Kâtip Bartleby üzerine bir inceleme taslağı

Mercek Sayı 33 (Ocak-Şubat 2026)

Bartleby’nin sessiz itirazı, Marx ve Engels’in teorik çözümlemeleriyle aynı yaraya işaret eder: kapitalist sistem, insanı hem emeğine hem de kendine yabancılaştırır. Melville’in edebiyatı, bu yarayı insan ruhunun derinliklerinden gelen bir çığlıkla anlatırken; Marx ve Engels, sistemi analitik bir dille incelerler.

Cengiz Kılçer

 “Ama göründüğü üzere Bartleby yalnızdı, şu koca evrende yapayalnızdı. 

Atlantik’in orta yerinde enkaz gibi bir şey.”

Herman Melville’in Redburn: İlk Seferi (1849) ve Kâtip Bartleby (1856) romanlarıyla Karl Marx ve Friedrich Engels’in teorik çalışmaları, 19. yüzyıl kapitalizminin insan ve toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini farklı dillerle ele alır. Melville, edebiyatın sezgisel ve insani gücüyle kapitalizmin insanı kemiren doğasını, emeğin sömürüsünü ve yabancılaşmayı resmederken; Marx ve Engels, aynı sorunları -sınıf çatışması, emek sömürüsü, yabancılaşma gibi- felsefi ve iktisadi bir çerçevede analiz eder. Bu iki yaklaşımın yollarının hiç kesişmemiş olması, 19. yüzyılın entelektüel manzarasında trajik bir eksiklik olarak belirir; adeta insanlığın elinden kaçmış bir ihtimal gibi, buruk bir kayıp hissi uyandırır. 

Melville’in yaşamı, 19. yüzyıl Amerikan toplumunun ekonomik ve toplumsal çalkantılarıyla şekillenmiştir. Babasının iflası ve ailesinin yaşadığı maddi zorluklar, genç Melville’i erken yaşta kapitalist üretim süreçlerinin sert yüzüyle tanıştırmıştır. 1830’larda New York’ta iş bulma çabalarının başarısızlığı, ticaret gemilerinde ve balina avcılığında çalışması, ona emek süreçlerindeki yabancılaşmayı ve sınıf farklılıklarını derinlemesine kavrama fırsatı vermiştir. Edebiyat eleştirmeni ve tarihçi Lewis Mumford, 1929’da yayımlanan Herman Melville adlı biyografik kitabında onun karanlık zamanlarını tüm çıplaklığıyla anlatır: “(…) Melville’in hayatının sonlarında para veya otoriteye pek önem vermemesidir, oysa onu denize atan yoksulluktu ve sadece gemide bir güç pozisyonu onun kaderini değiştirebilirdi. O asla bu şeylerin peşinden gitmedi, onların yardımıyla durumunu iyileştirmeye çalışmadı ve sonunda, geçimini sağlamak için mücadele etti ve bu pahalıya mal oldu, ama asla geçiminden fazlasını aramadı: zenginlik, rahatlık, lüks, güç gibi şeylerle telafi aramadı. (…) Hayal kırıklığına uğramış gençliği, erken dönemdeki yoksulluk ve boşa çıkan beklentilerin zorlukları, ilk deniz yolculuğundaki talihsiz deneyimleri, Albany’deki soylu insanlar arasında yoksulluk, gemideki arkadaşları arasında entelektüel üstünlük, edebiyatçı çağdaşları arasında manevi cesaret, kendi mahallesindeki sosyal yalıtılmışlık, insanların onu yamyamların kuzeni olarak görmesi nedeniyle sürekli bir Ishmael hissi…”[1]

Görüldüğü üzere Mumford, Melville’in yaşamını bir başarı hikâyesi olarak değil, hırslardan arınmış bir kabulleniş ve direnç öyküsü olarak okur. Bu perspektif, yazarın neden kendi çağının edebiyat çevrelerinde yabancı bir unsur olarak görüldüğünü ve neden hayatının sonuna kadar ‘kendi mahallesinde’ bile bir sürgün hayatı yaşadığını anlamamıza yardımcı olur.

Mumford’un analizi, Melville’in yaşamındaki bu karanlık unsurların, onun eserlerindeki temalara ve derin felsefi sorgulamalara nasıl yansıdığını anlamak için önemli bir bağlam sunuyor. Melville’in Moby-Dick gibi eserlerinde görülen varoluşsal mücadele, insan doğasının karmaşıklığı ve toplumla birey arasındaki çatışma, bu alıntıda anlatılan deneyimlerle doğrudan ilişkilendirilebilir. Melville’in maddi ve manevi zorluklara karşı duruşu, onun hem bir yazar olarak hem de bir insan olarak benzersizliğini ortaya koyuyor. Bu, aynı zamanda, acı ve zorlukların bir insanı nasıl hem kırılgan hem de inanılmaz derecede dayanıklı kılabileceğini gösteren evrensel bir hikâyedir. Bu deneyimler, Kâtip Bartleby’nin yazımında belirleyici bir rol oynamıştır. Öykü, yüzeyde bir avukatla kâtibinin ilişkisini anlatırken, derinlemesine bakıldığında sanayi kapitalizminin mekanik yapısının bireysel özgürlüğü ve insan ruhunu nasıl kısıtladığını alegorik bir şekilde gözler önüne serer.

Mina Urgan’a göre “otuz yaşından sonra Melville yazar olarak tüm ününü yitirmişti. Zaten az da yazıyordu artık. Israel Potter (1855), The Confidence-Man: His Masquerade (1857) ve yayımladığı dört şiir kitabı hiçbir ilgi uyandırmadı. “Bartleby the Scrivener”, “Benito Cereño”, “The Encantadas” gibi eşsiz öyküler “Piazza Tales” içinde 1856’da kitaplaşmış ama aynı kayıtsızlıkla karşılanmıştı. En son ve bize kalırsa Moby-Dick’den sonra en güzel yapıtı Billy Budd, ölümünden ancak otuz üç yıl sonra, 1924’de yayımlandı. Melville 1891’de, yetmiş iki yaşında öldüğü zaman, büyük bir yazarın göçüp gittiğinin hiç kimseler farkına bile varmadı Amerika’da.”[2]

Melville’in yeniden keşfedilmesi, doğumunun 100. yılına rastlayan 1920’lerde, Raymond M. Weaver ve D.H. Lawrence gibi eleştirmenlerin Moby-Dick’in derinliğini yeniden fark etmesiyle başlamıştır. Böylece eserleri hak ettiği değeri bulmuştur. Bizce Marx ve Engels’in devrimci fikirlerinin Avrupa’da marjinalize edilmesiyle Melville’in eserlerinin Amerika’da göz ardı edilmesi arasında çarpıcı bir koşutluk vardır. 

Kâtip Bartleby’nin 1848-1853 yılları arasında yazıldığını düşünürsek, sanayi devriminin ve kapitalizmin yükselişiyle insanların toplumsal rollerini sorguladığı bir döneme tekabül ettiğini görebiliyoruz. Wall Street’in finans merkezi olarak dönüşümü, iş ve yaşam alanlarının mekanikleşmesini ve çıkar odaklı hale gelmesini hızlandırmıştır. Avukatın bürosu, yalnızca bir iş yeri değil, işçilerin fiziksel ve psikolojik olarak üretim sürecine zincirlendiği bir mekân olarak tasvir edilir.

Kâtip Bartleby öyküsü, Anlatıcı/Avukatın “Ben yaşını başını almış bir adamım” ifadesiyle başlar. Bu açılış, anlatıcının kendisini deneyimli, görmüş geçirmiş ve güvenilir bir gözlemci olarak konumlandırmasını sağlar. Uzun yıllar boyunca kâtiplerle yakın temas hâlinde olduğunu belirtmesi ise anlatıya bir otorite kazandırır. Böylece okur; Bartleby hakkındaki gözlemleri sıradan bir tanıklıktan ziyade, köklü bir mesleki deneyime dayanan titiz bir değerlendirme olarak algılar.

Anlatıcı/Avukat, mesleği gereği pek çok kâtibin hikâyesini aktarabileceğini; bu hikâyelerin kimi zaman neşeli, kimi zaman hüzünlü olabileceğini ancak hepsinin “anlatılabilir” nitelikte olduğunu vurgular. Buna karşın Bartleby, bu kategorinin dışında kalır. Geçmişine dair hiçbir veri bulunmadığı için biyografisi yazılamaz. Bu noktada metin, “anlatılabilir hayatlar” ile “anlatılamaz hayat” arasındaki temel karşıtlığı kurmuş olur. Bartleby’nin ofise gelişinden hemen önceki dönemi tasvir eden anlatıcı; bürosunda iki yazıcı ve geleceği parlak görünen bir odacı çocuğun çalıştığını belirtir. “İlki Hindi, ikincisi Cımbız, üçüncüsü de Zencefil.” Ancak bu isimlerin resmi bir rehberde yer alabilecek türden gerçek isimler olmadığını; personelin birbirine taktığı, her birinin fiziksel görünüşü ya da mizacı hakkında ipucu veren lakaplar olduğunu açıklar.

Anlatıcı/Avukat, Bartleby’nin geçmişine ve kişisel tarihine erişemediğini söyler. Dolayısıyla Bartleby, anlatıcının gözünde “bilinmez” bir figürdür. Bartleby’nin hayatından öğrenebildiği birkaç detayın bile, diğer tüm yazıcıların (kâtiplerin) bütün hayat hikâyelerinden daha değerli olduğunu söyler; çünkü onun kadar tuhaf ve gizemli birini ne görmüş ne de duymuştur. Diğer çalışanların tüm hayatını rahatlıkla anlatabileceğini belirtir, ancak Bartleby söz konusu olunca böyle bir şey imkânsızdır. Ona göre, bu adamın dolu dolu, doyurucu bir biyografisini yazmak için elde neredeyse hiçbir malzeme yoktur: “Bu da, edebiyat için telafisi mümkün olmayan bir kayıp. Bartleby, hakkında kesinkes hiçbir şey bilemeyeceğimiz insanlardandı, gerçek kaynaklara başvurulsa belki, ama söz konusu Bartleby olunca bu kaynaklar da çok az.”[3] Bartleby, hakkında kesin ve güvenilir bilgi edinilemeyecek kişilerden biriydi; gerçek kaynaklara bile başvurulsa, onunla ilgili bilgiler son derece sınırlı kalır.  Öykü, bu noktada yalnızca bir kâtip hikâyesi olmaktan çıkar ve kapitalist düzenin insanı nasıl anonimleştirdiğini ve kimliksizleştirdiğini de gösterir. 

Kâtip Bartleby’nin edilgen direnişi, dünya edebiyatının en ikonik ve gizemli başkaldırı biçimlerinden biri olarak kabul edilir; bu direniş, onun meşhur “Yapmamayı tercih ederim” cümlesiyle somutlaşır. Anlatıcı/Avukat, Bartleby’nin işe başlayalı henüz üç gün kadar olduğunu belirtir. O zamana dek Bartleby’nin yazdıklarının gözden geçirilmesine gerek kalmamıştır, ancak acil bir küçük iş çıkar ve avukat telaş içinde onu çağırır. Masasındaki orijinal belgeyi göstererek, kopyasını tutan elini hafifçe ve biraz sinirli bir şekilde yana ve öne uzatır; böylece Bartleby hemen belgeyi kapıp karşılaştırma işine başlayabilsin diye. Tam o anda, yerinden hiç kıpırdamadan, yumuşak fakat kararlı bir sesle “Yapmamayı tercih ederim” yanıtını alınca, avukat büyük bir şaşkınlık ve dehşet içinde kalır. Bu beklenmedik ret karşısında nasıl donup kaldığını, okuyucunun kolayca tahmin edebileceğini söyler; kritik bir dönüm noktasıdır. 

 

Anlatıcı/Avukat, Bartleby’ye dikkatle bakar: Yüzü ince ve sakin, gri gözleri donuk bir dinginlik taşır; en ufak bir tedirginlik, öfke, sabırsızlık ya da küstahlık izi yoktur. Eğer Bartleby’de herhangi bir insani duygu belirtisi –mesela sinirlenme, itiraz ya da küstahlık– olsaydı, avukat onu hemen ofisten kovabilirdi. Ancak bu soğuk, tepkisiz duruş karşısında, avukat, Bartleby’yi kovmayı Cicero büstünü atmak kadar imkânsız görür. Bu ifade avukatın çaresizliğini ve Bartleby’nin neredeyse heykelsi duruşunu korurken, doğrudan kelime kelime alıntıdan kaçınır. “Cicero büstü” detayı, Melville’in klasik eğitim ve hukuk dünyasına ironik göndermesidir – Cicero, hitabet ve hukuk ustası olarak avukatın idealini simgeler, ama Bartleby’nin sessiz direnişi karşısında o bile “atılacak” kadar değersizleşir. Anlatıcı/Avukatın basit bir görev için yardım istemesi ve Bartleby’nin sakin ama kararlı reddiyle karşılaşması, öykünün gidişatını değiştirir; Bartleby’nin gizemli karakteri ve otoriteye karşı sessiz isyanı etrafında gerilim başlar. Bu an, anlatıcının otoritesinin sarsıldığını ve Bartleby’nin alışılmadık tutumunun iş yerinin düzenini ve anlatıcının dünya görüşünü sorgulatacağını göstererek, öykünün anlamsız ve varoluşsal tonunu pekiştirir. 

 

Bartleby’nin reddi, “insani” tepkilerden arınmıştır: öfke, sabırsızlık, küstahlık ya da kararsızlık barındırmaz. Anlatıcı/Avukat için bu durum daha da rahatsız edicidir. Çünkü alışılmış itaatsizlik biçimleri -direnme, tartışma ya da öfke- bir çatışma zemini yaratır. Oysa Bartleby’nin sessizliği ve kararlılığı, karşı tarafın elinden tepki verme araçlarını alır. Anlatıcı/Avukat bu yüzden onu hemen kovamaz; karşısında anlaşılmaz, sarsılmaz bir duvar bulur. Bu sahne, öykünün genelinde kapitalist düzenin beklentileri ile bireysel iradenin çatışmasını simgeler. Avukat, işin verimliliğini sürdürmek için “doğal” bir otoriteyle hareket ederken; Bartleby bu düzeni tek bir cümleyle bozar. Onun edilgen direnişi, “çalışma ahlakı”nın temelini hedef alır: itaat etmeyi reddeder, ama bunu sakinlik içinde yapar.

Bu noktada Bartleby’nin yaşadığı derin kopuşu, Karl Marx’ın yabancılaşma kuramı üzerinden okumak mümkündür. Kapitalist sistemde işçinin emeği, kendi doğasına ve yaşamsal faaliyetlerine yabancılaşır; bu durum, Marx’ın “yabancılaşmış emek” kavramıyla Kâtip Bartleby öyküsünde çarpıcı bir biçimde yankılanır. Yabancılaşmış emek; insanın türsel varlığını, hem doğayı hem de manevi özelliklerini, bireysel varoluşunun basit bir aracına dönüştürür. İnsanın dış dünyayı ve kendi manevi özünü yabancılaştırdığı gibi, kişiyi kendi bedenine de yabancılaştırır. İnsanın emeğinin ürününden ve hayat etkinliğinden kopmasının dolaysız sonucu ise, insanın insana yabancılaşmasıdır. İnsan kendi kendisiyle karşı karşıya geldiği gibi, öteki insanla da karşı karşıya gelir. Kişinin işiyle ve emeğinin nesnesiyle olan ilişkisi neyse, diğer insanlarla ve onların emeğiyle olan ilişkisi de odur. Bu perspektiften bakıldığında, Bartleby’nin sadece işine değil, ofis ortamına, çalışma arkadaşlarına ve nihayetinde kendi bedensel varlığına karşı duyduğu o devasa kayıtsızlık, Marx’ın tarif ettiği yabancılaşmanın nihai aşamasıdır. Bartleby, sadece bir kâtip değil; emeğinin özünden koparılmış, bu kopuş neticesinde hem topluma hem de kendi “türsel varlığına” bir yabancı haline gelmiş bireyin edebiyattaki en radikal örneğidir.

Öyküde mekân, kapitalizmin insan üzerindeki baskısını somutlaştıran bir simge olarak işler. Wall Street’in yoğunluğu, hukuk bürosunun güneş görmeyen tuğla duvarları, mekanik iş süreçlerinin insanı duygusal ve psikolojik olarak sıkıştırdığını gösterir. Bartleby’nin büroda kalma ısrarı ve başka bir “yuva”sının olmaması, onun evsizlik ve yoksullukla şekillenen bir toplumsal gerçeklikle karşı karşıya olduğunu ortaya koyar. Bir pazar sabahı, Trinity Kilisesi’ne vaaz dinlemeye erken giden anlatıcı, vakit geçirmek için yazıhanesine uğrar. Anahtarı deliğe soktuğunda içeriden bir engel hisseder; seslenince kapı açılır ve karşısında Bartleby belirir – gömlek kollukları ve eski püskü bir ev giysisiyle. Bartleby nazikçe özür diler, meşgul olduğunu söyler ve “kendisini içeri almayı tercih etmediğini” belirterek anlatıcının dışarıda birkaç tur atmasını önerir. Bu beklenmedik karşılaşma ve Bartleby’nin her zamanki soğukkanlı, kibar ama kararlı mülayimliği karşısında avukat iradesini kaybeder, kendi ofisinden uzaklaşır. İçinde cılız bir isyan olsa da, Bartleby’nin olağanüstü mülayimliği onu aciz bırakır; ücretli bir memurun patronuna hükmetmesi, avukatı kendi zayıflığıyla yüzleştirir. Merakına yenik düşüp geri döndüğünde Bartleby yoktur. Ofisi inceleyince şok olur: Bartleby burayı uzun süredir ev olarak kullanmaktadır – yemek yer, giyinir, yatar. Yatak, tabak, ayna yoktur; eski koltuğun minderlerinde zayıf birinin yattığı izler, battaniye, ayakkabı boyası, leğen, sabun, yırtık havlu, zencefilli çörek kırıntıları ve peynir parçası… Anlatıcı anlar ki Bartleby Ofisi bekâr evine çevirmiştir. Bu görüntü onda derin bir acıma ve dehşet uyandırır: Muazzam bir yoksulluk ve yalnızlık, korkunç bir kimsesizlik. Pazar günleri bomboş Wall Street’in Petra gibi ıssız hâliyle bu sefalet daha da vurgulanır; Bartleby’nin hayatı da tıpkı bu ıssızlık gibi sürekli bir boşluk ve yalıtılmışlıktır.

Anlatıcının/avukatın ofisine döndüğünde masasında bulduğu not, Bartleby’nin en trajik dönüm noktalarından birini işaret eder. Mal sahibinin yazdığı bu not, Bartleby’nin serserilik suçlamasıyla polise şikâyet edilerek Tombs Hapishanesi’ne gönderildiğini bildirir: Büroma döndüğümde ne göreyim? Masanın üzerinde mal sahibinden bir not. Ellerim titreye titreye açtım. Notun yazarı polise başvurduğunu ve Bartleby’nin serserilik suçuyla tutuklanıp Tombs Hapishanesi’ne atıldığını haber veriyordu.

Bu olay, Bartleby’nin sistem karşısındaki edilgen direnişinin acı sonunu hızlandırır. Friedrich Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu adlı eserinde “kulübe kiralama sistemi” kırsal bölgelerde fabrika sahiplerinin işçiler üzerindeki mutlak egemenliğini sağlayan en etkili mekanizmalardan biri olarak betimlenir. Bu sistemde patron, işçilere fabrikaya yakın kulübeleri (evleri) düşük ücretle ya da bazen bedava sağlar; ancak bu “iyilik” aslında işçiyi bağımlı kılar. Rekabetin az olduğu kırsalda patron, kira bedelini piyasa koşullarına bakmaksızın keyfi olarak belirleyebilir. Engels, bu yapının işçilerle patron arasındaki güç dengesizliğini nasıl derinleştirdiğini şöyle açıklar: “Efendiyle adamları arasındaki anlaşmazlıklarda, kulübe kiralama sistemi patrona kendi işçileri üzerinde ne gibi bir güç verir? İşçiler greve kalkışırlarsa patronun yapacağı tek şey evi boşaltmaları için ihbarda bulunmaktır ve ihbar süresinin bir hafta olması yeterlidir; bu süreden sonra işçi yalnızca ekmeksiz değil, ama aynı zamanda evsizdir; onu şaşmaksızın ıslahevine gönderecek yasanın insafına kalmış bir serseridir.”[4] Engels burada kapitalizmin emekçiyi nasıl kırılgan ve bağımlı hale getirdiğini vurgular: Konut, ücret gibi temel bir ihtiyaç olmaktan çıkıp, disiplin aracı haline gelir. Bu betimleme, Melville’in Bartleby öyküsündeki sahneyle doğrudan paralellik taşır. Bartleby’nin pasif reddi sonucunda mal sahibi polise başvurur, Bartleby “serserilik” suçlamasıyla Tombs Hapishanesi’ne atılır. Her iki durumda da birey ya da sınıf, üretkenlik normunu bozduğu anda sistem tarafından “işgalci” veya “serseri” ilan edilir; ev/işyeri terk edilmezse devlet (polis, hapishane, ıslahhane) devreye girer. Engels’in kitlesel kırsal örneği, Bartleby’nin bireysel Wall Street trajedisine ayna tutar: 19. yüzyıl kapitalizmi, emeğini ya da varlığını istediği biçimde sunmayan herkesi aynı mekanizmayla evsizlik, açlık ve “serserilik” yasasıyla ezer ve susturur.

Herman Melville’in Redburn: İlk Seferi adlı romanı, Friedrich Engels’in dönem analizleriyle şaşırtıcı bir paralellik sunarak Liverpool’un yoksul mahallelerindeki toplumsal trajediyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Melville, New York’ta bile rastlamadığı bu derin sefaleti şu sarsıcı cümlelerle aktarır: “Çünkü işçiler ve genellikle yoksul insanların yaşadığı şehrin bazı bölgelerinde, bu akşam saatlerinde Liverpool’un o mahallelerinde sokağa dökülmüş ve bir süreliğine orada yaşayan sefil erkek, kadın ve çocukların arasından yürümek için kalabalığın içinden zorla geçiyordum. New York’ta böyle bir şey görmemiştim. Sık sık ilginç ve çoğu çok üzücü sahnelere tanık oldum; özellikle de solgun, paçavra giysili bir adamın çılgınca koşarken, kollarına ve bacaklarına yapışan karısını ve çocuklarını atmaya çalıştığını ve Tanrı adına onları terk etmemesi için yalvardığını hatırlıyorum. Adam, umutsuzluk ve çılgınlık içinde suya atlayıp kendini boğmaya kararlı görünüyordu. Bu mahallelerde, nereye gidersem gideyim dilenciler önümde yürüyor ve durmadan peşimden geliyorlardı. Neredeyse sonsuz bir manzarada yoksulluk, yoksulluk, yoksulluk; bu sefil sokaklarda yoksulluk ve keder kol kola yürüyordu.”[5] Ancak Melville’in bu lirik ve sarsıcı feryadını, Friedrich Engels’in soğukkanlı ama bir o kadar dehşet verici verileriyle yan yana getirdiğimizde tablonun çerçevesi tamamlanır: “Öteki büyük liman kentlerindeki görüntü de daha iyi değildir. Tüm ticaretine, zenginliğine ve görkemine karşın Liverpool, işçilerine aynı barbarlığı reva görür. Nüfusun beşte-biri, yani 45.000’i aşkın insan dar, karanlık, rutubetli, havasız bodrumlarda yaşar; kentte böyle 7.862 bodrum var. Bunların yanı sıra bir avlu çevresinde dört bir yandan yükselen 2.270 yapı var; bunlar küçük yerleşim yerleridir, giriş kapısı tektir, dar, üstü kemerli pasajdır; tamamı sıradan, çok kirli ve özel olarak proleterlerin oturduğu yerler.”[6] Melville’in edebi tanıklığı ile Engels’in toplumsal çözümlemesi aynı hakikatte birleşir: Victoria dönemi Liverpool’u, ticaretin ve zenginliğin görkemli maskesi altında, insanlığı bodrum katlarına ve dar pasajlara gömen bir “barbarlık” makinesidir.

Her iki anlatı da, kapitalist düzenin insanı toplumsal ve psikolojik olarak nasıl bir uçuruma sürüklediğini gözler önüne serer. Engels’in, işçilerin “ıslahevine gönderilecek serseri” haline getirilmesiyle Melville’in, Bartleby’nin hapishanede ölümü arasında kurulan bu koşutluk, 19. yüzyıl kapitalizminin insan üzerindeki yıkıcı etkisini çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. 

Melville’in Kâtip Bartleby öyküsünde gerçek ve yaşamış bir kişi olarak burjuva John Jacob Astor’a bir göz atmak şart. Avukatın ağzından sıkça zikredilen Astor, öykünün kapitalizm, sınıfsal hiyerarşi ve burjuva değerleri eleştirisi bağlamında önemli bir rol oynar. Avukat, Astor’un kendisine sıkça danıştığını söyleyerek hem kendi statüsünü yüceltmeye çalışır hem de Astor’un adını anmanın verdiği saygınlığın tadını çıkarır: “Böbürleniyorum sanılmasın ama müteveffa John Jacob Astor bana sık sık danışırdı, beni işsiz koymazdı, gerçek bu. İnkâr edemem, onun adını yinelemek hoşuma gidiyor, çünkü bu adın telaffuzunda değirmi ve yuvarlak altın akçelerin şıngırtısı var sanki. Şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki, merhum John Jacob Astor’un o güzel fikirlerini hep önemsemişimdir.”[7] Bu sözler, avukatın sınıfsal konumunu meşrulaştırma çabasını ve kapitalist düzenin sembolü olan Astor’a duyduğu hayranlığı açıkça ortaya koyar. John Jacob Astor, 19. yüzyılın başında Amerika’nın en zengin iş insanlarından biri olarak, kürk ticareti, gayrimenkul yatırımları ve deniz ticaretiyle büyük bir servet biriktirmiştir. Özellikle New York’taki emlak yatırımları, onu Amerikan Rüyası’nın erken bir temsilcisi haline getirmiştir. Avukatın Astor’un adını “altın akçelerin şıngırtısı” ile ilişkilendirmesi, kapitalist sistemin maddi başarı ve statü odaklı değerlerini yüceltirken, aynı zamanda bu değerlerin insan üzerindeki etkisini de dolaylı olarak yansıtır. Söylemeden geçmeyelim: Yazımızda Melville: His World and Work [8] adlı çalışmasından yararlandığımız, Columbia Üniversitesi’nde Amerikan Çalışmaları Direktörü ve beşeri bilimler profesörü Andrew Delbanco, John Jacob Astor figürünü serveti ve nüfuzu nedeniyle “kendi çağının Donald Trump’ı” olarak niteler.

Bizce Kâtip Bartleby, kapitalizmin insan üzerindeki yıkıcı etkilerini ve kişisel direnişin sınırlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyan bir başyapıttır. Melville, Amerikan rüyasının daha o zamanlarda bir yanılsama olduğunu, kapitalizmin insanı yalnızlığa, yabancılaşmaya ve nihayetinde yok oluşa sürüklediğini sert bir gerçekçilikle gösterir. Bartleby’nin sessiz itirazı, Marx ve Engels’in teorik çözümlemeleriyle aynı yaraya işaret eder: kapitalist sistem, insanı hem emeğine hem de kendine yabancılaştırır. Melville’in edebiyatı, bu yarayı insan ruhunun derinliklerinden gelen bir çığlıkla anlatırken; Marx ve Engels, sistemi analitik bir dille incelerler. 

Bartleby’nin trajedisi, kişisel direnişin sınırlarını hatırlatırken, kapitalizmin çelişkilerini aşmanın ancak ortak bir mücadeleyle mümkün olduğunu ortaya koyar.

 

Kaynaklar

[1]- Lewis Mumford, Herman Melville (Literary Guild of America, 1929).
[2]- Herman Melville vd., Moby Dick: Beyaz Balina (Cem Yayınevi, 1987).
[3]- Herman Melville, Kâtip Bartleby, çev. Yusuf Eradam (Dost Kitabevi, 2000), 18.
[4]- Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, çev. Yurdakul Fincancı (Sol Yayınları, 1997).
[5]- Herman Melville, Redburn His First Voyage (Albert and Charles Boni, 1924).
[6]- Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu.
[7]- Herman Melville, Kâtip Bartleby, çev. Yusuf Eradam (Dost Kitabevi, 2000).
[8]- Andrew Delbanco, Melville: his world and work (Random House, 2005).

 

 

 

Related Posts