Prof. Dr. Tuncay Neyişçi
Geleceğimiz konusunda doğru kararlar vermemiz gerekiyorsa eğer,
Önceliklerimizi, gerçekleri temel alarak belirlemeliyiz, korkularımızı değil!
Bjorn Lomborg
Genelde çevre sorunları, özelde Küresel İklim Değişimi (KİD) söz konusu edildiğinde ekoloji, ekolojik denge, ekosistem gibi sözcükler sıklıkla kullanılmaktadır. Akademik tartışmalara girmeden, konunun kavranabilmesi için önemli olan ekolojik düşünmenin ne anlama geldiği konusunda kısa bir açıklama yapma gerekliliği var.
Dünya (ekosfer) ve onun bir bileşeni olan insanı ekolojik bir bakış acısıyla ele almak doğa ile insan ayrışımı ya da bileşimi noktasının netleştirilmesini zorunlu kılar. İnsan-merkezli (antroposentrik) yaklaşım ile ekosfer merkezli (ekosentrik) yaklaşımlar arasındaki farkın iyi kavranabilmesi, ekosistemi anlayabilme ve ekosistemi yönetebilme pratiği bakımından kilit öneme sahip bir konudur. Özet olarak, ekosistemin işleyişinin anlaşılabilmesi ekosentrik bir yaklaşımı gerekli kılarken ekosistemi yönetme antroposentrik bir uygulamadır. Ekosistem yönetimi ekosistem işlevlerinin, süreçlerinin anlaşılabilmesiyle doğrudan ilişkili bir konudur. Ekosistemi ekosentrik bakış açısıyla (insan değer ve ölçülerinden arınmış olarak) derinlemesine anlamadan, çoğunlukla yapıldığı gibi, ağırlıklı olarak antroposentrik değerlerle (insan değer ve ölçülerini esas alarak) yönetmeye kalkmak beklenenin dışında sonuçlarla da karşılaşabilme riskini artırır. KİD de dahil, çevre sorunları başlığı altında tartışılan tüm konularda bu anlama/yönetme ikileminin izlerini bulmak olasıdır.
Ekosentrik görüşe göre, ekosistem üzerinde insanın etkisi diğer canlı ya da cansız bileşenlerin etkilerinden farklı değildir. Sistemin tüm canlı bileşenleri nesillerini idame ettirebilmek temel kaygısıyla, sistemle etkileşim yoğunluklarıyla orantılı olarak, sistemi etkilemekte ve sistemden etkilenmektedirler. Nesillerini tehdit eden olumsuzluklarla baş edebilmelerini sağlayacak adaptasyonlar geliştirirken, çoğalma ve yayılmalarına izin verebilecek her türlü fırsatı değerlendirirler. İklim değişimine neden olabilecek etkinliklerde bulunan insanın, bunun kendi neslini tehdit edici bir boyuta ulaşmasıyla bu etkinliklerini sorgulamaya başlaması ve önlemler almaya yönelmesi ile suyun kıtlaşması durumunda bitkilerin daha az suyla yaşamlarını sürdürebilmelerine imkan verecek adaptasyon özellikleri geliştirmeleri arasında özde bir farklılık yoktur.
İnsan da diğer canlılar gibi çevresini etkiler ve çevresinden etkilenir. Her ne kadar teknoloji olarak tanımlasak da insanın ok ve yayı icat etmesi, aslında onun avlanmada başarıyı artırma ya da yırtıcısından korunabilme, bir başka ifadeyle, aç kalma ya da kolayca av olup neslini sürdürememe tehdidini bertaraf edebilme zorunluluğunun beslediği biyolojik-ekolojik bir tavırdır. Evrim, bireyin (insan, hayvan, bitki, vb.) kendi dışındaki sürekli değişen tüm dinamiklerle etkileşimi sonucu ortaya çıkan geçici bir uzlaşma durumudur. Çoğunlukla kirlenme ve bozulmaların nedeni olarak gördüğümüz teknoloji aslında insanın neslini sürdürebilmesinin olmazsa olmaz biyolojik boyutu olarak kabul edilmelidir. Ok, kinin, gözlük, MR, atom bombası gibi teknolojiler olmadan insan nesli bu çoklukta ve bu koşullarda bugünlere gelebilir miydi? Teknoloji insanın çevresini olduğu kadar insanın bizatihi kendisini de değiştirmiştir ve değiştirmeye devam etmektedir. Beslenme ve sağlık teknolojisinin gelişmesi ortalama ömrümüz ve boyumuzun uzamasına neden olurken, milyonlarca insana iş imkânı sağlayan motorlu araçlarımız küresel ısınmaya (KI) neden olabiliyor. Ancak gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta, sorunu yaratan ve soruna çare arayanın aynı insan ve aynı teknolojinin olmasıdır. İnsanı salt tüketen, bozan, kıran, döken bir canavar olarak görmek oldukça yaygın bir görüştür. Ancak bu insanı tek boyutuyla, antroposentrik olarak değerlendirmenin neden olduğu bir yanılsamadır. Ekosentrik açıdan bakıldığında insanın diğer canlılardan özde pek farklı olmadığı gerçeği anlaşılabilmektedir. Canlılar aleminin %90’nından daha büyük olan insan gelişmiş beş duyusuyla ekosferin çok geniş bir bölümünden etkilenmekte ve doğal olarak çok geniş bir bölümünü de etkileyebilmektedir.
İnsanın ekosfer üzerinde kendinin neden olduğu ve neslini tehdit olasılığı taşıyan olumsuzlukları iyileştirme çalışmaları yanında, bizatihi ekosfer ya da ekosistemin kendisinin neden olduğu ve neslini tehdit edebilecek olumsuzluklara da çözüm arama çabasında olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. KİD sorunsalını anlamaya ve yönetmeye çalışırken insanı ve ekosistemi bu ekolojik bakış açısıyla da anlayabilmeye çalışılmalıdır.
Aslında, aradan geçmiş olan binlerce yıla karşın, sorunların ve algılanış biçimlerinin pek değişmediği apaçık ortada. İnsanlığın gelişim tarihi incelendiğinde, az ya da çok farklı nedenlere dayandırılsa da dünyanın sonunun yaklaşmakta olduğu biçiminde ifade edilen bir tür “korku kültürü”nün hemen tüm uygarlıkları ve dönemleri içine alan kesintisiz bir kültür olduğu görülür. Nuh Tufanı’ndan başlayarak, tüm inanç sistemlerinde, efsanelerde, masallarda bu tema sürekli karşımıza çıkar. Muhtemelen duyarlı bir Asurlu çevreci tarafından kil tablete kazınmış aşağıdaki dizeler bu kültürün en azından 4 bin yıllık bir geçmişi olduğunu belgeliyor.
Şu son günlerde dünyamız iyice yozlaştı,
Rüşvet ve yolsuzluk olağan sayılıyor
Çocuklar da artık ana-babalarının sözünü dinlemez oldular,
Her erkek bir kitap yazmak istiyor,
Ve dünyanın sonu gözle görülür biçimde yaklaşıyor
Korku, yaygınlaşıp toplumsal ölçeğe ulaştığında, ilgili konu çevresinde çoğunlukla, tartışılamayan ya da tartışılmasına izin verilmeyen bir kutsal (dogma) alan oluşturur. Bu kutsal alan genellikle inanç, politika, ekonomi üzerinde olduğu kadar bilim üzerinde de etkili olduğundan, gücü elinde bulunduranlar tarafından sıklıkla kullanılan çok etkin bir araca dönüşmüştür. Radyo, TV, internet, vb. iletişim teknolojilerinin sunduğu son derecede etkin olanaklar sayesinde, günümüzde gücü elinde bulunduranlar, Fransız düşünür Baudrillard’ın altını çizdiği gibi, bilim insanları da dahil olmak üzere, toplumun tüm kesimlerini kendi çıkarları doğrultusunda formatlayabilmektedirler. Bir başka ifade ile, toplumun tüm kesimleri gücün istediği yönde düşünmeye, önümüze koyduklarını tüketmeye, izin verdiklerini üretmeye yönlendirilebilmektedir. Son yıllarda her kanaldan karşı karşıya kaldığımız yoğun KİD, KI bombardımanı bir tür paranoya yaratarak KİD’nin sağlıklı bir biçimde tartışılması şansını ortadan kaldıran bir kutsal alan yaratmıştır.
Bu küresel formatlama ve onun yarattığı korku kültürü KİD’inin baş sorumlusu olan ve gücü elinde bulunduranların ürettikleri teknoloji ve hizmetleri ederlerinin çok üzerindeki fiyatlar ve sundukları kredilerle gelişmekte olan ülkelere pazarlayabilmelerini de kolaylaştırmaktadır. Çevre konusunda yaratılan antidemokratik ve asimetrik duyarlılığın gelişmekte olan ülkeleri çevre teknolojileri çöplüğüne çevirdiğinin ve çevrenin bizatihi kendisinin bir sömürü alanına dönüştüğünün sorgulanamaması da bu küresel formatlama ile yakından ilgilidir. Ülkemizin dış borç yükü içinde kullanamadığımız çevre teknolojilerinin ithali için kullanılan kaynakların payı sanılanın çok üzerindedir.
İklim değişimi kadar çevre başlığı altında tanımlanan ve tartışılan tüm konuların romantik konular olmadığı, aksine, kelimenin tam anlamıyla, ekonomik ve politik konular olduğunun anlaşılması ve kabul edilmesi de gelişmekte olan ülkeler için önemli konulardan biridir. Gelişmekte olan ülkelerin çevreye duyarlı insanları, çevre kalitesi ile ekonomik gelişmişlik arasındaki doğrudan ilişki konusunda da uyanık ve duyarlı olmak zorundadırlar. Bir üst yapı öğesi olan çevre bilinci belirli bir gelişmişlik düzeyinin altında bir anlam ifade edemez. Bu kesinlikle çevre ile gelişmişliği birbirinin alternatifi olarak görmek, çevre konularını önemsememek anlamına gelmez ancak, çevre kalitesine yönelik kararların yerel değer ve koşulları dikkate alarak verilmesi gerekliliğinin altını çizer. Batı, kuzey ya da gücü elinde bulunduran her kim ise, kendi öz çıkarlarını korumak, etki alnını genişletmek için, her türlü olanağı kullanabilmektedirler.
Gücü elinde bulunduranlar çıkarları gerektirdiğinde, küresel formatlama yöntemini kullanarak küresel yanıltmalara da başvurabilmektedirler. Örneğin, başta Brezilya’daki Amazonlar olmak üzere, yağmur ormanlarının ekosferimizin akciğerleri olduğu ve KI’nın etkisini azalttığı kanısı kamuoyuna yaygın olarak pompalanmaktadır. Bu yolla bu ormanlar üzerinde güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturulmaktadır. Gerçekte bu ormanların ekosferimizin O2/CO2 bilançosu üzerinde önemli bir etkisi söz konusu değildir. Bu ormanlar sıcaklık ve nem koşulları uygun olduğundan, bir yıl içinde fotosentez yoluyla ürettikleri O2 ye eşdeğer miktarda CO2’yi ayrışma yoluyla atmosfere geri verirler. Sorulması gereken kritik soru şudur; tüm iletişim kanalları kullanılarak oluşturulan bu tür küresel bir yanıltmanın amacı ne olabilir? Birçok amaçtan söz edilebilir. Birincisi gücün formatlama gücünü göstermek olabilir. Bu gücü elinde bulunduranların, basit bir sorgulama ile yanlışlığı anlaşılabilecek bir konuyu nasıl tartışılamaz bir dogmaya dönüştürülebildiklerinin tipik bir örneğidir bu. İkinci soru; gücün çıkarı nedir? Brezilya’nın bu çok önemli doğal kaynağını, güçlü küresel kamuoyu baskısı nedeniyle kullanamamasıdır. Brezilya bu ormanlarını, ABD, İngiltere, Almanya gibi günümüzün gelişmiş ülkelerinin 100-200 sene önce yaptıkları gibi işleterek kereste pazarına sunsa, elde edeceği gelirle dış borçlarını ödese ve yeni yatırımlara girişse ne olur? Adı geçen gelişmiş ülkelerin gelişmelerinde önce kendi ormanlarını daha sonra da gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarını işletmelerinin önemli payının olduğu unutulmamalıdır. Benzeri bir kamuoyu baskısı, ülkemizin doğal ormanları için de söz konusudur.
Bu noktada, okurların büyük bir bölümün yağmur ormanlarının dış borç ödemek için kesilmesi düşüncesine sıcak bakmayacakları kesindir. Ancak yaygın kamuoyu baskıları nedeniyle yağmur ormanları iyi yönetilemediğinden, gelişmiş ülkelerin teşvikleri de dahil çeşitli nedenlerle daralmaya devam etmektedir. Bu ormanların yakılmasının ardında teşvik edilen bazı tarım ürünlerinin yetiştirilmesi gerçeği de vardır. Gücü elinde bulunduranların temel derdi bu ormanların korunması (sürdürülmesi) değil, ekonomik ve politik çıkarlarının korunmasıdır (sürdürülmesidir).
Bu açıklama size inandırıcı gelmeyebilir. Amaç dogmanın yerine bir başka dogma koymak değil, önümüze sürülenleri sorgulama refleksinin geliştirilmesidir. Kısa bir internet sörfüyle başarılabilecek bir konudur bu. Hatırlayınız, ünlü Stanford Üniversitesinin ünlü profesörü Paul Erlich 1968 yılında yayınladığı “Nüfus Bombası” adlı çok satan kitabıyla, 2000 yılını göremeyeceğimiz kehanetiyle insanlığı nasıl korkutmuştu. Bir başka ünlü üniversitenin, Harvard, biyolojik çeşitliliğin babası olarak da tanınan ünlü profesörü Edward O. Wilson da yılda 27.000-100.000 tür kaybettiğimizi iddia ediyordu. Kolay bir iş olmasa da sorgulamaya devam ederek örnekleri çoğaltabilirsiniz. KI konusundaki, başta IPCC (Intergovernmental Panel on Climate Change: Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) olmak üzere, ürkütücü senaryo bombardımanı yoğunluğu çarpıcı bir kanıt olarak görülebilir.
Kamuoyuna sunulan KI tartışmaları, genellikle dünyanın artan ortalama sıcaklığı ve buna ilişkin aşırı hava olaylarına odaklanmaktadır. Gerçekte, KİD dünyanın ortalama sıcaklığındaki artış ve aşırı hava olaylarındaki yükselişten çok daha karmaşıktır. Kolaylıkla ulaşılamayan bazı bilimsel çalışmalar IPCC projeksiyonları ile çelişen, hatta bunların doğruluğunu sorgulayan sonuçlar ortaya koymaktadırlar. Bu çalışmalar son zamanlarda yaşanan ısınmanın, artan CO2 ve diğer sera gazları seviyelerinden değil, öncelikle kentleşme ve arazi kullanımı değişikliğinin etkisinden kaynaklanmış olabileceğini göstermektedir. IPCC raporunda (2007) yaşanan en sıcak 10 yılın temel nedeninin CO2 emisyon artışı ile değil güneşten gelen enerji miktarı ile ilişkili olduğuna (3. ve 9. bölümler) ilişkin bilimsel veriler olmasına karşın kamuoyu ve bilim insanlarına sunulan duyuruda bu konudan hiç söz edilmemiş olması ilginçtir ve ekolojik konuların ekonomik ve politik amaçlar için yoğun olarak kullanılabilirliğini bir kanıtıdır. Hatırlayın, önemli küresel toplantıların son günü devlet yöneticileri bir araya gelerek sonuç raporunu onaylarlar. Yani bilimsel çalışmaları politik dokümanlara dönüştürürler.
KİD ile orman yangınları arasında doğrudan ilişki kurmak da bu bağlamda ele alınması gereken bir olgudur. Tıpkı KI ile baş edebilme konusunda ezbere rüzgar türbini, güneş pili dışında öneri geliştiremeyen aydınlarımız gibi orman yangının yönetimi konusunda da uzmanlarımızın helikopter ve uçaktan başka öneri geliştiremiyor olmaları gibi. Her ikisinin de akçeli, ekonomik, dışa bağlı öneriler olması tesadüf olabilir mi?
Acaba, konusu ne olursa olsun, bilimsel toplantıların çoğunun iklim değişimi ile ilişkilendiriliyor olmasının da bu küresel formatlamayla (destek sağlamak gibi) ilişkisi var mıdır?
Orman yangını belki de KİD’den daha karmaşık bir konudur. Yapılması gereken temel öncelikli işin orman içindeki kolay ateş alabilen yanıcıları ortamdan uzaklaştırarak ateş alma ve insanları bilinçlendirerek ateş kaynağı risklerini düşürmek ve bu yolla rasyonel helikopter ve uçak kullanımının alt yapısını oluşturmak olması gerekirken çözüm olarak helikopter ve uçağı önemek küresel formatlamanın başarısından başka bir anlama gelemez. 1990’lı yılların başında geliştirilmiş yangına dirençli orman oluşturma kavramı ya da ormanlarımızın veriminin artırılması üzerinde tartışıldığını duydunuz mu hiç? Oysa doğal sıklığı üzerinde yanan her orman parçası CO2 emisyonu artışına neden olduğu gibi verimi artırılan her orman parçası da CO2 tutulmasına katkı verir bu kadar basit. Orman içindeki yanıcıların (kuru yaprak, ince dal, vb.) odun briketlerine (pellet) dönüştürülmesi bir yandan yenilenebilir, tümüyle yerli ve milli çevre dostu enerji kaynağı üretilmesini gerçekleştirirken diğer yandan da ateş alma riskini, yani yangın çıkma olasılığını, çıktığında açığa çıkan enerji miktarını önemli ölçüde düşürebilir. Neden konuşulmuyor?
Yukarıda değinildiği gibi, sorgulama sürecini başlatmak atılması gereken ilk adım. Sorgulanan her konu sorgulanması gereken başka konulara gebedir ve yanıtlar arasında ilişkiler kurulmasıyla üstel olarak gelişir. İklim değişiminden söz ediyoruz ancak değişmeyen ne var? Şu son yarım yüzyılda yılda üretim ve tüketim anlayışımız değişmedi mi? Arkadaşlık anlayışımız, kentlerimiz, sorunlarımız, ormanlarımız değişmedi mi? Hayvanların %90’nından daha büyük olan ve beş gelişmiş duyusu ile ekosferin en derin noktasından en yüksek zirvesine, neredeyse tamamıyla etkileşim içinde olan ve nüfusu 8 milyarı aşan insanın ekosferde bazı değişimlere neden olmaması mümkün mü?
Politikacılar, bilim insanları, yatırımcılar, tüketiciler, vb. olarak gücümüzü ülkemizi mutlu insanların yaşadığı bir ülkeye dönüştürmek yolunda birleştirmeliyiz. Odunu verimli yakacak bir soba geliştirmeden, zengin linyit kaynaklarınızı nasıl çevre dostu yakıta dönüştürebileceğiniz üzerinde kafa yormadan, tüketim çılgınlığını verimlilik sağduyusuna dönüştürmeden, kısacası kendi beynimizle düşünüp kendi dilimizle konuşmaya başlamadan, yani özgürleşmeden ne ülkesel ve ne de küresel sorunların çözümüne katkı sağlayabiliriz. Einstein’ın dediği gibi, düşünme biçimimizi değiştirdiğimizde politikacı, bilim insanı, yatırımcı, tüketici, vb. olarak her birimiz önümüzde inanılmaz zenginlikte fırsatların olduğunu mutlaka fark edeceğiz. İnsanlarını mutlu eden bir Türkiye dünya insanlarına da en azından mutlu olabilme umudu verebilecektir.
Bu yazıdan KİD, KI, vb. sorunların önemsiz olduğu, yanıltma olduğu gibi sonuçlar çıkarılmamalıdır. Aksine, ekonomik ve politik amaçlarla da kullanılabilen tüm çevre sorunları çok ciddi ve ciddiye alınması gereken konulardır. Vurgulamaya çalışılan, bu sorunların gerçek değerlerinin ancak ezberler ve mitolojiler üzerinden değil özgüvenli sorgulamalar üzerinden anlaşılabileceği ve çözüme kavuşturulabileceğidir. Vurgulanması gereken bir başka konu da yazıdan gelişmiş ülkelere tümüyle karşı olunduğu gibi bir anlam çıkarılmasının kesinlikle düşünülmediğidir. Verilmeye çalışılan mesaj gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerle ilişkilerin daha sağlam ve adil bir zeminde gelişmesine yardımcı olabilecek bir öneriden ibarettir.
Türkiye coğrafyası, tarihi, insan ve doğal kaynakları, deneyimleri, enerjisi ve yaratıcılığı dikkate alındığında, mutlu insanların yaşadığı ülke dönüşümünü başarabilme şansına sahiptir.
En azından Tuncay Neyişçi böyle düşünüyor…

