Orhan Deniz

Türkiye’de bugün Kemalizm ne anlama geliyor? Kemalistler neyi savunuyor? Kimler Kemalist? Hatta belki en doğrusu bugün bir Kemalizmden söz edilebilir mi? Bir de işin bizim cenahı ilgilendiren tarafı var tabi: Sosyalistlerin, komünistlerin, devrimcilerin Kemalizmle ilişkilerini, tarihsel ve güncel olarak, nasıl ele almalı, sosyalist devrim stratejisi içine nasıl oturtmalıyız ya da oturtmalı mıyız?

Sorular çoğaltılabilir, dallanıp budaklandırılabilir, aynı sorular farklı dönemler için tekrarlanabilir. Her farklı durum için herkesi ikna edecek net yanıtlar verilemeyeceğini en başa yazarak başlayalım. Çünkü Kemalizmin oluşma süreci bu tür netlikleri, arızi sayılacak ve tam da bu yüzden önemli birkaç başlık dışında, dışlayarak ilerlemiştir.

Bu oluşma sürecini açmaya çalışalım…

Osmanlı’da saray kararıyla başlayan yenilikçi hareketler çok net bir ihtiyacın sonucudur. Fetihler, ganimetler ve vergiler üzerine kurulu ekonomik yapının tıkanması ve sınai-teknolojik gelişmelerle güçlenen Batılı devletler karşısında güçsüzleşmesi Osmanlı’yı yeni bir şeyler yapmaya zorunlu kılar. Tekrar eski günlere kavuşma hayalinin beslediği bu zorunluluğun pratikteki karşılığı ordudan başlayan bir modernizasyon hamlesi olur. Bu “modernizasyonun” farklı alanlarda sanayileşmenin önünü açacağı ve bu dönüşümün aradaki farkı kapatacağı düşünülür.
Ama, öyle olmaz…

Devrimler çağı olarak da anılan 19.yüzyıl Avrupa’da nitel ve nicel anlamda etkili sınıf hareketlerine sahne olur, işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki savaşım ete kemiğe bürünüp şiddetlenir, burjuvazi iktidarını hem sağlamlaştırmak hem de korumak için türlü hamle yaparken Osmanlı’nın hali içler acısıdır. Gecikmiş modernizasyon hamlesi, merkezi devlet iktidarının zayıflayıp dağılmaya başladığı, imparatorluk sınırları içindeki farklı yerel güçlerin kontrol edilemeyecek denli güçlendiği ve kapitalist ülkelerin uluslararası alandaki güç dengelerini yeniden belirleyip, pazar arayışlarını -başka bir deyişle sömürge arayışlarını- yoğunlaştırdıkları bir dönemde dağılma ve bağımlılaşma sürecini daha da hızlandırır. Kapitalistleşen Batı’yı yakalamak için atılan adımlar yabancı sermayenin sürekli güçlenmesi, tekelci imtiyazlara sahip olması, devlet maliyesinin ve bunun doğal sonucu olarak siyasal karar mekanizmalarının doğrudan yabancı devletlerin denetimine girmesine neden olur.

Tüm bu gelişmelere karşı üretilen yegane çözüm ise kendilerini esir alan kapitalist Batı’nın izlediği yolu izlemeye devam edip aradaki mesafeyi kapatmayı hedeflemek olur. Burada hatırlatılması gereken önemli bir nokta Osmanlı’daki merkezi devlet geleneğinin düşünsel alandaki üretimi saray ve çevresiyle sınırlamış olması, bunun dışında bağımsız ve özgür düşünen bir aydın hareketinin olmamasıdır. Böyle bir hareketin oluşmasını zorlayacak üretim ilişkilerinin de gelişmemiş olduğu göz önüne alındığında devlet aklının geliştirdiği “Batı ile arayı kapatmak” hedefi Osmanlı aydını için de doğal ve meşru bir hedef olur. 19. yüzyıl boyunca yaşanan gelişmeler (Jön Türk hareketinin gelişimi, meşrutiyet fikrinin meşrulaşması, aslolarak yabancı sermayenin müdahalesiyle dönüşen üretim ilişkileri ve gelişen sınıf hareketleri, uluslaşma hareketleri, …) bu basit denklemi değişikliğe uğratsa da özündeki ekonomik kavrayış aynen devam eder, ama siyasal gelişmeler daha farklı ve çeşitlidir.

Yaşanan dağılmayı gören ve önüne geçmeye çalışan siyasi kadrolar çeşitli ideolojik ve politik denemelere girişirler. Çok sayıda etnik topluluğun yaşadığı çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan imparatorluğu mümkün olan en az hasarla bu süreçten çıkarmaya çalışan bu denemeler yaşanan gelişmelere paralel olarak değişikliğe uğrarlar. Padişah’ın tüm mekanizmalardaki tek söz sahibi olduğu durumdan, anayasal bir monarşiye, sonrasında meşrutiyete doğru dönüşen arayışlar siyasal örgütlerini de oluştururlar.

Bu örgütlerin en önemlisi, sadece iktidarı alabilmiş olması nedeniyle değil aynı zamanda Mustafa Kemal’in de üyesi olması dolayımıyla, İttihat ve Terakki’dir. 21 Mayıs 1889’da gizli bir örgüt olarak kurulan İttihat ve Terakki özellikle genç subaylar, mülkiyeliler ve tıbbiyeliler içinde örgütlenir. Meclis’in tekrar açılmasını ve anayasanın kabulünü hedefleyen örgüt aynı zamanda ll.Abdülhamid yönetiminin de yıkılmasını ister. 24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla ana hedefine ulaşan örgüt 1913 yılındaysa iktidarı tamamen ele geçirir (1913’e kadar olan zaman dilimi “denetçilik” diye de tanımlanır).

İttihat ve Terakki’nin iktidarı aldığı dönem hem Osmanlı’nın dağılmasının hızlandığı hem de emperyalist ülkeler arasındaki paylaşım kavgasının arttığı bir dönemdir. Siyasal olarak gelişkin İttihat ve Terakki kadroları Osmanlı’nın bu paylaşım kavgasının bir parçası olmak zorunda olduğunun bilincindedir ve bu zorunluluğu devleti kurtaracak bir fırsata çevirme konusunda da arayış içerisindedirler. Nihayetinde Almanya ile birlikte savaşa girilir ve kaybedilir.

İttihat ve Terakki’nin 322 numaralı üyesi olan Mustafa Kemal ordunun Balkanlar’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da ve Anadolu’da farklı görevlerde bulunmuş başarılı bir subayıdır. Mondros Mütarekesi sonrası Kasım 1918’de İstanbul’a dönen Mustafa Kemal burada çeşitli faaliyetler yürütür. Hükümette görev almak istediği bilinmektedir, bir asker olarak nasıl bir görev üstleneceği de bir diğer kritik başlıktır. İstanbul’da çeşitli gazetelere röportajlar da veren Mustafa Kemal’in sergilediği ataklık dikkat çekicidir. Yaklaşık 6 ay süren İstanbul ikameti 9. Ordu Müfettişi olarak atanması ve Mayıs 1919’da Samsun’a doğru yola çıkışıyla sonlanır.

Samsun’a yola çıkışın sembolik anlamı büyüktür. Ulusal kurtuluş mücadelesinin başlangıcı olarak görülür ve Nutuk “19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım” cümlesiyle başlar. Aslında ulusal kurtuluş mücadelesi farklı noktalarda çoktan başlamıştır, önemli olan farklı noktalarda kendiliğinden başlayan bu hareketleri tek merkezde birleştirip koordine edilebilmektir. Mustafa Kemal’in Samsun çıkışının ve başlattığı çalışmaların ana ekseni de aslında bu ve bunu başarabilmek için hem Mustafa Kemal’in kendi meşruiyetini hem de memleketin kurtuluşu için sunduğu çözümün meşruiyetini sağlamasıdır.

Genel olarak bilinenin aksine işgalci ülkelere karşı (ki bu ülkeler kısa süre önce Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı’yı yenmiş çok güçlü ülkelerdir) bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermek dönemin tartışılan çözüm önerilerinden sadece biridir. Hele bu mücadeleyi kazanmak ve sonrasında saltanatın ve hilafetin olmadığı yeni bir devlet kurmak büyük bir çoğunluğun hayal bile etmediği bir durumdur. Mesela, İngilizlerin himayesine girmek ya da ABD mandasını istemek alıcısı çok daha fazla olan seçeneklerdir. Mustafa Kemal Nutuk’ta İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin üyeleri arasında padişah ve halife Vahdettin’i, sadrazam Damat Ferit’i, Dahiliye Nazırı Ali Kemal’i sayar ve Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin üyeleri arasında Halide Edip, Refik Halid, Yunus Nadi, Hüseyin Avni gibi dönemin etkili isimleri vardır.

İşte bu tabloda 9. Ordu Müfettişliği görevinin çok işe yarayacak bir yanı vardır, Mustafa Kemal’in sözleriyle “Benim bu iki kolorduya (Sivas’taki 3. Kolordu ve Erzurum’daki 15. Kolordu kastediliyor-yn.) doğrudan doğruya emir ve komutam geçerli olduğundan fazla bir yetkim vardı ki, müfettişlik bölgesine komşu bulunan askeri birliklere de tebligat yapabilecektim. Yine bölgemde bulunan ve bölgeme komşu bulunan illere de tebligatta bulunabilecektim. Bu yetkiye göre Ankara’da bulunan 20. Kolordu ve bunun mensup olduğu müfettişlik ile ve Diyarbakır’daki kolordu ile ve hemen bütün Anadolu sivil devlet yöneticileriyle iletişimde bulunabilecektim.”

Elindeki bu avantajı da kullanarak siyasi çalışmalarına başlayan Mustafa Kemal diğer önemli komutanların da desteğini alarak 22 Haziran’da Amasya Genelgesi’ni yayınlar. Anadolu’daki tüm mülki amirliklere ve komutanlıklara gönderilen genelge bir anlamda ulusal kurtuluş mücadelesinin ilk yazılı ve resmi belgesidir. Genelgenin ardından toplanan Erzurum ve Sivas Kongreleri ise yukarıda bahsettiğimiz meşruiyet sorununu bitirir ve “ikili iktidar”ın yolunu açar.

BİR İPTE ÇOK CAMBAZ YILLARI

Çok fazla aktörlü ve müthiş karmaşık bir dönem… İstanbul’da padişah ve İstanbul Hükümeti, işgalci ülkelerin bürokrat, asker ve tüccarları, Anadolu’da Ankara merkezli bir Milli Hükümet, işgalci İngiliz, Fransız, Yunan ve İtalyan kuvvetleri, işgallere karşı kurulan yerel silahlı direniş örgütlenmeleri, çeteler, Kuvayi Milliye kuvvetleri, Amerikancılar, İngilizciler, kendi ülkelerini kurmak amacıyla harekete geçen Rum ve Ermeniler, Kürt aşiretleri, Araplar, ulusal mücadele tarafında yer alıp aynı zamanda saltanat ve hilafete bağlı olanlar, Anadolu’da ve yurt dışındaki İttihat ve Terakkiciler ve elbette ki 1917 Ekim Devrimi’nin estirdiği rüzgar, yeni kurulan sosyalist ülke, İstanbul ve Anadolu’da çalışmalarını yürüten komünistler ve kentlerde gelişen işçi hareketleri…

Dolayısıyla ortada, sadece, basit anlamda bir işgal ve o işgale karşı verilen ulusal kurtuluş mücadelesi yok aslında. Farklı düzlemlerde yürüyen iktidar mücadeleleri, kurulan ve bozulan ittifaklar, diplomasi ve savaş koşullarında ayakta kalmaya, yaşamaya çalışan halk var. Dengelerin sürekli değiştiği, aktörlerin sürekli pozisyonlarını yeniledikleri ve tüm bunların son derece hızlı gerçekleştiği bu dönem, iktidarı tam anlamıyla eline geçirememiş olan, Mustafa Kemal’in siyaset yapma ve sorun çözme yaklaşımlarını da etkiliyor şüphesiz. Denge oluşturma, idare etme, uygun zamana kadar öteleme, belirsiz bırakma, faydalanma, güvenmeme karakteristik haline geliyor. Örneğin, Sovyet Rusya ile dostluk ilişkilerini kurarken İngilizlerle de bu dostluğun yarattığı avantajlar üzerinden başka ilişkiler kurulabiliyor. Ya da Amasya Genelgesi’nde “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin hal ve vaziyetini göz önünde tutmak ve haklarının sesini cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak bir milli heyetin varlığı elzemdir.” denirken Sivas Kongresi kararlarında “Osmanlı hükümetinin dağılmasına karşı, İslam hilafeti ve Osmanlı saltanatının devamlılığı, esas maksadı teşkil ettiğinden, birlikte müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiştir.” maddesi kabul edilebiliyor.

Tüm bu tabloyu aktarmaya çalışmamızın ana sebebi Kemalizmin oluşma süreciyle ilgili resmi çizebilmek aslında ve görülen resimde ne ulusal kurtuluş mücadelesi süresince ne savaş kazanılıp cumhuriyet ilan edildikten sonra çerçevesi belli, köşeleri net bir ideolojik çerçeve var. Tam aksine gevşek, belirsiz, amorf, en genel halinde “Batı’yı yakalamak” olarak tarif edilebilecek bir ideolojik yapı görülüyor ve bunun doğal sonucu siyasi pozisyonlardan üretilen/doğan bir ideoloji oluyor.

Mustafa Kemal’in büyük bir önder olduğunun en önemli göstergesi bu siyasi pozisyonları her türlü negatif koşula rağmen ısrarla korumasıdır. Yazının başında “arızi” diye adlandırdığımız, Kemalizm ya da Mustafa Kemal denildiğinde akla gelen net iki başlık, hilafet ve saltanatın kaldırılışı ya da laiklik ve cumhuriyet bir ideoloji olarak Kemalizmin de en net ögeleridir. Gerçi pozisyonunu ısrarla korumak dediğimiz durum bu pozisyonların herkese ilan edildiği anlamına gelmiyor. Mustafa Kemal siyasi olarak tüm rakiplerini alt ettiği, işgalcilerin mutlak olarak yenildiğinin kesinleştiği koşullarda bu başlıklarda cesur adımları atıyor.

HESAPLAŞMA VE KEMALİZMİN İLANI

Sakarya Meydan Muharebesi sonrası Mustafa Kemal’in eli çok güçlenir, istediği hamleleri yapacak meşruiyete ve güce sahip olur. Saltanatın kaldırılması, Lozan Antlaşması’nın imzalanması, ardından Cumhuriyetin ilan edilmesi, hilafetin kaldırılması, tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması gibi ileri adımlar peş peşe atılırken muhalifler de harekete geçer. Şeyh Said isyanı gerekçesiyle başlayan Takrir-i Sükun dönemi bu açıdan bir hesaplaşma, muhaliflerin etkisizleştirilmesi, rejimin ve devletin yeniden kurulması için istenen alan temizliğinin yapılması dönemi olur. Takrir-i Sükun Kanunu şeriatçı bir ayaklanma vesilesiyle çıkarılmış olsa da önce (ve sonraki yıllarda da bir kural olarak) sola yönelir, sonrasında şeriatçı ve/veya etnik saiklerle hareket edenler hedef alınır.

Bu dönem hem kurumsallaşma hem de sosyal ve ekonomik alandaki dönüşümlerin önünü açma açısından da değerlendirilir. Yeni cumhuriyetin ideolojik çerçevesi ve ekonomik yapısı şekillenmeli, adımlar hızlıca atılmalıdır. Şöyle ki, Kurtuluş Savaşı’nı yürüten kadroların birçoğunun aklında cumhuriyet fikri yoktur ve cumhuriyetin ilanı bu açıdan genelin kararı/isteği ile olan bir şey değildir. Üzerine yukarıda bir kısmını sıraladığımız devrimci hamlelerin yapılması, tüm bu hamlelere toplumsal anlamda desteğin hızlıca sağlanması ihtiyacını da doğurur. Bu ihtiyacın karşılanması zorunludur.

Ekonomik açıdansa çerçeve İzmir İktisat Kongresi ile tekrar çizilmiştir. Burada aslında Osmanlı’nın son dönemiyle bir süreklilik vardır. Gelişmiş Batı’yı yakalamak, bunun için hızlı bir sanayileşme hamlesinin hayata geçirilmesi, milli bir sermaye yaratılması, bankaların kurulması… vb. maddelerden oluşan ekonomik program tartışmasız bir şekilde yüzünü kapitalizme döner ve ne tuhaftır ki ekonomik anlamdaki en büyük desteği sırtını döndüğü Sovyetler Birliği’nden alır.

Kemalizm, zafere ulaşan ulusal kurtuluş mücadelesini de arkasına alarak, ideolojik çerçevesini oluşturmaya başlar. 1927 yılındaki CHP ikinci kurultayının ardından yayınlanan bildiride cumhuriyetçilik, laiklik, halkçılık ve milliyetçilik dört temel ilke olarak benimsenir. 1931 yılındaki üçüncü kurultayda bunlara devletçilik ve inkılapçılık da eklenir. Bu 6 ilke 1933 yılından itibaren CHP’nin sembolü olarak kullanılmaya başlanır ve Kemalizm denildiğinde de akla gelen temel ilkeler haline gelir.

Yukarıda da bahsettiğimiz net olmama, belirsiz kalma, amorf olma hali bu ilkeler için de sonuna kadar geçerlidir ve siyasal bir pragmatizm hep yanı başlarındadır. “Sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz” söyleminin eşlik ettiği bu pragmatizm ve ideolojik esnekliğin iyi bir örneği iktisadi olarak liberalizme yönelen ve bunu bir program olarak uygulamaya çalışan yeni cumhuriyetin 1929 bunalımıyla birlikte korumacı politikalara geçmek zorunda kalması ve devletçiliği bir ilke haline getirmesidir.

1930’larda şekillendirilen bu ideolojik kimlik ve kimliği besleyen ilkeler Kemalizm denildiğinde hep varolmuşsalar da, aslolarak siyasal başlıklara bağlı olarak üretilmiş olmalarının bir sonucu olarak Kemalizm’le ilgili tartışmaların daimi ana aktörü olmamışlardır. Kemalizm tartışmaları büyük oranda Kemalizm adına yapılan uygulamalar üzerinden, pratik esas alınarak, yürümüştür.

SOL VE KEMALİZM

Solun Kemalizmle ilişkisi de büyük oranda pratik üzerinden yürümüştür. Devletin yapısı, ordunun pozisyonu, askeri darbeler, sola uygulanan şiddet solun Kemalizm değerlendirmelerinde öncelik alan, analiz konusu olan başlıklardır. Oysa Kemalizmi egemen ideolojiden/burjuva ideolojisinden bağımsız, ayrı bir kategoriymiş gibi değerlendirmek sağlıklı sonuçlara ulaşmanın da en büyük engelidir. Sınıfsal analiz, bilerek ya da bilmeyerek, gözardı edildiğinde tuhaf siyasal pozisyonlara düşmek hiç şaşırtıcı olmaz; tıpkı 12 Eylül’ün tüm kötülüklerini yaşamış birçok devrimcinin 2010 referandumuyla önü açılan karşı-devrimi desteklemesi gibi…

Kemalizm ve sol ilişkisi çok rahat takip edilebilen bir ilişkidir. 1960’lara kadar ülkedeki solu temsil eden yegane sol öznenin TKP olması ve TKP’nin de -Komintern ve SBKP’nin de etkisiyle- hem “sorun çıkarmaması” hem de aslolarak kendi örgütsel varlığını korumaya kadar daralması bir vakıa, TKP’nin sürekli baskıya uğraması ve siyasi çalışma yapmasının engellenmesi de bir devlet politikasıdır; çünkü Türkiye Cumhuriyeti için Sovyetler Birliği’nin komşuluğu hep hem bir korku hem de bir pazarlık aracıdır.

Hikmet Kıvılcımlı bu dönemde Kemalizm’le bir hesaplaşmaya girmesi açısından anılmalıdır. Yeni cumhuriyetin yerleşik hale geldiği 1930’lu yıllarda Kemalizm tartışmalarını yapan Kıvılcımlı tartışmayı sınıfsal bir analize dayandırması açısından da ilk örnektir. İlginç olan, aynı Kıvılcımlı’nın 1960’larda tam ters bir tutuma yönelmesidir.

1960’lara gelindiğindeyse Kemalizm ülkede yeniden canlanır. 1950’li yıllarda emperyalizmle tam boy ilişkiler geliştiren Türkiye kapitalizminin geldiği nokta ve 27 Mayıs’ın yarattığı hava tekrar bir “ulusal kurtuluş mücadelesi” iklimi yaratır. Anti-emperyalizm ve bağımsızlıkçılık bu yıllarda tekrar sokağa iner ve radikalleşir. Kemalizmin ideolojik yapısındaki belirsizlik bu dönemin tartışmalarında sağ Kemalizm – sol Kemalizm gibi ilginç ayrışma tarifleri doğurur (ama Kemalizm bakidir).

Mahir Çayan “emperyalizme karşı bir isyan bayrağı” diye tariflediği Kemalizm’i şöyle anlatır:

“Kemalizm, emperyalizmin boyunduruğu altındaki bir ülkede doğu halklarının millî kurtuluş bayraklarını yükselten, emperyalizmi yenerek millî kurtuluş savaşlarını açan bir küçük burjuva milliyetçiliğidir. Türkiye’deki küçük burjuvazinin en radikal çizgisi olan Kemalizmi karakterize eden yalnızca “Millî kurtuluşculuk” ve “Laiklik” ögeleridir. (…) Kemalizmin antiemperyalist niteliği bir tarafa bırakılırsa, ortada Kemalizm diye bir şey kalmaz.”

Bir diğer gençlik önderi ve Türkiye’deki Maocu hareketlerin önder isimlerinden biri olan İbrahim Kaypakkaya ise, aynı dönemde, “Kemalistler daha Kurtuluş Savaşı yıllarındayken emperyalistlerle işbirliğine girişiyorlar”, “Kurtuluş Savaşı’yla sömürgeleştirilmiş topraklar kurtarıldı. Sultanlık kaldırıldı, fakat yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı olduğu gibi kaldı” ve “Kemalist diktatörlük işçiler, köylüler, şehir küçük-burjuvazisi, küçük memurlar ve demokrat aydınlar üzerinde askeri faşist bir diktatörlüktür” diye yazarak Çayan’dan oldukça farklı değerlendirmelerde bulunur.

Dikkat çekici nokta Kemalizm değerlendirmelerinin kendi devrim stratejilerini tamamlayıcı bir rol üstlenmesidir.

Kemalizmin 1960’lı yıllardaki canlılığı ve bu canlılığın en önemli kaynağının yükselen sosyalist hareket olması Kemalizme sol bir içerik yüklerken, 12 Mart darbesi durumu terse çevirir. Cumhuriyetin kurucu ögesi ve Kemalizmin koruyucu ve taşıyıcısı olarak görülen ordunun sola ezmeye dönük hareketi yeni değerlendirmeleri doğurur. 12 Eylül’le birlikteyse durum büyük oranda tersine döner. Kemalizmin sembolleri kullanılarak yapılan baskı (devrimci tutsaklara işkence yaparken İstiklal Marşı söyletilmesi, bayrağın kullanılması gibi) sol ve Kemalizm ilişkisini iyice zayıflatır.

12 Eylül’ün misyonu ve yaptıkları bu açıdan da ayrıca değerlendirilmeli. Mesela, darbeyi yapan ve kendilerini Atatürkçü olarak tarif eden darbecilerin CHP’yi de kapatmış olması Kemalizmin etkisi ve devlet örgütlenmesindeki yeri açısından daha gerçek ve akıl açıcı bir tablo oluşturmuyor mu? Kemalizmin artık burjuva düzeninde her niyete yenen bir muz, her ihtiyaç duyulduğunda kullanılan bir aparatçık olduğunu söylemek çok mu abartı olur? 12 Eylül sonrası yaşananlar ve 90’lı yıllar bu sorulara olumlu yanıt verdiren bir Türkiye panoraması sundu bizlere; hatta 2000’lerin başlarına kadar Kemalizm iyice unutulmuştu.

2000’ler ve AKP iktidarı Kemalizmi tekrar hayata döndürdü. Cumhuriyetle derdi olan, emperyalizmle ve sermayeyle barışık siyasal İslamcı bir rejim oluşturmaya çalışan AKP’nin başka seçeneği de yoktu. Kendi varlığını anlamlandırabilmesi Kemalizmle hesaplaşmayı zorunlu kılıyordu; özellikle de laiklik ve cumhuriyet ile…
Yaklaşık 20 yıldır AKP’nin, daha önceki yıllarda ülkeyi yöneten farklı aktörlerin yaşadıkları Kemalizmin bu ülkedeki yeri açısından önemli bir veri sunmaktadır. Burjuva düzenin temsilcileri pratik olarak ihtiyaçlarının olmadığı zamanlarda bile, kendi istedikleri içeriği yükleyerek, Kemalizmi kullandılar. Çünkü Kemalizm amorf yapısının avantajı ve ülkenin kuruluşundaki rolüyle halen en önemli toplumsal meşruiyet kaynaklarından biri… Cumhuriyet mitingleri, Gezi olayları, son dönem seçimlerinde görülen kalabalıklar ve her şeye rağmen AKP rejimini kabul etmeyen yüzde 50, mesela Kemalizmin yarattığı ideolojik ögelerle dolayımsız bir ilişki içerisindedir.

Önemli olan noktaysa bu ideolojik ögeleri taşıyacak ne bir burjuva özne ne de Kemalizmi bu açıdan güçlendirecek maddi bir zemin vardır. Yani, bugün, laikliğin, bağımsızlığın, cumhuriyetin sahiplenilmesi ancak sosyalist bir içerikle mümkündür ve bu değerlere inanan insanların siyasal temsilcisi de böyle bir özneden başkası olamaz.

Related Posts