Alperen Kandemir
GİRİŞ
Tarihimizde Türkiye sermaye sınıfının uykularını kaçıran belirli olaylar vardır. Bu olaylardan biri de 32 yıl öncesinde yaşanan Büyük Madenci Yürüşü’dür. Binlerce madencinin yanında aileleriyle beraber insanca yaşama koşulları için yol çıktığı bu yürüyüş asla tarihsel ve toplumsal birikimden bağımsız düşünülemez. 12 Eylül faşist darbesi sonrasında Türkiye’deki en kitlesel işçi eylemi olarak kabul edilen Zonguldak madenci yürüyüşü, kimileri için sadece ücretlerini yüksek tutmak için mücadele eden işçilerin hak arama mücadelesi olarak görülebilir ancak gerçekler bundan daha da fazlasını işaret etmektedir.
1970’lerin ortalarından itibaren tüm dünyayı saran ekonomik durgunluk, Keynesyen ekonomik modelin sona ermesi ile emekçiler için daha da katlanılamaz hale gelmiştir. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında artan sermaye birikimi 1960’ların sonlarına doğru yavaşlamaya başlamış ve 70’lerin ortalarına doğru tamamen durma noktasına gelmiştir.
Türkiye’de 24 Ocak 1980’de temelleri atılan ve 12 Eylül faşist cuntası ile biçilen neoliberal gömlek işçilere dar gelmiş, bunun sonucunda ülkede işçi sınıfının mücadelesi yükselmiştir. Sermaye sınıfının büyük karlar açıkladığı bu dönemde işçilerin hakları teker teker ellerinden alınırken emekçilerin yaşam standartları giderek düşmüştür. Sermayenin saldırılarına karşı giderek eylemselliğini arttıran işçi sınıfı 12 Eylül cunta rejiminin ardından gücünü tekrar kazanmıştır.
KÖYLERDEN OCAKLARA UZANAN BİR ŞEHİR
Kömür madenini ilk kimin bulduğuna dair farklı hikayeler fikirler ortaya atılmaktadır ancak “yaygın olarak bilinen hikayeye göre, kömürü ilk kez Uzun Mehmet olarak tanınan bir adam bulmuş, başkente götürmüş ve ödüllendirilmiştir. Elimizde bu hikayeyi doğrulayacak kanıt yoktur”
Kömürün ilk çıkarılmaya başlandığı 1830’lardan itibaren Zonguldak havzasında büyük değişimler meydana geldi. İlk olarak Abdülmecit 1848’de madenlerin gelirlerini dini amaçlar için kullanmak amacıyla vakfa bağışladı. Aynı yıl içinde ise Hazine-i Hassa madenleri işletme hakkını 30.000 kuruş karşılığı, Galata bankerlerinin kurduğu Kömür Kumpanyası adlı şirkete devretti. Madenlerin giderek artmasına paralel olarak işçi ölümleri de arttı ve bunun sonucunda büyük grevler meydana geldi.
Bölgede ilk kapitalist anlamda modern kömür üretimi 1865 yılında çeşitli sebeplerle işletilemeyen madenlerin Bahriye Nezareti’ne devredilmesiyle başladı. Her ne kadar ilk yıllara göre bu dönemde yapılan faaliyetler daha iyi yönetilmişse de toplam üretim rakamı bir türlü istikrara kavuşmadı. Daha sonraları Fransız sermayeli Sociéte d’Heracléé şirketi bölgede aldığı imtiyazlar ile yeni tesisler kurarak üretim faaliyetlerini görece yoluna sokmaya başardı.
1908’de İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesiyle bölgedeki madenler önce Nafia Nezareti’ne, sonra da Ticaret, Ziraat ve Meadin Nezareti’ne bağlandı. Böylece madenler üzerinde merkeziyetçi bir yapı kurarak üretimi artırılmaya çalışılıyordu. Bölgedeki yabancı sermayeli şirketlerle içli dışlı olan hükümet temsilcileri, bu şirketlerle karmaşık bir ilişki ağına sahipti.
1.Dünya Savaşı’nda önemini giderek artıran Zonguldak havzası, ülkenin işgal edilmesiyle tamamen Fransız kontrolüne geçti. 15 aylık işgal döneminden sonra bölgeden çekilen Fransız Birlikleri’nin yerini Ankara Hükümeti aldı. İşgalin sona ermesiyle beraber hükümet kömürün fiyatına ton başı 3 lira zam yaptı. Bunun yanında çıkarılan Maden Amelesi Kanunu ile 1867’de çıkarılan Dilaver Paşa Nizamnamesi’ne son verildi.
SİYASİ ATAMALARIN ÇÜRÜTTÜĞÜ KURUM: TTK
Büyük Madenci Yürüyüşü bugün geldiğimiz noktada işçi sınıfı için halen önemini korumakta. Ancak o güne kadarki süreç, yürüyüşün kendisi kadar önem arz ediyor. Bunun sebebi 1991’de meydana gelen olayların altında bölgede etkisini halen daha gösteren neredeyse 150 yıllık bir tarih yatıyor. İlk madenlerin kurulduğundan beridir süregelen iş kazalarına ve çalışma şartlarına karşı yapılan grevler, bölgenin yürüyüşe kadarki sürecini anlamamızda önem teşkil etmekte.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren giderek yükselen işçi sınıfı hareketinin bir parçası olan Büyük Madenci Yürüyüşü, işçi düşmanı iktidarlara sınıfın ‘yeter’ dediği noktaydı. Özellikle giderek düşen alım gücüyle beraber ağırlaşan çalışma koşulları pek çok madenciyi ya iş kazası ya da çalışmaya bağlı meslek hastalığından ölüme sürüklemekteydi.
Türkiye Taş Kömürü Kurumu’nda uygulanan yanlış çalışma politikası sebebiyle pek çok işçinin yaralandığı o dönem sendikanın çıkardığı İşçi Sendikası gazetesine yansımaktaydı. Grevden bir yıl önce 21 Ekim 1989 tarihli gazeteye baktığımızda ‘domuzdamcı’ ve ‘kazmacı’ olarak işe alınan kişilerin daimi olarak işe alınmasının sakıncalarının belirtildiği fakat bunun kurum tarafından göz ardı edildiği yazmaktadır. Bununla beraber aynı gazetenin sonraki sayfalarında TTK’ya yapılan MHP tabanlı atamaların kurumun işleyişini bozduğunu ve ‘Türk Ocağı’na üye olmayanın terfi etme imkanı bulamadığı’ açık şekilde ifade edilmektedir.
‘ÇANKAYA’NIN ŞİŞMANI, MADENCİNİN DÜŞMANI’
Yukarıda saydığımız gelişmelerin giderek daha da katlanılmaz bir hale gelmesi ve ANAP hükümetinin 1990 maaş zammı görüşmelerinde madencilerin istediği 2.5 milyon maaş ve 85 bin lira ikramiye talebini geri çevirmesi sonucunda Genel Maden İş Sendikası’na bağlı 48 bin madenci 30 Kasım 1990’da madenlere inmeyerek greve başladı. Şehrin farklı yerlerinden merkeze doğru yürüyüşe geçen işçilere ailelerinin de katılmasıyla yaklaşık 100 bin kişilik kalabalık sokaklara döküldü.
5 haftalık süreç içerisinde hükümet ile sendikanın anlaşamaması sonucunda sendika 3 Ocak akşamı Ankara’ya gitme kararı alır. Haberin duyulmasıyla beraber Türkiye’nin dört yanından madencilere destek olmak isteyen binlerce kişi Zonguldak’a gelmiştir. 4 Ocak sabahı madencileri taşıyacak otobüslerin şehre girişi barikatlarla engellenmesi sonucunda madenciler Ankara’ya yürüyüş kararı alır. Çoluk çocuk 100 bin kişi tek bir ağızdan ‘Çankaya’nın şişmanı, madencinin düşmanı’ diye haykırmaktadır. Bu haykırış öyle kuvvetlidir ki yüzlerce kilometre ötede Ankara’da hükümet yollara barikatlar kurarak yürüyüşü engellemeye çalışır.
Yürüyüş Mengen’in ilerisinde kurulan ikinci barikatın önünde, yani 112. Kilometresinde tıkanır. Hükümet yetkilileri ile anlaşmaya varamayan sendika kış şartlarını ve güvenlik güçlerinin giderek artan sert tutumunu bahane ederek yürüyüşü sonlandırır. Kimilerine göre dönemin sendika başkanı Denizer’in hükümetle çıkar anlaşması yaptığı dile getirilmektedir ancak bu iddiaları doğrulayacak bir kaynak yoktur zira Şemsi Denizer, 6 Ağustos 1999’da silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybetmiştir.
Sonuç olarak bakıldığında ise Büyük Madenci Yürüyüşü, 12 Eylül sonrasında işçi sınıfının tekrardan kitlesel olarak alana çıktığı önemli dönemeçlerden biridir. Zonguldaklı madencilerin bıraktığı miras 2009 yılında özelleştirmelere direnen TEKEL işçilerinin ellerinde bugüne taşınmıştır. Bugün fabrikalarda, şantiyelerde hakları için mücadele eden işçiler geriye dönüp baktıklarında yaklaşık 100 bin kişinin insanca bir yaşama karşı bitmeyen umutlarını görmektedir.
Notlar
- Atilla Aytekin, Tarlalardan Ocaklara, Sefaletten Mücadeleye, Yordam Kitap, İstanbul, 2017, s.28.
- Kadir Tuncer, Tarihten Günümüze Zonguldak’ta İşçi Sınıfının Durumu. ‘Kumpanyalar Dönemine Geri Dönüş’, Göçebe, İstanbul, 1998, s.30.
- Atilla Aytekin, age.,s32.
- İşçi Sendikası, Yıl.43, Sayı.1458, 21 Ekim 1989, s.2
- İşçi Sendikası, s.4.

