Kürt siyasetinde yeni kimlik arayışı kapıda mı?

Dergi Gündem Sayı 5 (Temmuz 2021)

Kamil Tekerek

HDP üyesi Deniz Poyraz’ın İzmir il binasında öldürülmesi ve birkaç gün sonrasında HDP kapatma davasının Anayasa Mahkemesi tarafından kabulü geçtiğimiz günlerin önemli iki olayı olarak ön plana çıkmıştır. Bu noktada Kürt sorunu, HDP’nin geleceği ve bunlar üzerinden yaşanacaklar güncel anlamda bir kere daha değerlendirilmeyi hak etmektedir.

Yeni Ülke dergisinin Mayıs ayında çıkan üçüncü sayısında HDP’nin güncel pozisyonunu ve olasılıkları ele almaya çalışmıştım. “Bir yanda kapatma davası, bir yanda Millet İttifakı: HDP’nin miadı doldu mu?” başlıklı yazının devamı olarak ele alınabilecek bu yazı gerek AKP-MHP iktidarının gerekse Kürt siyasi hareketinin atacağı adımları güncel gelişmeler ışığında bir kere daha değerlendirme amacı taşıyor.

DENİZ POYRAZ’IN KATLEDİLMESİ İLE BİRLİKTE AÇILAN PERDE

HDP İzmir il binasında Deniz Poyraz’ın öldürülmesinin siyasi gerekçeyle yapıldığı katilin ifadesi ile birlikte hızlıca ortaya çıktı. Bu açıdan, yaşanan olayın nesnel anlamda Türkiye siyasetinde açtığı yeni perdenin irdelenmesi önem taşıyor. Öncelikle bu olayla birlikte ortaya atılan bir dizi iddiayı ya da kaos senaryolarını bir tarafa koyarak ilk değerlendirmeyi yapabiliriz. Türkiye toplumunun azımsanmayacak bir bölümüne göre politik anlamda olayın faili Cumhur İttifakı ve temsil ettiği değerler silsilesidir. Öyle ki, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli katilin bozkurt işareti yapması üzerine alelacele “bizden değil” dese de, birkaç gün sonra “fabrika ayarlarına dönerek” Deniz Poyraz’ın “terör örgütü mensubu” olduğunu ifade etmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan olayla ilgili taziye yayınlamaz ve yorum yapmayıp olayı sessizlikle karşılarken, AKP cenahından ise sözcü Ömer Çelik aracılığı ile timsah gözyaşları gelmesi ise şaşırtıcı olmamıştır.

Yaşanan olayın sonrasında yeni bir provokasyonlar döneminin açılıp açılmayacağı bir tartışma konusu olmaktan hızlı bir şekilde çıkmış ve neredeyse beklentiye dönüşmüştür. Özellikle bu bağlamda 2015 yılına yapılan atıfların benzeri şekilde tekrar hayata geçip geçmeyeceğine dair bugünden müneccimlik yapmak bizim açımızdan pek mümkün değil. 2015’te yaşananların, “çözüm sürecinin” bitişinin, AKP’nin MHP ile ittifakın yolunu yapmasının, Suriye’deki gelişmelerin ve o dönem Kürt hareketinin özerklik ilanları ve hendek siyasetine geçişinin bileşkesinde olduğunun hatırlanması gerekmektedir. Bu konuda yakın zamanda ilginç sayılabilecek bir yorum, o dönem “çözüm sürecinin” birinci elden aktörlerinden biri olan Sırrı Süreyya Önder tarafından geçtiğimiz günlerde dile getirilmiştir. [*] Kabaca, 2015’te yaşananların aslında tek taraflı olmadığını ifade eden Önder konu ile ilgili şunları söylemektedir:

“(…) Dolayısıyla biraz ironik gelebilir ama barış sürecinin sonlanmasının en büyük sorumluluğunu heyetin bir üyesi olarak kendim alıyorum. İşin bu kısmını ifade etmeden bu sürecin bitirilmesi konusunda o günlerde kimlerin ne tür saklı gündemleri olup olmadığını konuşmaya geçemeyiz.

Bugünden bakınca, aslında bütün enerjimizi barış talebini toplumsallaştırmaya harcamamız gerektiğini anlıyoruz. Bu sürecin bitirilmesini sadece provokasyonlarla izah edemeyiz, hayır. Eğer toplumun sahip çıkmasını sağlayabilseydik barış süreci su sızdırmaz, kurşungeçirmez bir ruha bürünmüş olur; başarıya ulaşırdık. O zaman da çözüm sürecini bitirmek üzere provokasyon tertipleyenler birer sinek vızıltısı gibi gelip geçerdi.

(…) Barışı sağlam kazığa bağlamak, o talebi toplumsallaştırmakla mümkündür. Barışın sadece dağlarda yürüyen bir savaşın sonlanmasından ibaret olmadığını göstermeliydik. Barışın da savaşın da yediğiniz ekmekten aldığınız maaşa, soluduğunuz havaya kadar hayatın tümünü belirleyen süreçler olduğunu anlatabilmeliydik.

(…) Dediğim gibi, barış talebini toplumsallaştırabilseydik, hiçbir iktidar bu süreci bozamazdı. Savaş paradigmasına dönmeye karar veren iktidarın enstrüman bulması kolay. Hatta sizin bulmanıza bile gerek yok, süreci yok etmenize yardımcı olacak yapılar size koşa koşa gelir. Dahası, bazıları size bile gelmeyip inisiyatif geliştirerek savaş yanlısı adımlar atmaya başlarlar.”

Buradan çıkartılması gereken sonuç, Önder’in bahsettiği tarzda “gerekler” yerine getirilmiş olsaydı dahi “çözüm sürecinin” başarıya ulaşabileceği yönünde bir değerlendirme değil elbette. Tersine, sermaye iktidarı altında ve düzenin dinamikleri içerisindeki “Kürt sorununa çözüm” paketinden, dar anlamda Kürt siyasi hareketinin, geniş anlamda ise Kürt emekçilerinin yeni rejime, İkinci Cumhuriyet’e eklemlenmesi gibi önemli bir çıktısı olduğunu bir kere daha vurgulamak önem taşımaktadır. Çatışmaların, provokasyonların ve yaşanan kanlı sürecin değiştirmediği sabit budur.

Günümüze dönersek, Deniz Poyraz’ın katledilmesiyle birlikte açılan perde, bir dizi gelişmeye sahne olacaktır. Dikkate alınması gereken şey ise, AKP iktidarının ya da Tayyip Erdoğan’ın bir yandan göstermelik de olsa “temiz eller ya da demokrasi havariliği” yapma yaklaşımı ile Millet İttifakı’nın HDP ile etkileşimini ya da işbirliğini bozma arayışıdır. İster öznel, isterse nesnel gerekçelerle olsun önümüzdeki seçimler için AKP’nin yaptığı hesaplar, düzen muhalefetinin ittifaklarını bozmaya, toplumsal tabanlarını parçalamaya ve kendilerinin yaşadığı oy kaybını durdurmaya ya da daha önce yaşanan kayıpları geri döndürmeye odaklanmıştır. Yeri geldiğinde seçim sonuçlarını tanımamak dâhil her türlü seçeneğe oynayabilecek olan siyasi iktidar açısından HDP’nin geçtiğimiz seçimlerde ortaya çıkan oy potansiyelinin ve yerel seçimlerdeki tercihlerinin Millet İttifakı’ndan uzaklaştırılması ya da dağıtılması gerekmektedir. Bu noktada, HDP’ye karşı saldırgan tavrın ne kadar tutacağı da, Abdullah Öcalan üzerinden seslenmek gibi seçeneklerin ne kadar işleyeceği de belirsizdir. Başka bir bağlamda örnek vermek gerekirse, 7 Haziran 2015 yılındaki seçimlerin hemen öncesinde Diyarbakır’daki HDP mitingine dönük yapılan bombalı saldırı, bir gün sonraki seçimlerde HDP’ye oy akışını arttıran bir faktöre dönüşmüş; son yerel seçimlerde AKP, Öcalan’ın mektubunu okutmasına rağmen Kürt seçmen Ekrem İmamoğlu’na yönelmiştir.

Bu açılardan bakıldığında diğer alanlarda olduğu gibi Kürt meselesi ya da Kürtlere seslenme anlamında AKP iktidarının zorlanacağı açıktır. Ancak her hâlükârda AKP’nin “en iyi savunma saldırıdır” diyerek Kürt siyaseti için havuç-sopa politikasını devrede tutması muhtemel görünmektedir.

HDP İÇİN HANGİ PERDE AÇILACAK?

Yaşanan cinayetin birkaç gün sonrasında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatma davasının kabul edilmesi ise, bu sefer gözleri HDP’nin tercihlerine doğru döndürdü. Meselenin geçmişteki kapatma davaları kadar basit ele alınması mümkün olmadığı gibi, bu süreçten HDP’nin ya da Kürt siyasi hareketinin atacağı adımlarda önümüzdeki seçimlerin ve Millet İttifakı ile kurulan işbirliği zemininin etkisi olacağını dikkate almak gerekmektedir. Tüm bunlarla birlikte, Kürt hareketi “yeni Türkiye”de kendine yer aramakta, bunu için de şimdilik liberaller ile iç içe geçmiş çizgisini ve ittifaklar politikasını gündemde tutmaktadır.

Bilindiği üzere Kürt hareketinin siyasi tercihleri – ki bunlar arasında yeri geldiğinde sermaye iktidarı ile “çözüm adına” masaya oturmak, emperyalizm ile askeri-siyasi işbirliği yapmak gibi ilk aklımıza gelebilecek örnekler de dâhil olmak üzere- taktik olarak adlandırılabiliyor. Yaşanan son süreç ise taktik bir durum olmaktan çıkmış, daha kapsamlı bir şekilde düzen muhalefetinin bileşeni olmaya doğru giden stratejik bir hal almıştır. Bu noktada, Kürt hareketinin “daha radikal” sayılabilecek unsurlarının, CHP ve İyi Parti ile kurulan örtük ortaklığın Kürtlere bir şey kazandırmayacağını ifade etmelerine rağmen, ortadaki tercihin basit ve çok da konjonktürel olmadığı ya da en azından önümüzdeki seçimleri kesecek kadar bir vadesinin olduğu açık gibi görünmektedir.

Ancak bununla birlikte Kürt siyasi hareketinin yönelimlerinde bir dizi oynama olması muhtemeldir. Bu noktada da bir iç bir de dış faktör dikkate alınmalıdır. İç faktör, AKP iktidarının seçim sisteminde değişikliğe gitmesi ve seçim barajının düşürülmesi, eş zamanlı olarak HDP’nin kapatma davası ile Kürt siyasetçilere dönük siyaset yasağının bir pazarlık unsuru olarak devrede tutulmasıdır. Buradan oy potansiyeli düşmüş, Kürt illerine sıkışmış, milliyetçi söylemi daha da yükselmiş bir Türkiye partisi yerine “Kürt partisi” kimliği daha da güçlenmiş bir oluşum çıkması olasılık dâhilindedir. Gelinen nokta itibariyle de, sınıfsal çelişkilerden ziyade Kürt kimliğine odaklanan, muhafazakâr ve orta sınıf özellikleri de ağır basan Kürtleri kapsamak için HDP’nin yerine görece daha sağda yer alan bir parti ihtiyacı Kürt hareketi için elzem görünmektedir. Çünkü AKP’nin yöneleceği yerler buralardır.

Bu gelişmeleri güçlendirme potansiyeli olan dış faktör ise Ortadoğu’da “Kürt ulusal birliği” adı altında daha fazla ve somut gelişmelerin yaşanması ihtimalidir. Irak’ın kuzeyi bağlamında Barzani yönetimi, AKP iktidarı ve ABD arasında özel bir sorun bulunmamakta, hatta kimi zaman eşgüdüm seviyesi oldukça yükselmektedir. Bununla birlikte, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile PYD arasındaki işbirliği, Türkiye ile ABD arasında hâlâ sorun başlığı özelliğini taşımaktadır. Bu meseleninse Irak ve Suriye’nin kuzeyini kesen bir “Kürt ulusal birliği” çerçevesinde önemsiz hale gelmesi, bölgede var olan petrol ticaretine Türkiye’nin dâhil edilmesi ve ABD’nin Kürt meselesi üzerinden AKP’yle ilişkileri germeyi çok tercih etmemesi gibi başlıklar bu noktada öne çıkabilecektir. Kürt siyasetinin ABD ile işbirliği milliyetçi hamaseti yükseltmek anlamında AKP iktidarı için bir olanak olmakla birlikte, bu işbirliğinin bölgedeki sağ eğilimli Kürtlerin oylarını toparlamak için yetersiz ve hatta itici olduğu açıktır. Bu açıdan HDP’nin tabanını kendisine çekmek için AKP’nin devreye sokacağı yegâne siyaset “İslâm birliği” olacaktır. En azından AKP’nin oynayacağı çizginin bu şekilde olacağı öngörülebilir. Bunun kendisi bile ABD ile bölgesel ilişkiler bağlamında yeni bir yaklaşım anlamına gelmektedir.

Bu tür gelişmeler, liberallerle ittifak yapan, barış ve demokrasi söylemi üzerinden çıkış arayan HDP’nin yol haritasını güncelleyecek bir karakter taşıyabilir. Ancak, bu ihtimallerin sonucunda varılacak nokta, yeni bir çözüm süreci beklentisinden ziyade, Kürt hareketinin ulusal demokratik haklara endeksli bir bölge partisi vasfına dönmesi, Türkiye’de “Demokratik Cumhuriyet” çizgisinin zorlanmaya ve bunun da uzantısı olarak Millet İttifakı’nın “dış bileşeni” olmaya devam etmesi olarak gündeme gelecektir. Ayrıca, Ortadoğu’daki olası bir “ulusal birlik” tablosu da HDP veya olası ardılı parti için daha güçlü bir referans olacaktır. Böylesi bir durumda HDP’nin zaten gündemden düşen “Türkiye partisi” misyonu tamamen ortadan kalkacaktır.

KAPATMA DAVASI, OLASILIKLAR VE SONUÇ

Türkiye’de başkanlık sistemi ile birlikte yargının tamamen siyasal iktidarın güdümüne geçtiği tespiti HDP kapatma davasının gündeme geliş biçimi ve çevresinde dönen söylemler vesilesiyle bir kere daha ayyuka çıkmıştır. Buradaki esas amacın Kürt siyasi hareketinin, Türkiye’deki siyasi yelpazede kapladığı yerin sınırlandırılması ve İkinci Cumhuriyet rejimi içerisinde yeni bir misyon tarifi olduğunu daha önce de ifade etmeye çalışmıştık.

Kapatma davasının içeriğinde yer alan “çözüm sürecinde terör örgütü liderleri” ile görüşmeler yapmak ya da buna benzer suçlamalar ile ilgili AKP ya da sermaye devletinin kadroları için herhangi bir önlem alınıp alınmadığı henüz belirsiz gibi görünüyor. Ya da başka bir ifadeyle, AKP’nin “çözüm sürecinde” aldığı role dair şu an ıslık çalarak dolaşıp tüm hesabı HDP’ye yıkması süreçte yaptıklarını ve sorumluluklarını yok etmeye yetmeyecektir. Ancak bununla birlikte, iddianamenin özünde yer alan “HDP’nin terör örgütü ve PKK temsilcisi vasfı” taşıması denilen şey önümüzdeki dönem Kürt siyasi hareketinin Türkiye içindeki legal örgütlenmesi için merkezde duran siyasal bir mesele olmaya devam edecektir. Çünkü Cumhur İttifakı’nın bu bağlamda söylem değişikliğine gitmesi açısından bir neden görülmemektedir.

Dolayısıyla kapatma davasından ziyade 451 kişi için istenen siyasi yasak başlığıyla gündeme getirilen mesele tam da yukarıda bahsettiğimiz Kürt hareketinin yeni kimlik arayışıyla birlikte ele alınmalıdır. Bu açıdan yeni dönemin siyasi dinamikleri Kürt siyasi hareketine de yön verme potansiyeli taşımaktadır. O yüzden sermaye düzeninin topyekûn karşıya alınmasından tutun, emperyalizm ile karşıtlık ilişkisi kurulmasına ve ulusal sorunun sınıfsal çelişkilerin merkeze konularak değerlendirilmesi olgusuna kadar sayacağımız bir dizi başlık HDP’nin ya da daha genel anlamda Kürt siyasi hareketinin önündeki en önemli yol ayrımları olarak sahnede var olmaya devam edecektir.

 

[*] Aktan, İ. (12 Haziran 2021) https://www.gazeteduvar.com.tr/sirri-sureyya-onder-iktidar-gidecek-ama-gelecek-olan-da-kor-bicagiyla-bekliyor-makale-1525152

Related Posts