Liberalizmin 21. yüzyılda bir “politik-ekonomisi” olacak mı?

Dergi Dosya Sayı 11 (Ocak 2022)

Irmak Ildır

Siyasal iktisat (politik ekonomi), kapitalist üretim tarzının akılcı bir biçimde açıklanma ihtiyacından doğdu. Geniş anlamda tüm insan toplumunun ihtiyaç duyduğu ürünlerin değişim ve dolaşım süreçlerini açıklamayı hedefleyen “ekonomi bilimi”nin ilk çıkışı, sadece saf bir ekonomi yaklaşımını değil; aynı zamanda iktisadi faaliyetin ihtiyaç duyduğu siyasal, hukuksal, ideolojik ve kültürel çerçeveyi de ortaya çıkarmayı amaçlıyordu. Bu nedenle ilk dönem liberalizmi de dahil olmak üzere tüm burjuva ideolojisi, “ekonomi” kavramını “politik ekonomi” ile açıklıyordu.

Saf ekonomi biliminin ortaya çıkışı ise, 19. yüzyılın ikinci yarısına denk düşmektedir. Buradaki değişimin temel motivasyonu, fizik ve doğa bilimlerinde olduğu iktisadi süreçleri de “doğal süreçlerin ürünü olarak gösterme” ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın ortaya çıkma nedeni ise sınıflar mücadelesinin seyrinden kaynaklanmaktadır. 17.yüzyıldan itibaren Aydınlanma Çağı’nın tüm düşünürleri, kendi toplumlarını belirli bir amaç doğrultusunda dönüştürmeyi hedeflemişti. Bu hedefin bir parçasında mutlak suretle “sınıflar” vardı. Dolayısıyla sınıflar arasındaki ilişki değiştikçe, politik ekonomi de ekonomiye doğru kaydı. [1] 19. yüzyılın ikinci yarısında, kapitalist üretim tarzını açıklama biçimi, egemen düşünce açısından, “sınıflardan” “bireye”doğru meyletmişti. Böylece tüm toplumun genel değişim süreci değil, anlık ilişkileri ve çıkarları söz konusu hale gelmiştir.

Liberalizmin düşüncesinde de benzer değişimler aynı döneme denk düşmektedir. Ancak bu dönüşüm, klasik liberalizmin geriye bırakılması anlamına gelmemektedir. Liberalizm açısından politik ekonomi, artık ekonomi olarak serbest piyasanın etkinliği, kaynakların bu ölçüde dağıtılması anlamına gelmektedir. 19.yüzyılın ikinci yarısından günümüze değin liberalizmin işlediği bu motifin, temel ekonomik yaklaşım olduğu açık. Üstelik bu motif, serbest piyasanın temel olduğu ilkesi, liberalizmin ekonomik politikalarının temelinden bir kopuşu değil, sürekliliği de temsil etmektedir.

LİBERALİZMİ YENİDEN DÜŞÜNMENİN ÜÇ ZEMİNİ

Bu sürekliliğe karşın, liberal ekonominin günümüzde etkinliği sadece liberalizmin karşıtları tarafından değil, aynı zamanda destekçileri tarafından da sorgulanmaktadır. Liberalizmin  günümüzdeki temsilcileri açısından 21.yüzyılda liberal ekonomiyi  yeniden düşünmeye iten üç neden bulunmakta: politik zeminin değişimi, ekonomik süreçlerin yarattığı sonuçların olumsuzluğu ve toplumsal beklentilerdeki değişim.

Politik zemindeki değişimin en klasik açıklaması, liberal demokrasinin popülist politikayı güçlendiren süreçleri beslemesinden kaynaklanan içsel sorunları bulunmaktadır. Bu yaklaşıma göre, 21. yüzyılda liberalizm, temel hedefi olan “ebedi barışı” ve “halkın egemenliğini” sağlayamamış, tersine popülist politikacıları ortaya çıkarmıştır.  Liberalizmin toplumsal sözleşmesi, kendi içindeki güçlerce, muhafazakar vb. kemirilmiştir. [2] Liberalizmin toplumsal karşıtlıkları açıklamada kullandığı “elitler teorisinin” bir nevi 21. yüzyılı olan bu yaklaşım, toplumsal eşitsizliği açıklama konusunda yetersiz kalıyor. Bu elitleri doğuranın yanlış politik iklim ve müdahaleci politikalar olduğuna inanç, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde yıkılmıştır.

İkinci nedenin üzerinde birinci nedene göre daha fazla durulmaktadır. Özellikle serbest piyasa ve ticaretin “herkese kazanç getireceği” tezi ve “saf serbest piyasanın kurulması zorunluluğu” 21. yüzyılda kendi kendine çökmüştür. Serbest piyasa ve ticaretin 21. yüzyılın ilk yarısında Afrika, Latin Amerika, Ortadoğu gibi coğrafyalarda kısa erimli kazançları bir kenara bıraktığımızda, uzun erimli bir bağımlılık yarattığı liberal düşünürlerce dahi kabul edilmiş durumda. [3]

Saf bir serbest piyasanın kaynakların etkin bir biçimde dağılımını sağlayacağı ve herkese “fayda” getireceğine ilişkin kanı ise 21. yüzyıldaki kapitalizmin krizlerinde yıkılmıştır. Kapitalist üretim tarzı açısından saf bir piyasa olmadığı gibi, serbest ticaret ve girişim özgürlüğü sadece mali sermaye için geçerlidir. Mali sermayenin kontrolündeki ekonomik süreçler, söz konusu krizler ortaya çıktığında “zararın toplumsallaştırılmasını” içermektedir. [4] Zararın toplumsallaştırılmasında ise devletin çağrılmasına ihtiyaç vardır. Dolayısıyla 20. yüzyılda, liberal retoriğin devlet ezberi boşa düşmektedir. 21.yüzyılın kapitalist üretim tarzında devlet aygıtı “zararın toplumsallaştırılmasının” temel aracı olarak rol üstlenmektedir. [5]

Mevcut eşitsizliğin kabul edilmesi ve bunun “geçici ödenmesi gereken bir fedakarlık” olarak görülmesi liberalizm açısından aslında yeni değil. Klasik liberalizmin faydacılığı bireylerin amaçlarını maksimize etmeyi hedeflerken, bunun toplumun refahını ve mutluluğunu sağlayacak temel nokta olarak görür. John Stuart Mill’in felsefi düzlemde ele aldığı “faydacılık” ilkesi, 20. yüzyıl boyunca neredeyse tüm liberal düşünürlerin temel kalkış noktalarından biri oldu. Günümüz liberalizminde ise, bu gerçeklik bir kez daha ele alınırken, kimin bu fedakarlığı, ne zamana kadar ve nasıl üstlenmesi gerektiği sorularının yanıtı ise verilememektedir. Esasen bu sorunun cevabı bellidir ve kapitalist üretim tarzında bu fedakarlık, işçi sınıfının sömürülmesi pahasına sağlanmaktadır.

Dolayısıyla liberalizmin burada önerebileceği yegane nokta “sosyal güvenlik sisteminin” yeniden ele alınmasında görülmektedir. Liberalizmin, 21. yüzyılda daha etkili hale gelebilmesi için,  sosyal demokrasiden devşirdiği “kapsamlı eğitim ve sağlık sistemi” uygulamasını, “sosyal hareketlilik” yaklaşımıyla beslemesi gerektiği öne sürülmektedir. [6] Bunun bir tür hibrid İskandinav sistemi olduğu çok açık. Emekçilerin ödeyeceği bedelin karşılığında hayat boyu “pahalı bir eğitim” sunmak, liberalizmin verdiği bir taviz olarak görülse de, bu tavizin ödenen bedel karşılığında çok küçük olduğu kabul edilmeli. Kapsamlı eğitim ve sağlık sistemi, 20. yüzyılın sosyal refah devletlerinde, kapitalizmin sosyalizme karşı verdiği bir ödün olarak, zaten görülmektedir.

LİBERALİZMİN 21. YÜZYIL TRAJEDİSİ

Üçüncü yaklaşım ise ilk iki yaklaşımın karması durumunda. Toplumsal beklentilerdeki değişim, sadece değerlerdeki değişimi yansıtmıyor. Aynı zamanda kaynaklara erişimin de daha eşit bir biçimde olmasını hedefliyor. Liberalizmin 21. yüzyılda bu başlıkta söyleyebileceği şeyler ise çok daha sınırlı. Etkin bir demokrasinin aynı zamanda her kimliğin kendini ifade edebildiği bir konuşma özgürlüğü olarak ele alma noktası, ikinci sorun nedeniyle rafa kalkmaktadır. 21.yüzyılda liberalizmin politik ekonomisinde konuşma özgürlüğü yalnızca satın alınabildiği kadar vardır. Medyanın her türlüsünün “tekelci sermayenin kontrolünde” olduğu bir anda toplumsal beklentilerdeki değişimi anlamak liberalizmin “üç maymunu oynadığı” bir başlık olabilir.

Dolayısıyla ortaya çıkan sonuçlardan biri de liberalizmin 21. yüzyılda salt kendine özgü bir politik ekonomisinin olamayacağı gerçeğidir. Liberalizm açısından bu eşik çoktan aşılmıştır. Belki de liberalizmin tarihini yeniden düşündüğümüzde, kapitalist üretim tarzının liberal ütopyaya uygun düşen bir saflığı hiç olmamıştır. Bu nedenle de, 21. yüzyıl liberalizmi en iyi bildiği şeyi yapmak zorundadır: “eklemlenmek”. Liberalizm, siyasal, ekonomik, kültürel ve ideolojik olarak yeniden tanımlanacağı bir çerçeveyi değil, 21. yüzyılda kapitalist sistemin bir parçası olarak açıklama gücünü yükseltmeyi amaçlıyor. O nedenle 21. yüzyıl liberalizminin özgün bir politik ekonomisinden çok, saf ekonominin çaresizliğinden söz etmek daha doğru olacak.

Politik ekonomiden, saf ekonomi bilimine doğru adım atmanın bedeli belki de budur.

 

Kaynaklar

[1] Karahanoğulları Yiğit, Marx’ın Değeri Ölçülebilir mi?, s.45-47, 2009, Yordam Yayınları: İstanbul

[2] Shivani A., Five Principles for a Twenty First Century Liberalism (21.yüzyıl Liberalizmi için Beş İlke), 2012, erişim: https://bigthink.com/personal-growth/five-principles-for-a-twenty-first-century-liberalism/

[3] Brancacio D., How liberalism should adapt to the needs of the 21 st century (Liberalizm 21.yüzyılın ihtiyaçlarına nasıl uyum sağlamalı?) 2018, erişim: https://www.marketplace.org/2018/04/25/how-liberalism-should-adapt-needs-21st-century-citizens/

[4]  Harvey D., Sermaye Muamması: Kapitalizmin Krizleri, s.21, 2012, Sel Yayıncılık:İstanbul, çev: Sungur Savran,

David Harvey’in risklerin toplumsallaştırılması olarak kodladığı ve neoliberalizme özgü gördüğü süreci daha geniş bir çerçevede ele aldığımızda liberalizmin 20.yüzyıl pratiğinde zararın toplumsallaştırılması olarak ele alınması daha doğru olacaktır.

[5] Bu ifadenin devletin genel analizini değil, sadece krizli anlardaki rolüne ilişkin olduğunu not düşmek zorundayız.

[6] Bazela M., How Can Liberalism Thrive in the 21st Century? (21.yüzyılda Liberalizm Nasıl İlerler?), 2020, erişim: http://www.sociologicamexico.azc.uam.mx/index.php/Sociologica/article/view/1560/1602

Related Posts