluma giden yolla ilgili önemli açıklamalarda da bulunur. Komünist toplumu alt ve üst evre olarak ikiye ayırır. “Emeğe göre” ve “ihtiyaca göre” ilkelerine işaret eder. Bu açıklamalar sonraki yıllarda sosyalizmin komünist topluma gidişte hangi aşamaya denk düştüğü, sosyalizmin sınıflı mı sınıfsız mı olduğu gibi tartışmaları doğurmuştur. Bu tartışmalar bir yanak, Marx ve Engels, kendi çağlarının maddi koşullarının izin verdiği ölçüde ve yukarılarda verebildiğimiz sınırlı örneklerden de anlaşıldığı üzere kapsamlı bir devlet çözümlemesini sonraki kuşaklara miras bırakmışlardır.
20. yüzyıldaki büyük değişimler (emperyalizm olgusu, Sovyetler Birliği’nin kurulması, tek ülkede sosyalizm, sosyalist deneyimler…) devlet teorisinin geliştirilmesi için yeni koşullar yaratmış, başta Lenin olmak üzere birçok işçi sınıfı devrimcisi de bu alanda çalışmalar yapmıştır. Gramsci’nin sivil toplum ve ideoloji başlıkları üzerinden yaptığı katkılar, bir dönem Miliband ve Poulantzas üzerinden yürüyün tartışmalar zihin açıcı başlıklar olarak not edilmelidir.
Son olarak altının çizilmesi gerekense sınıf mücadelelerindeki olası yanlış kavrayışlara ilişkin olmalı.
“Devletin farklı egemenlik biçimleri olabilir: Sermaye, gücünü, şu yapılanışında bir biçimde, bu yapılanışında bir başka biçimde gösterebilir; ama işin özü değişmez ve iktidar hep sermayenin elinde kalır: Oy hakkı ya da öteki haklar varmış yokmuş, cumhuriyet demokratikmiş-değilmiş, bir önemi yoktur; hatta cumhuriyet ne kadar demokratik se, sermayenin egemenliği de o denli hayasız ve kabadır. Dünyanın en demokratik ülkelerinden biri, Amerika Birleşik Devletleri’dir. 1905’ten sonra orada bulunanların da iyi bilecekleri gibi sermayenin, bir avuç milyarderin tüm toplum üzerinde kurduğu egemenlik dünyanın hiçbir ülkesinde Amerika’da olduğu denli kaba ve kör kör parmağım gözüne değildir. Sermaye varsa, onun tüm toplum üzerinde kurduğu egemenlik de vardır ve hiçbir demokratik cumhuriyet, hiçbir oy hakkı işin özünü değiştiremez.”

