Köksüz İslamcılık, yakın tehdit ve Rojava dersleri

Mercek Sayı 33 (Ocak-Şubat 2026)

İslam dünyasında orta çağı aşan tek örnek Cumhuriyet/ aydınlanma devrimini yapan Türkiye’dir. Onu da emperyalizmin desteğiyle tepeleme, paçalarından İslam dünyasının orta çağına çekmeye çalışıyorlar. Çünkü emperyalizm için kötü modeldi. Türkiye’deki yüz yıllık krizin kaynağı budur.

Merdan Yanardağ

Sanılanın aksine Türkiye ve bölgedeki Siyasal İslamcı hareketler köksüzdür. Neredeyse  tamamı soğuk savaş döneminin ve emperyalizmin imalatıdır. Batı’nın sosyalist dünyayı kuşatma ve yeryüzünün en zengin enerji kaynaklarının, petrol ve doğalgaz rezervlerinin denetim altında tutulma ve sömürülmesi siyasetinin ürünüdür. Örneğin Türkiye’deki Siyasal  İslamcı hareketi, Osmanlı kent İslamcılığıyla bir devamlılığı ve örgütsel bağı da yoktur. Bazı köklü tarikatlar bir yana bırakılırsa -ki önemli güçleri yoktur- Neredeyse başından itibaren emperyalizm ve istihbarat örgütlerinin anti komünist ideolojik operasyonlarının sonucu olarak şekillenmiş ve geliştirilmiştir. Türkiye’de Siyasal İslamcılık, kontrgerilla ‘nın bir operasyon gücü olarak 1960’lı yıllarda temelleri atılan bir harekettir.

Taksim’de 1969 yılında yapılan kanlı pazar katliamı, komünizmle mücadele dernekleri ve dönemin Bugün gazetesi ve Büyük Doğu dergilerinin yayınları bu durumun açık ve tartışmasız kanıtlarıdır. Söz konusu, eylem, örgüt ve yayınlar, ülkemizdeki  Siyasal İslamcı oluşumların ve onların lider kadrolarının çıktığı kaynaktır. Tümü, ABD emperyalizminin ve istihbaratının kontrolündedir. Otantik tarikat ve cemaatlerin siyasallaşması daha sonra ve bu durumun sonucu olarak (etkisiyle) gerçekleşecektir. Dünyada ve bölgedeki durumu da aşağı yukarı benzer şekilde gelişmiştir. Elbette, toplumsal ve ideolojik  oylumu bulunan her oluşum ve girişim gibi siyasal İslamcılık alanında da kontrol dışına çıkan  “merkezkaç” güçler hep ortaya çıkacaktır.

Bu köksüzlük, İslamcı hareketleri, emperyalizm ve devletle, egemen sınıf ve güçlerle ilkesiz, kişiliksiz ve simbiyotik bir ilişki kurmaya yöneltiyor. Bu ahlaksız, ilkesiz ve kişiliksiz ilişkiye de teolojik literatür içinden dayanak bulmakta zor olmuyor.

İslam dünyası kendi orta çağını yaşamaya devam ediyor. Orta çağ, batıda ve doğuda eş zamanlı değildir ve öyle yaşanmadı. Avrupa merkezli bir tarih anlayışının yarattığı bu genel kabul doğru değildir. İslam dünyası ortaçağını henüz aşamamıştır. Halen inanç/Tanrı merkezli bilgi anlayışının siyasal ve toplumsal düzeni genel olarak belirlemeye devam ettiği bir dünyadan söz ediyoruz.

Doğu- İslam Dünyanın dramı bu olgudur. İslam dünyasında orta çağ aşan tek örnek Cumhuriyet/ aydınlanma devrimini yapan Türkiye’dir. Onu da emperyalizmin desteğiyle tepeleme, paçalarından İslam dünyasının orta çağına çekmeye çalışıyorlar. Çünkü emperyalizm için kötü modeldi. Türkiye’deki yüz yıllık krizin kaynağı budur.

Aydınlanma çağı kapandı mı?

Türkiye yakın ve vahim bir tehdit altında. Ülke, İslamcı faşist bir diktatörlüğe doğru sürükleniyor. Toplum yeniden  tarihsel  bir hesaplaşma kavşağına doğru akıyor. İnsanlar, sokaktaki yurttaş, yön duygusunu kaybetmiş durumda. Türkiye’nin belli başlı siyasal güçleri bir bu arayışa bir yanıt vermek durumunda. Bunun bunu başaramayanlar tarih ve hayat tarafından elenecektir.

İslam dünyasının kendi orta çağında kalması, bir önceki tarihsel dönemin değerler dünyası içinde acı çekerek devinmesi, emperyalizmin I. Paylaşım savaşından beri temel  tercihidir. Çünkü modern, aydınlanmacı ulus devletlerin/Cumhuriyetlerin olduğu bir İslam dünyasından hegemonya kurması ve onu yönetmesi mümkün değildir. Türkiye bu bakımdan  kötü örnekti. Doğu- İslam dünyasının rol modeliydi. Birçok İslam ülkesi için örnek olmuş, Kemalist Cumhuriyet/Model’i izleyen devletler kurulmuş, Baas ve Nasırcılık gibi siyasal hareketler gelişmişti. Bu nedenle Samuel P. Huntington Kemalizme karşı savaş açmıştı.

Nitekim bir ABD projesi olarak örgütlenen ve Ecevit’in başbakanlığındaki 57. hükümete karşı MHP desteğiyle gerçekleştirilen sivil darbe sonucu (Devlet Bahçeli, ekonomik krizin ardından izlenen istikrar politikasının daha başında, durduk yere erken seçim istemişti) Türkiye, 3 Kasım 2002 seçimleri ile AKP ye teslim edilmişti. Ecevit’in DSP’ si de bir Kemal Derviş, Hüsamettin Özkan operasyonu ile parçalanmıştı.

Önce Türkiye’de hayata geçirilen “Ilımlı İslamcılık” Projesi. –Ki  ortaçağı aşamayan İslam dünyasında ılımlı akımlar değil, radikal hareketlerin gelişmesi kaçınılmazdı- Daha sonra, Kemalist Cumhuriyet modelini izleyen diğer ülkelerin çoğu kez askeri operasyonlarla kan dökülerek, vahşi iç savaşlar sonucu yıkılmasıyla devam edecekti. Bunun son ve en dramatik örneğini ise Suriye oluşturdu. Bu makalede Suriye’yi Kürt hareketi ve siyasal İslamcı karşı darbe bağlamında özel olarak değerlendireceğim. Ama daha önce son derecede önemsediğim bir tespiti yapmakta ve üzerinde durmakta yarar var.

Bütün post modernist ve liberal tezlerin aksine belirtmeliyiz ki; 21. Yüzyılda emperyalizmin desteğiyle ilkel siyasal İslamcı hareketlerin iki kadim ülkede devleti ele geçirdiği ve iktidar olduğu bir dünyada, aydınlanma ve modernite, tarihsel dönemini ile çağını tamamlamış  , projeler/aşamalar olabilir mi? Elbette hayır! Ortaçağ, batıda bitti diye yeryüzündeki  her  toplum ve kültürde de tarihsel ömrünü tamamlamış olmuyor. İslam dünyasında sürüyor.

Yakın ve vahim tehdit!

Yukarıda da vurguladığım gibi; Türkiye gibi aydınlanma ve modernleşme tarihi/ geleneği yüz yılı aşan büyük ve sanayileşmiş bir ülkenin siyasal İslamcı ve veya. İslamcı faşist bir rejimin kurulma tehdidi altında olması, kelimenin tam anlamıyla vahim bir durumdur. Bu vahim tehdit aynı zamanda somut ve yakındır.

Üstelik. bu ülke yine iki yüz yıla yaklaşan parlamenter/ seçim geleneği olan bir toplum ise durum daha da önem kazanıyor. Üstelik bu ülke yüz yıl önce burjuva demokratik devrimi yaptıysa ve içinde bulunduğu kültürel havuzda en büyük, gelişkin ve çevresine etki etmek kapasitesi bulunuyorsa tablo daha farklı bir anlam kazanıyor. Bu nedenle Türkiye’deki siyasal krize, gündelik hayatın her alanına yansıyan ve yeniden üretilen kültürel bir kriz eşlik ediyor. Türkiye’nin kaybedilmesi, Bu nedenle Doğu’nun yenilgisi, bir anlamda Truva’nın yeniden yıkılışı demektir.

Ancak, tehlike ne kadar vahim ve yakın ise tehdide karşı direniş de o kadar güçlü ve büyüktür. Cumhuriyeti yıkan ama kendi rejimini kuramayan İslamcı iktidar, bugün bir panik yaşıyor. Bu tarihin trenini kaçırma paniğidir. Çünkü 23 yıllık iktidarlarını -ki, 12 Eylül 1980 darbesine kadar uzatılabilecek bir tarihtir bu- Esas olarak cumhuriyetin birikimini yağmalamakla geçirdiler. Kuracakları rejimin sınıfsal dayanaklarını oluşturmak için yandaş bir sermaye kesimi yaratmaya çok zaman harcadılar. İktidara gelmek ve orada tutunmak için, zamanında bütün “kirli” İşlerini gördükleri Cumhuriyet burjuvasine güvenemediler. TÜSİAD ile yaşanan gerilim ve sorunların nedeni budur. Dolayısıyla, “kâfirlerin düzeni” olarak görülen Cumhuriyet’in varlıklarının ve toplumun zenginliklerinin yağmalandığı bir talan rejimi kurdular. Siyasal İslamcılık, ilkel bir sermaye birikim modeli işlevini gördü. Hâlâ da öyledir.

Komplo teorisi ya da şaka gibi görülebilir ama Cumhuriyetin birikimi ve zenginlikleri “kılıç hakkı” ve “ganimet” olarak görüldü. Ve İslamcı hukuk için de bütün yan yolsuzluklar ve yağma meşrulaştırıldı. İslamcılar, kutsal bir davaları var diye ahlaka ihtiyaçlarının olmadığını düşündü, hatta savundular. Öyle ya, Türkiye ve Cumhuriyet bir “dârülharp” ülkesiydi. Siyasal İslamcılık bu nedenle ve aynı zamanda esaslı bir toplumsal ve Siyasal “ahlak” sorunudur. Dar anlamda kişisel değil, siyasal ahlak…

Kendi rejimlerini kuramadılar

Siyasal İslamcı iktidar, cumhuriyeti yıkmasına ve devleti bütünüyle el ele geçirmesine karşın kendi rejimini ya da daha doğru bir ifadeyle kendi düzenini kuramadı, buna zamanları da yetmedi. Yağma düzeni kurmak için harcadıkları zamanın yanı sıra, uzun süre örtülü bir koalisyon yaptıkları Fethullahçı-İslamcı çetenin iki darbe girişimi de kuruluş -inşa sürecini kesintiye uğrattı.

Kalıcı ve geri dönmüş eşini aşarak kurumsal düzeyde kendi rejimlerini kurmaya yöneldikleri zaman, özellikle 2016 sonrasında, kendilerini iktidara getiren dinamiklerin dağılmaya başladığını gördüler. AKP ve İslamcı hareketin toplumsal desteği çözülmeye başladı. Muhalefet toparlanmayı ve toplum ayağa kalkma yoluna girdi.

Daha önemlisi, İslamcı hareketin görgüsü, bilgisi, birikimi, müktesebatı, insan-kadro kaynakları, geleneği ve gücü Cumhuriyeti yıkmasına karşın kendi rejimini kurmasına yetmemişti. Ortada, rüküş, saldırgan, açgözlü yağmacı ve cahil bir kadro vardı merdiven altı imalatı, bilim dışı tarih ve ideoloji kitapları yetmedi Gezi direnişi sırasında ortaya atılan “Kabataş yalanı” saçmalığının kaynağı o kitaplardı. Bu zihniyeti, ünlülere yönelik son uyuşturucu operasyonlarında da görmek mümkün. Çünkü seküler ya da çağdaş yaşam onlara göre uyuşturucunun, içkinin, çoklu seksin olduğu bazı batılı tarzda mekânlarda, eğlence merkezlerinde vakit geçirilen bir niteliğe sahipti. Merdiven altı propaganda kitaplarından, ev sohbetlerinde, cami avlularında, tarikat mahfillerinde bu anlayış vaaz ediliyordu.

Siyasal İslamcı iktidarın kendi rejimini kalıcı şekilde kuramamasını belirleyici nedeni ise halkın direnişidir. En güçlü oldukları dönemlerde bile halkın %50’den fazlası iktidara teslim olmadı direnmeye devam etti. Toplumun farklı kesim ve eğilimlerinden büyük kitleler Cumhuriyet’e, onun kazanımlarına ve ilerici değerlerine sahip çıktı. Bu tablonun oluşmasında elbette asıl rol, diren aydınlar, devrimciler ve yurtsever Öncüler oldu. Bedel ödemeyi göze alan teslim olmayan evlatları vardı bu halkın, dahası güçlü bir geleneği. İşte Siyasal İslamcılar ve iktidar, bu geleneği ve damarı hafife almıştı. Büyük hata yaptığını geç anladılar.

Liberal Aydın ihanetine, Postmodernist  siyaset anlayışına (kimlikçi, kültüralist, mikro iktidar hedefli yaklaşımlar) ve bu akımların sosyalistlerin ve aydınların üzerinde yarattığı zihin kirlenmesine karşın, ana akım devrimci sosyalist hareketin rüzgâra karşı durması tabloyu değiştirdi. Toplumun teslim olmamasını, halk aydınlarının direnişi, sözünü ettiğimiz aydınlanma geleneğinin bu toprakların dokusuna ve ruhuna sinen ilerici-devrimci damarının bir sonucudur. Hürriyet devriminin (1908), Cumhuriyet devriminin (1923) ve 1960’ların-70’lerin müesses nizamına yönelik başkaldırısının -ki Celali isyanlarından sonra kurulu düzene yönelik en büyük ve en şiddetli saldırıdır – bir ürünüdür.  Öyle ki, bir yemin töreninde bile kendiliğinden karşınıza çıkan bir damardır bu. 

İktidarın ömrü doldu

Siyasal İslamcı AKP iktidarının tarihsel ve siyasal ömrü doldu. Rezervleri tükendi. Ülke derin bir ekonomik ve Siyasal krize sürüklenmiş durumda. Toplumsal doku çözülüyor. Sokakların çetelerin hâkimiyetine girdiği geleneksel kültürel bağlar dağıldı, sefaletin derinleştiği, giderek yöneteni de yönetileni de içine alan bir  “ulusal krizin” belirginleşmeye başladığı bir döneme girildi.

Tarih sıkıştı. Siyasal İslamcılar zamanı fena halde harcadılar. Kendisini yeniden üretme zemini ve kaynaklarının tükendiğini gören ve iktidarı kaybedebileceğini anlayan AKP-MHP koalisyonu paniğe kapıldı. 

Ömrü uzatmanın üç taktiği

İslamcı AKP iktidarı, tarihsel olmasa da Siyasal ömrünü uzatmak, böylece kendi rejimini kalıcı bir şekilde kurmak için, zaman kazanmak için, iki politik taktik ve hamle geliştirmeye çalışıyor. Hemen hemen eşzamanlı olarak her ikisini de devreye soktu. Belki medyanın susturulması girişimi bağlamında buna üç politik hamle de diyebiliriz.

Birincisi; Kürt hareketini demokratik muhalefet bloğundan kopararak yanına çekmek ya da bu olmuyorsa en azından ilk çözüm sürecinde olduğu gibi tarafsızlaştırmak. Çünkü iktidar toplumsal dayanaklarını yitirerek azınlığa düştü. Ne anayasayı değiştirecek bir gücü var, ne de seçim kazanacak bir hali bulunuyor. Ancak, şurası net, iktidarı ve eline geçirdiği devleti bırakmak istemiyor.

İktidar bu amaçla MHP/Devlet Bahçeli üzerinden yeni bir “Kürt sorununu çözme” hamlesi başlattı. Kürt hareketi bu girişimi büyük bir iyimserlik ve umutla karşıladı. Oysa temel amaç Kürt sorununu çözmekten çok, iktidarın ömrünü uzatmak, ülkeyi İslamcı faşist bir rejime taşımak için zaman kazanmaktır. Elbette süreç bir kez daha yaşam içinde ilerlemeye başladı mı birçok etken devreye girecek ve akışı kimi kez  temelden etkileyecektir. Bu anlamda bir şans, temkinli bir şekilde bir verilebilir. Ancak bilinmelidir ki, İslamcı ve faşist bir iktidar ile adil, demokratik ve onurlu bir çözüm süreci götürmek neredeyse imkansızdır. Akılda tutulması gereken bu tarihsel bilgidir.

Gördüğümüz kadarıyla, Kürt hareketi liderliği, AKP ile iktidar ömrünün uzatılması pazarlığına oturmuş durumda. Belli ki, iktidarın bu ihtiyacı görülmüş ve mikro milliyetçi talepler temelinde bir pazarlık başlatılmış. Tam burada, Türkiye emekçilerinin, solun,  laik Cumhuriyeti’nin bir kenara bırakıldığı görülmektedir. Sanırım bu nedenle olsa gerek, Marksizm’i aşma tartışmaları yürütülerek durumun üstü örtülmek isteniyor. Bu aşma işi de yapılamadığından olsa gerek, süreci ve girişimi eleştiren bütün devrimciler ve sosyalistlere ağır hakaretlerle saldırılıyor. Saldırı ve hakaretleri şiddeti, iktidarla iş tutma olayını örtmek psikolojisinin dışa vurumu olabilir gibi görünüyor. Çünkü bütün eleştiriler son derece saygılı, fazla hoşgörülü ve siyasal ve kişisel nezaket kuralları içinde yapılmasına karşın bu kadar sert saldırılması, hem de bugüne kadar kendilerine destek veren dostlara bunun yapılması başlı başına bir sorundur. Analiz edilmelidir. Yakışıksızdır!

İkincisi; Cumhuriyetçi / Kemalist, demokratik, sol ve sosyalist muhalefet güçlerine devletin şiddet aygıtlarını kullanarak tasfiye etmek ve etkisizleştirmektir. Kuracakları düzeni kabule zorlamak, boyun eğdirmektir. Bu nedenle, yönetimi değişen, kendi tarihi ile barışan ve örgütü sola çeken (Kılıçdaroğu fazlasıyla sağa çekmişti) yeni CHP yönetimine karşı saldırıya geçti. Cumhuriyetin kurucu ve ülkenin en eski partisine kayyım atamaktan tutun, kapatma istemine kadar çok katlı bir imha girişimi, belediye başkanlarının tutuklanması ile doruğa çıktı. Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü aday konumundaki İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, diploma iptali ve benzeri… Bu saldırının bir “göz karartma” düzeyinde sürdürüldüğünü gösteriyor. Faşizan bir iktidar şiddeti bir yıldır devrede.

CHP’ye  yönelik hoyrat bastırma saldırısının başka bir anlamı daha var; CHP, Cumhuriyet’ten geriye kalan ve direnen tek ve sol kurum. CHP ve mevcut yönetimin toplumun ayağa kaldıran siyaset ve muhalefet tarzı var olduğu sürece, AKP İslamcı faşist bir rejimi kalıcı olarak kuramayacağını görüyor. Ayrıca CHP’nin sonundaki güçlerin bu partiyi daha sert bir mücadele çizgisine taşımasından da endişe ediliyor.

Artık toplumdan ideolojik bir rıza/ onay üretemeyen AKP iktidarı, adil ve demokratik şekilde yapılacak seçimleri kazanamayacağını görüyor. Davası hile yapmaya kalkışmanın da artık işe yaramayacağını anlıyor.

ABD’de Trump’ın ikinci kez iktidara gelmesi, Suriye’de Esat/ Baas rejiminin devrilerek İslamcı terör örgütü HTŞ’nin iktidar olması AKP’yi ümitlendirmişti. Ancak sadece dış dinamiklere dayalı bir iktidar olamayacağı için, içeride asgari bir destek düzeyini toplumda oluşturmak istiyor. O nedenle erken seçimden kaçarak kendisi için en elverişli dönemi yakalayacak bir zaman yaratmayı hedefliyor.

Üçüncüsü ise; ikincisine yakından bağlıdır bütün bu operasyon, kapsamı ve niteliği itibarıyla bağımsız ve muhalif medyanın etkin olduğu bir ortamda yürütülemezdi. Yürütülse bile başarılı olamazdı. Bu alanın en etkili medya odağı ise Tele1 TV’de. Toplumsal muhalefetin sözcüsü ve entelektüel merkeziydi. Yandaş  medya kuşatmasını kırdığı gibi, muhalif medya alanına da yön veren, oyun kurucu bir kurumdu. Büyük medya kuruluşları ve düzen/ sistem basını ile yarışan, rekabet eden bir başarı yakalamıştı. Büyük bir toplumsal kesime ulaşıyordu. Sosyalist gazetecilerin kurduğu ve yönettiği başka bir yayın, Tele1 kadar başarılı olmamıştı. Bu nedenle Tele1’e  el koyarak bütün muhalif medyaya bir ayar vermeyi amaçladılar.

Beşinci sınıf bir “casusluk” kumpası ile beni ve arkadaşlarımızı susturmak istemelerinin  nedeni, yeni dönemde kontrollü bir medya düzeni öngörmeleridir. Elbette başka operasyonlar ve tutuklamalar da oldu, ama en önemlisi Tele1’in susturulmak istenmesidir. Ancak, başaramayacaklar. 

Kavga sertleşecek

AKP iktidarının, rejimini kalıcılaştırma olanağı elinden kaçırmaktan kaynaklanan paniği tehlikeyi de arttırıyor. İktidar panikle saldırıyor, kırıyor, döküyor, yasa ve hukuk tanımıyor. Kendi anayasasını 2017 anayasasını bile uygulamıyor, fiilen askıya alıyor. Halen ideolojik ve kültürel bir hegemonya oluşturamamış olması, bu paniği daha da derinleştiriyor. Oysa sol gerçek anlamda ideolojik ve kültürel bir mücadele yürütemedi. CHP ve cumhuriyetçiler de bu alanı boş bıraktı. Ama  toplum gündelik yaşam içinde direndi ve kültürel bir kavga yürüttü. Sol ve cumhuriyetçi siyasal yapılanmalarının bu durumu görememesi çok şaşırtıcı. Burada bazı aydınların, devrimci entelektüellerin ve siyasetçilerin, gazetecilerin soylu direnişini anmak gerekir.

Eğer bu toplumsal, siyasal ve ideolojik kapışmada cumhuriyetçi güçler ve yenilgiye uğrarsa, ülkenin dinci faşist bir rejime sürüklenmesin önünde bir engel kalmaz. Elbette sosyalistler sonuna kadar mücadele eder, ancak tek başına sosyalist hareketin gücü bu sürüklenişi – şimdilik- durdurmaya yetmez. Ama bir cumhuriyetçi- sosyalist ittifakı, ülkenin İslamcı faşist bir diktatörlüğe sürüklenmesini engelleyebileceği gibi, cumhuriyetin önünün açarak onu daha ileriye taşıyabilir. Kürt siyasal hareketi bu nedenle ve bu bağlamda mutlaka demokratik muhalefet alanda tutulmalıdır. Kürt hareketi de böyle bir ittifakın temel bileşeni olmalıdır.

Dem Parti, AKP-MHP ile diyaloğu “onlar iktidar, kaçınılmaz olarak muhatabımız” diye savunuyor. onlara, muhatabı birlikte değiştirmeyi teklif ederek üzerlerinde baskı kurmak gerekiyor. Muhatabı değiştirme ve demokratik onurlu bir çözümün önünü açma fırsatı Türkiye’nin önüne gelmiş durumda fantastik testlerle uğraşmak yerine tarihin çağrısına kulak vermek daha doğru olacaktır.

Suriye’de ve Rojava’da ne oldu?

Suriye’de son iki haftada olanlar (yazının yazıldığı 26 Ocak tarihi itibari ile) neredeyse Esat-Baas rejiminin yıkılması kadar önem taşıyor. Gelişmeler, Hem emperyalizmin karakterini  bir kez daha açıkça görmek, hem Suriye Kürt hareketi ve Rojava devrimi söylemini, hem de siyasal İslamcı terör örgütlerinin fırsatlarını anlamak bakımından derslerle dolu. Bu konuda 27 Ocak 2026 tarihinde Birgün gazetesinde kapsamlı bir yazı yazdım. Bazı tekrarları göze alarak ve fakat daha kısa şekilde bu dersleri şöyle sıralayabiliriz.

Artık küresel bir sistem haline gelen kapitalist emperyalizmin yönelimlerini değer ve kar yasasından kaynaklanan çıkarları sömürünün ve hegemonyanın ihtiyaçları belirler. Emperyalist bir ülkeden ve bir sistem olarak emperyalizmden – ki neoklasik sömürgecilik diyebileceğimiz özellikler taşıyan günümüz emperyalizminden- ezilen halklara dost olmaz. Hele bütün tarihi dünya haklarına yönelik saldırı, katliam, kırım ve işgallerle dolu ABD emperyalizmi için bu durum daha fazla geçerlidir.

Suriye Kürt hareketi, bölgede ortaya çıkan yeni gelişmeleri doğru okuyamadı, Suriye ve bölgenin Siyasal İslamcı HTŞ’ye emanet edildiğini, kendilerinin gözden çıkarıldığını göremedi, Paris’te 6 Ocak 2026 tarihinde yapılan HTŞ, İsrail ve ABD görüşmesinde imzalanan anlaşmayı doğru yorumlayamadı. Hazırlıksız yakalandı.

ABD ve İsrail HTŞ ile anlaştı ABD için İslamcı bir hareketin iyi ya da kötü olmasının ölçütü kendisine karşı tutumudur. Colani ve HTŞ yönetimi, belli ki ABD ve İsrail’in bütün kirli işlerini yapmak şartına “evet” demişti. İktidarını almak ve sürdürmek için İslamcıların “evet” diyemeyeceği hiçbir şey yoktur. Siyaset tarzları buna uygundur. Bu nedenle Siyasal İslamcılardan tutarlı antiemperyalist ve bölge üzerinde ant Siyonist olmaz. HTŞ, Filistin’i ve Gazze halkını satmakta tereddüt etmedi. Yeter ki iktidar olsun, laik rejimi yaksın ve şeriatçı bir düzen kurulsun. Yeter ki… Gerisi önemli değildir.

Emperyalizme ve bölgede Siyonist İsrail’e dayanarak devrim yapılmaz devrim, tam tersine emperyalizme ve karşı mücadele edilerek yapılır. Suriye’de ABD desteğiyle Rojava’da devrim yapıldığı iddiasının, ajitatif bir söylem olmanın ötesinde anlam taşımadığı ortaya çıktı. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının – ki burjuva demokratik bir ilkedir – dünyada hiçbir şeyin değişmemiş gibi, de bir sosyalist ülkeler blokunun olduğu koşullardaki şekliyle savunulamayacağı açıktır. Bir ulusal kurtuluş mücadelesi antiemperyalist bir karaktere sahip ve Dünya haklarının ve işçilerinin kavgasına katkıda bulunarak ilerici bir karakterde ise desteklenir. Değilse emperyalizmin bölgesel ve küresel hesapları devrede ise, söz konusu halk ne kadar mazlum olursa olsun desteklemek zorunluluğu olma olmamalıdır.

ABD’nin HTŞ ile anlaşır anlaşmaz hiç tereddüt etmeden SDG’yi terk ederek verdikleri desteği çekmesi çok dramatik bir tablo yarattı. Şivan Perwer’in Trump’cı videolu seslenişi çok acıklı ve onur kırıcıydı. Emperyalist “kalleşlik” böyle bir şeydir. Ve unutulmamalıdır ki, Siyasal İslamcılar onlar için en iyi müttefiktir. Emperyalizm İslam dünyasında seküler ülkeler ve yönetimden istemiyor. Bu toprakların sorunsuz sömürmek yönetmek istiyor.

Türkiye’den devrimciler gitti, savaştı Rojava için. Hayatlarını verdiler. Soylu bir dayanışmaydı, yiğit insanlar, temiz ve inançlı devrimcilerdi kuşkusuz. Ama yazık oldu! Eleştiri ve uyarılara ise ya kulak tıkayan ya da hakaretamiz şekilde (en Hafifi, Kürt düşmanı ve ulusalcılıkla suçlanmaktı)yanıt verildi. Dostça eleştirilerin değeri bilinmedi.

Sonuç olarak; Türkiye’de bir iktidar değişikliği bütün bölgedeki dengeleri de değiştirecektir. Bunun için cumhuriyetçiler, sosyalistler ve Kürt hareketi arasında iktidarı hedefleyen bir muhalefet bloku kurulmalıdır. Kimsenin bir diğer bileşen hakkında -eğer varsa-  eleştirilerini geri çekmesi gerekmiyor, ama yapılması gereken iş, tarihsel, toplumsal, ahlaki ve siyasal sorumluluk, ortak hedefler için mücadele etmeyi öncelemektir. Sade bir mücadele programı yeterli olacaktır .Amaç “yakın ve vahim tehdidi” bertaraf etmek, gericiliğe ve faşizmi yenilgiye uğratmaktır.

Türkiye Solu, 1920’lerin, 1930’ların Alman solunun yaptığı büyük tarihsel hatayı tekrarlamamalıdır. Sosyal demokratlar ve komünistler arasındaki kavga, Nazilerin ve Hitler iktidarının yolunu açmış ve devleti ele geçirmesini sağlamıştı. Bu durum sadece Almanya için değil bütün dünyanın felakete sürüklenmesine yol açmıştı. Türkiye İslam Dünyasının kaderinin bir kez daha belirleneceği bir ülke olacaktır. En büyük entelektüel ve siyasal sorumluluk solda ve sosyalist harekettedir

Merdan Yanardağ

26 Ocak 2026

Silivri

 

Related Posts