Kutsal aile ya da piyasalaşma

Mercek Sayı 33 (Ocak-Şubat 2026)

Aile kurumunu kutsallaştırmanın ya da sürekli önde tutmanın ağırlıklı iki nedeninden birincisi; erkek emeğinin süregitmesi ya da rahat sömürülmesi için evde onu rahat ettiren bir ortam olması gerekmesi. Yani toplumsal emeğin yeniden üretimi. Bir de kadının, özellikle işçi sınıfındaki kadınların doğurması gereken ‘en az üç çocuk’. Neden; yeni işçiler gerek kapitalizme, yeni askerler gerek militarizme.

Semiha Özalp Günal

Bilindiği üzere 2025 ‘Aile Yılı’ydı. Emine Erdoğan’ın tweeti[1] ile açılan yıl, yeni evlenecek çiftlere ve doğacak çocuklara verilen ekonomik desteklerle devam etti.  Emine hanım “sevgi, huzur odağı” olarak tanımlayınca aileyi, bu sevgi ve huzurun artması için insanların daha mutlu yaşayacakları, dayanışmacı bir toplum oluşturmak için uygulanacak politikalar gelecek herhalde diye düşünürken açıklanan paketten yine sadakacı topluma yönelik ve insanların özel alanına müdahale eden destekler çıkıverdi. Başka türlüsü beklenmiyordu elbette bu iktidardan ama umut işte… Uzun zamandır uyguladıkları özel alana ya da aile içine müdahale, şimdi destek paketleri ile resmileşmişti. Kaç çocuk yapılacağına, kaç yaşında evlenileceğine, yoksulluktan yararlanarak rahatça müdahale edilebilirdi. Edildi de… 

Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de aile yılları, kutsal aile vurguları ile egemenler uzun süredir aile kurumunu, iktidarlarını sürdürmek, piyasa için uygun olan toplumsal değerleri yeni kuşaklara empoze etmek, eşitsizliği doğallaştırmak için araç olarak kullanmaktadırlar. Kimi zaman geniş (üç kuşağın birlikte yaşadığı) kimi zaman çekirdek (iki kuşağın birlikte yaşadığı) olan aile biçimleri, içinde yaşanılan toplumun üretim tarzıyla yakından ilişkilidir ve hemen her toplumda benzer işlevleri yerine getirir. Toplumun devamlılığını sağlarken yeni kuşaklara o toplumun değerlerini ve kültürünü de aktarır. İnsanın sosyalleşmesini ve birey olmasını sağlamak da bu işlevler içindedir. Aile kurumu, milletin, vatandaşlığın, cemaatlerin, toplumsal değerlerin, işçi sınıfının, ahlakın, ırkçılığın, etnisitenin, toplumsal cinsiyet rollerinin ve biyolojik yeniden üretimin en önemli kaynağıdır. Yuval-Davis, tüm milletlerin aile kavramı üzerine inşa edildiğini belirtir.[2] 

Aile kurumunu kutsallaştırmanın ya da sürekli önde tutmanın ağırlıklı iki nedeninden birincisi; erkek emeğinin süregitmesi ya da rahat sömürülmesi için evde onu rahat ettiren bir ortam olması gerekmesi. Yani toplumsal emeğin yeniden üretimi. Bir de kadının, özellikle işçi sınıfındaki kadınların doğurması gereken ‘en az üç çocuk’. Neden; yeni işçiler gerek kapitalizme, yeni askerler gerek militarizme.  Yani üretken emeğin yeniden üretimi. Buna bir de evde kadının yaptığı işlerin piyasadan satın alınsa nasıl bir yük olacağını da ekleyebiliriz. 

Aileler içinde bulunduğu topluma göre yaşar, çocuklarına da bu toplumun değerlerini farkında olarak yada olmayarak öğretirler. Aileler, çocuklarına kültürü ve toplumsal değerleri aktarırken aynı zamanda onların bilimsel düşünen, kendi kararlarını verebilen, sorunlarını çözebilen, sanatla sporla iç içe kendisini geliştirebilen bireyler yaratma sorumluluğunu da taşımaktadırlar. Ancak uygar, ilerici toplumsal değerler yerine iktidardan empoze edilen gerici, ırkçı, ötekini ve toplumsal dayanışmayı yok sayan değerler iletilince çocuklara, doğal olarak birey olamamış aile fertleri çıkar ortaya. Zaten kapitalizmin istediği de budur: Özgürlüğün düşüncesinden bile uzak, topluma ve kendisine yabancılaşmış, düşünme ve sorun çözme becerileri güdük bırakılmış bu yüzden de sorununu şiddetle çözen, dayanışmayı bilmeyen, iş-ev yaşayan, sanattan spordan anlamayan, bunları bile sadece gösteriş için yapmaya çalışan bir insan topluluğu… 

Ahlak diyor, pek çok felsefeci, ‘öteki’ ile ilişkilidir ve ona nasıl davranılacağını konusunda bir seçenek oluştuğunda ortaya çıkar.  Öteki, bazen yabancı bir ulus, bazen karşı cins, bazen de toplumda dışlanan bir grup olarak karşımıza çıkar. Yaşadığımız dönemde tüketim kültürünün insan ilişkilerini de metalaştırdığı ve neredeyse herkesin birbirine öteki olduğunu, insan ilişkilerinin derinliksiz, yüzeysel bir hale geldiğini savunabiliriz. Edouard Louis’in Babamı Kim Öldürdü [3] ve Vigdis Hjorth’un Miras[4] kitaplarında (her ikisinin de otobiyografik izler taşıdığını söylüyor yazarları) aile içinde yaşananların (ve genellikle kol kırılıp yen içinde kalan) pek de iyi şeyler olmadığını, ailedekilerin birbirine yabancılaştığını, aileye yönelik politikaların ne yazık ki evrensel ve sınıfsal olduğunun farkına vardırıyor.  

Son dönemde AKP iktidarının sürekli aileyle ilgili pompaladığı ‘kötülük’lerin başında ‘ahlaksızlık’ ya da ‘batının ahlakını almak’ ifadeleri ile karşılaşıyoruz. Hasan Ali Yücel’in “Bizim için ahlaki ilke toplumdur. Her hareket topluma, yani ulusa yararlı ya da zararlı olması bakımından önem taşırsözünü aklımızda tutarsak;  Uyuşturucu kullanma yaşının giderek arttığı, çocukların ‘gurur duyulan’ katillere evrildiği, çetelerin/mafyanın sokak ortasında silahlı saldırılarda bulunduğu, tarikat ve cemaatlerde küçücük çocukların istismar edildiği, kapalı grup halinde yaşadıkları için o çevrede yaşayanların bunu “normal” kabul ettiği bir ülkede (6 yaşındayken babasının müritlerinden birine verilen HKG İfadesinde[5] “Zamanla her şey normalmiş gibi davranılmaya başlandı. Ben çocuklar küçükken evleniyormuş gibi, herkes böyleymiş gibi düşünüyordum.”) bunlarla mücadele etmek yerine insanların nasıl giyindiği, nasıl sokağa çıktığı, kiminle seviştiğinin ahlak olduğunu savunan bir iktidarın ürettiği ideoloji ve toplumsal değerlerin aileye yansıması da böyle olacak elbette. 

Peki aileler bu duruma neden ses çıkarmıyor diye bakıldığında; devletin otoriterleşmesini/karşı devrimi doğallaştıracak dinci gerici ideolojinin yaygınlaştırdığı eski/geleneksel değerlerin yeniden ve yeniden Cumhuriyet kazanımlarının önüne geçirilerek, insanların her koşulda otoriteye itaat etmesinin sağlanması ve kadın erkek eşitsizliğinin fıtrat denilerek doğallaştırılması sonucunda üretilen rıza ile karşılaşılıyor.

Geleneksel değerler ile modernite birbirine karşı durunca bu çatışmadan yine kapitalizm aileyi metalaştırarak karlı çıkıyor. Toplumda olan bitene kayıtsızlık içinde, birbirine ve hayata katlanamayan, sürekli kendisiyle ve çevresiyle çatışan, aynı zamanda emeğinin karşısında yaşamını sürdürebilecek bir ücret de kazanamayan insanlar, bunun kendi bireysel sorunları olduğunu, başaramadıklarını düşünmeye başlıyorlar. Bu durum gruplar arası ilişkiler kadar bireyler arası ilişkilerin de çürümesine ve bozulmasına neden oluyor. Bu durumda da ‘aile terapisi’, ‘aile koçluğu’, ‘aile danışmanlığı’ gibi bir meta-değer girdabının içine hapsoluyorlar. Bu yeni meslekler aile konusundaki politikaların boşluğundan, aile içindeki hizmetlerin kamusallıktan çıkışından oluşan boşlukta piyasanın değerli meslekleri oluveriyor. Toplumsal değerlerin metalaşmasının bir örneği de; okullarda verilen değerler eğitimi ve ÇEDES protokolleri ile ortalığa saçılan değerlerin eğitim malzemelerini (kitap dergi vb.) üreten yayıncıların piyasada kapladıkları yer ve kazançlarında görülebiliyor.

Bakım hizmetlerinin metalaşması da geleneksel aile yapısı ile modern aile yapısı arasındaki karmaşayı artırıyor. Yaşlılarına bırakın kamusal hizmet sağlamayı emeklilerini onursuzca bir ücretle yaşamaya mecbur eden iktidar, aileleri yeniden geniş aile olmaya doğru (kimi zaman tersinden) itiyor. Birinci kuşak yaşlanınca ona destek olmak, bakmak zorunda olan ikinci kuşak, onlarla birlikte yaşayarak hayatlarını kolaylaştırmak istiyor. Bir de yeni bir sömürü mekanizması oluşmuş durumda, yeterli huzur/bakım evi olmadığı, olanların çok pahalı olması yeni bir sektör doğurdu ülkede. Bu sektörde çalışanlar genellikle kendi ailelerini ülkelerinde bırakıp onlara iyi bir hayat sağlamak için Türkiye’ye gelen kadınlar. 

Çocuk bakım hizmetlerinin, anaokulları ve kreşlerin de çok pahalı olması üçüncü kuşağın bakımı için birinci kuşaktan yardım almaya itiyor aileyi. Böylece aslında modern yaşama uygun olan mekanların içinde geleneksel yapıyla ve geniş aileyle yaşanmaya başlıyor. Bu hem birey olmanın hem de özgür yaşamanın önünde büyük bir engel. 

‘Ev genci’ diye bir deyimimiz var artık. İnsanlar yetişkin oldukları halde kendi hayatlarını sürdürebilecek ve kendi ailelerini kurabilecek bir gelir elde edemedikleri için yine yeni bir kavram olan ‘aile evi’nde kalıyorlar. Mutsuz ve umutsuz bir biçimde, eskiden sadece evlenmemiş kadınlara söylenen deyimle ‘evde kalıyorlar’.   

İktidarın uyguladığı politikalarda derdin asla aile ya da ahlak olmadığı görülüyor aslında. Dert toplumsal yeniden üretim, üretken emeğin yeniden üretimi, dayanışmanın yok edilmesi, giderek yaşlanan nüfusa genç emekçilerin bakmasının sağlanması, özgür düşünmenin sorgulamanın, sanatla buluşmanın önlenmesi, okumayan, izlemeyen, sevmeyen bir kuşak yaratarak devletin siyasal otoriterleşmesinin insanlara kabul ettirilmesi. 

Aile gerçekten huzurun, sevginin ve mutluluğun temeli olabilir mi? Olabilir elbette taraflar arasında gerçek bir aşk, özgür duygulara dayalı cinsellik ve kamusal alanda rahatça davranabilen ve yaşayabilen çocuklar olursa ya da Kollontai’nin dediği gibi[6] “…Erkekler karılarını, iyi hamur yoğurabildikleri için değil, değerli olan şeyleri, kişisel yetenekleri ve insan benleri için sevmeyi ve değerlendirmeyi öğrenirlerse…” 

 

[1]- https://x.com/EmineErdogan/status/1878813403281547613
[2]- Nira Yuval- Davis, Cinsiyet ve Millet İletişimYayınları 4. Baskı 2014 Çeviren Ayşin Bektaş.
[3]- Edouard Louis; Babamı Kim Öldürdü. Can Yayınları. Çeviri: Ayberk Erkay
[4]- Vigdis Hjorth; Miras. Siren yayınları. Çeviri: Dilek Başak
[5]- https://www.indyturk.com/node/585951/haber/hkgnin-haziran-ay%C4%B1nda-savc%C4%B1ya-verdi%C4%9Fi-son-ifadenin-tamam%C4%B1-wattpadden-tan%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1%C4%9F%C4%B1m
[6]- Alexandra Kollontai, Marksizm ve Cinsel Devrim, Tüm Zamanlar Yayıncılık, 1992,

Related Posts