Nagihan Üçok

“Belki bize en yakın şey ölüm; fakat bu beni korkutmuyor.
Haklı olan her şey için savaşmaya devam edeceğiz”
Maria Teresa Mirabel

“Bunca acıyla dolu ülkemiz için yapılacak her şeyi yapmak
bir mutluluk kaynağı; kollarını kavuşturup oturmak ise
çok üzücü”
Minerva Argentina Mirabel

“Çocuklarımızın, bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine
izin vermeyeceğiz. Bu sisteme karşı savaşmak zorundayız.
Ben kendi adıma her şeyimi vermeye hazırım gerekirse
hayatımı da”
Patria Mercedes Mirabel 

Dominik Cumhuriyeti’nde, 1930 yılında askeri bir darbeyle ve ABD desteğiyle iktidara gelen Trujillo, 31 yıl boyunca ülkeyi diktatörlükle yönetti. Trujillo, iktidarı döneminde askeri istihbarat servisine kurdurduğu “40” adlı hapishanede muhaliflere işkence yaptırdı. 1937 yılında adanın diğer yakasında yaşayan 30 bine yakın Haitiliyi katletti. Trujillo’nun iktidarda olduğu dönem boyunca binlerce muhalif öldürüldü. Ülkedeki işçilerin yarısından fazlası Trujillo’nun topraklarında çalışıyor, halk giderek yoksullaşıyordu. O dönem Küba’daki devrimci gelişmelerin de etkisiyle ülkede özgürlük ve hak talep eden ayaklanmaların baş gösterdiği sırada Mirabel kardeşler olarak bilinen Patria Mercedes, Minerva Argentina ve Maria Terasa isimli üç kız kardeş Tujillo karşıtı bir yeraltı hareketi olan 14 Haziran Devrim Hareketi’nde örgütlendi. Daha sonra Clandestina Hareketini kurarak, diktatörlüğe karşı etkin bir mücadele içine girdiler. Hareketin kısa zamanda büyük bir başarı sağlaması ve tüm ülkeye yayılmasının ardından 3 kız kardeş ağır baskılara maruz kaldı, hapse atıldı, türlü işkencelerden geçtiler. Trujillo’nun, “Ülkenin en büyük iki sorunu kilise ve Mirabal Kardeşlerdir” konuşmasını yapmasından 23 gün sonra öldürüldüklerinde ise 25, 35, 36 yaşlarındaydılar. Bu olayından ardından 1981 yılında Latin Amerikalı ve Karayipli Kadınlar Kongresinde, Mirabel Kardeşlerin anısına 25 Kasım tarihi “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olarak ilan edildi. Mirabel kız kardeşlerden birinin kod adının “Kelebek” olmasından esinlenilerek, o günden sonra üç kız kardeş, dünyada “Kelebekler” adıyla anıldı.

O günden bu zamana hem dünyada hem de ülkemizde kadına yönelik şiddette azalma ne yazık ki göremiyoruz. Ülkemizde ise, neredeyse hemen her gün bir kadın cinayetinin işlendiğini de eklemek gerek. Bu şiddet tablosunun tesadüfü olarak değerlendirilmesi mümkün değil. Dünyada yaşanan sağ dalganın yanı sıra ülkemizde Cumhuriyetin tasfiye edildiği ve yerine dini referanslarla yoğrulmuş yönetim mekanizmalarının geldiği koşulların, kadına yönelik şiddeti de beslediğini söyleyebiliriz. AKP ve onun iktidar ortakları olan tarikat ve cemaatler eliyle adım adım kurulan İkinci Cumhuriyet, laikliği tasfiye ederken, bu tasfiyenin sonuçlarının, kadınlara daha fazla sömürü, baskı ve şiddet anlamına geldiğini gözlemliyoruz. 

Verdiği fetvalara ve yaptığı skandal açıklamalara neredeyse her gün bir yenisini ekleyen Diyanet, gerici kodlar ile toplumu şekillendirmeye çalışan AKP iktidarının bu dönüşümü sağlamak için kullandığı şeyhülislam kurumu gibi çalışırken, tarikat ve cemaatler de bu gerici koronun bir parçası halinde faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyorlar.

Bir iki örnekle hatırlayalım. Çorum Müftülüğüne “Şiddet gördüğümde ne yapmam gerekir” diye soran kadın “Vurursa tepki vermeyin, oradan uzaklaşın. Odanıza çekilin. Nasıl istiyorsa öyle yapayım diye olayı örtmeye çalışın, ama uygun zamanda açın. Suçlayıcı dil ile konuşmayın. Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım gibi konuşun” yanıtını aldı. “Elini kaldırdı, daha vurmadı ama endişe ediyorum” diyen bir kadına ise şu yanıtı verdi: “Uygun bir dille sebebini sorun. Çok büyük bir sorun değil bu, konuşarak çözebilirsiniz. Akşam mesela sevdiği şeyleri yaptınız, çayın yanında sakince konuşun”. 

AKP’nin iktidarda olduğu yirmi yıl boyunca iktidar partisi yetkilileri ya da bir takım gerici vakıf ve derneklerin yöneticileri ve tarikat liderleri tarafından ifade edilen kadınlara yönelik aşağılayıcı ve ayrımcı görüşler toplansa yüzlerce sayfalık bir kitap edebilir. Bu yazıda birkaç örnekle yetinelim. Nurettin Yıldız: “Allah vur dediyse vardır bir hikmet” AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Kadın ve erkeği eşit konuma getiremezsiniz, bu fıtrata terstir”, “Anneliği reddeden kadın eksiktir yarımdır”, “Kadına şiddet abartılıyor. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum.” 

Tüm bu söylemler, AKP’nin kadına nasıl baktığını, kadına yönelik şiddet ve cinayetleri nasıl meşrulaştırdığını somut bir biçimde gösteriyor. Bu ve benzeri açıklamalar ile toplumda kadına yönelik eşitsizliği kutsayan, kadınları toplumsal ve kamusal hayatta işlevsiz hale getiren, yoksulluk ve gericilikle karşı karşıya bırakan AKP iktidarının, İstanbul Sözleşmesi’ni 20 Mart 2021 tarihinde bir gece yarısı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile feshetmesi de aslında iktidarın kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık konusunda niyetini gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Ataşehir’de işten evine dönerken samuray kılıcı ile canice katledilen 28 yaşındaki Başak Cengiz, kızının gözü önünde bıçaklanarak öldürülen Emine Bulut, okuldan eve döndüğü esnada bir minibüste tecavüze uğrayıp vahşice katledilen Özgecan Aslan, Ordu’da evinin önünde cezaevinden firar eden bir zanlı tarafından öldürülen Ceren Özdemir yıllardır katledilen kadınlardan sadece birkaçı.

Kadın davalarında verilen kararların da en az iktidar ve onun savunucularının ifadeleri kadar skandal niteliği taşıması durumun hukuki vahametini de açıkça ortaya koyuyor. Antalya’da kendisine işkence eden saldırganı öldürmek zorunda kalan Melek İpek, öldürülmeden önce boşandığı eşi hakkında 23 kere suç duyurusunda bulunan Ayşe Tuğba Arslan, kendi yeğenine cinsel istismar suçundan yargılanan ve tahliye edilen Osman Çur’un davul zurna ile karşılanması ve neredeyse her davada gördüğümüz iyi hal ve haksız tahrik indirimleri ile gerici tahakkümün yargı alanında vücut bulduğunu görmüş oluyoruz.

Son 13 yılın verileri ise, ülkemizde bu alanda geriye gidişin sayısal göstergesini oluşturuyor: Veriler esas alındığında ülkede yayılmaya çalışılan gericilikle beraber kadın cinayetleri ise her 

YılÖlüm Sayısı
200866
2009125
2010203
2011130
2012145
2013231
2014290
2015293
2016289
2017351
2018404
2019422
2020410
2021247

**Türkiye’de şiddetten ölen kadınlar için yapılmış Anıt Sayaç adlı internet sitesinde paylaşılan yıllara göre ölüm sayıları***

Bu noktaya kadar kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin temel zeminine değinmiş olduk, buradan hareketle sormamız gereken soru ise buna karşı mücadeleyi hangi zeminde kurmamız gerektiğidir.

Kadın sorunun her başlığında olduğu gibi şiddet konusunda da politik ve sınıfsal bağlamı kopartmamak ve bu anlamıyla kimlikçi politikalara hapsolmamak; şiddetle mücadelede önemli bir çerçeve oluşturur. Bu topraklarda kadın mücadelesi “hepimiz kadınız aynı saftayız” anlayışı ile kadın örgütlülüğünü silikleştirerek değil, kadına yönelik şiddetin, cinayetin, sömürünün ve yoksullaşmanın temel sebebinin kapitalizm ve onun gerici ideolojisi olduğunu en başa yazarak yürütülebilir. Doğal olarak da kadın mücadelesinin sınıfsal mücadeleden ayrıksı bir biçimde değil, sömürü ve gericilik karşıtı bir zeminden var edilmesi gerekir.

Esas olarak kadına yönelik şiddet, işyerlerinde ucuz işgücü olarak görülen kadın emeği, aile içerisinde kadına yüklenen ve görmezden gelinen ev işlerinin yanı sıra çocuk ve yaşlı bakımı, pandemi ile beraber etkisini daha fazla hissettiğimiz kadın istihdamının giderek azalması, kreş sorunu, eğitimde gericileşme ve özelleştirme, işyerlerinde uygulanan mobbing ve taciz, yargının bağımlı hale gelmesi ve gericileştirilmesi gerçeklerinden beslenmektedir.  

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddet ve Mücadele günü dolayısıyla bir kez daha vurgulamak gerekirse; gördükleri baskıya ve şiddete rağmen emperyalist, emek düşmanı ve faşist Trujillo iktidarına karşı inatla halkın özgürlük ve emek mücadelesinin öncüsü olan, diktatörlüğün yıkılmasının bedelini canlarıyla ödeyen 3 kız kardeş tarafından bizlere kalan miras, kadın mücadelesinin kimlikçi bir anlayışla “erkek şiddetine” indirgenerek yürütülmesini değil, sömürü ve gericiliğe karşı topyekûn bir mücadeleyi işaret etmektedir.

Related Posts