Kapitalizmin ırkçı ideolojileri: Milliyetçilik-Faşizm

Dergi Dosya Sayı 17 (Temmuz 2022)

Doç. Dr. Candan Badem

İdeoloji, sistematik dünya görüşü demektir. İnsanlar dünya görüşleri üzerinde fazla düşünmemiş veya fikirlerini sistemleştirmemiş olsalar dahi (ya da pragmatik/eklektik olduklarını düşünseler bile) belli başlı ideolojilerden birinin etkisindedir. Üretim araçlarına sahip olan kapitalist sınıf ideoloji üretim araçlarına da sahiptir ve bu yüzden emekçiler çoğu zaman egemen sınıfın ideolojilerinin etkisi altındadır. Hayatta her şey ideolojik olduğu gibi, bir ideolojisi olduğunu kabul etmemek ve hatta ideoloji sözcüğünü beğenmediği fikirler anlamında kullanmak da belli bir ideolojik tercihin sonucudur. Hiç kuşkusuz bu tercih biz Marksistlerin yani bilimsel sosyalistlerin tercihi değildir. Biz bilimsel sosyalistler Marx ve Engels’in ta 1848’de Komünist Manifesto’da haykırdıkları gibi, görüşlerimizi ve amaçlarımızı gizlemeye tenezzül etmeyiz. Liberal, milliyetçi, sosyal demokrat ve dinci ideologlar ise çoğu zaman ideoloji sözcüğünü sosyalizm (ya da sevmedikleri her türlü fikir) ile eş anlamlı olarak kullanırlar. Çünkü sosyalistler ideolojilerinin emekçilerin çıkarlarını temsil ettiğini söylerken kapitalist ideologlar ise kendilerini ideolojiler üstü veya herkesin ideolojisi gibi göstermeye çalışırlar. Bu ideologlar hatta kapitalizme karşıymışlar veya kapitalizmi ıslah edeceklermiş gibi de davranırlar. Burjuva ideolojisinin savunucularından olan Napoleon Bonapart’ın ideolog sözcüğünü olumsuz anlamda rakipleri hakkında kullanan ilk burjuva siyasetçilerden olması da tarihin ironilerinden biridir. 

Milliyetçilik, sol kılığa da girebilen tehlikeli bir ideolojidir ve tıpkı öteki sermaye ideolojileri gibi o da emekçilerin dikkatini kapitalist toplumdaki temel çelişki olan emek-sermaye çelişkisinden başka yerlere çekmeye çalışır. Kapitalizmin bir üretim tarzı olarak tarih sahnesine çıkışı ile iktidardaki toprak sahibi aristokrasiyi ve monarşiyi yenmek ve kendi ulus devlet pazarını kontrol etmek isteyen kapitalist sınıfın kullandığı araçlardan biri olan milliyetçilik, 19. yüzyılda esas olarak ulus devlet kurma mücadeleleriyle kendini gösterdi. Deniz aşırı sömürgelerden sağlanan ilkel sermaye birikimi ve sanayi devrimi sayesinde güçlenen kapitalist sınıf ileri kapitalist ülkelerde egemenliğini kurduktan sonra tekelleşmeye, sermaye ihracına ve dünya pazarlarını bölüşmek için kendi içinde rekabete başladı. Kapitalizmin bu emperyalizm aşamasında dünya savaşları da kaçınılmaz oldu. 

Birinci Dünya Savaşı’nda Bolşevikler ve öteki enternasyonalistler emperyalist savaşa karşı çıkarken liberaller, milliyetçiler ve onların kuyruğundaki sosyal demokratlar emekçilerin kapitalistlerin çıkarları için birbirini boğazlamalarına onay verdiler. Ekim 1917’de Sovyet Rusya ve ardından 1922’de SSCB’nin kuruluşuyla birlikte emperyalizme karşı mücadelede yeni bir çağ açıldı. Bağımsızlık için mücadele den sömürge ve bağımlı ülkelerin yurtseverleri ve milliyetçileri sosyalizmin etkisine girdiler. 20. yüzyıl sosyalizm ile anti-emperyalist milliyetçilik arasında bazen mutlu evlilikle bazen de kavgalı ayrılıkla biten veya sürüncemede kalan ilişkileri getirdi. SSCB ve sosyalist blok güçlü kaldıkça bu ilişki daha çok sosyalizmin yararınaydı ancak 1956’dan itibaren sosyalist kamptaki bölünmeler, 1980’lerinde sonunda Doğu Avrupa’daki sosyalist hükümetlerin devrilmesi ve nihayet 1991’de SSCB’nin içerideki kapitalist yolcu ve milliyetçi elitler tarafından yıkılmasının ardından ezilen halkların milliyetçiliği de sosyalizmin etki alanından çıkmaya başladı. Emperyalist merkezlerdeki milliyetçilik ise Birinci Dünya Savaşının hemen ardından faşizme dönüşmüştü. Faşizm ileri kapitalist ülkelerde sosyalist bir devrim tehlikesinden ürken kapitalizmin bir tepkisi olarak ve sosyalist devrimini gerçekleştiremeyen emekçilerin bir cezası olarak tarih sahnesine çıktı. Almanya’da beklenen sosyalist devrim, sosyal demokrasinin devrime ihaneti yüzünden ve Alman sosyalistlerin/komünistlerin kendi hataları yüzünden gerçekleşmeyince faşizmin önü açıldı. Hitler türünden faşistler savaşta yenilen Almanya’ya Versailles barışının dayattığı tazminat ve yaptırımların yarattığı milliyetçi tepkileri kullanırken kapitalist ve mülk sahibi sınıflara da ‘komünistlerle biz başa çıkarız, siz rahat olun’ mesajını verdiler. Faşist çeteler grevdeki işçilere ve komünistlere saldırarak kapitalist sınıfa karşı rüştlerini ispat ettiler. 

Milliyetçilik ve faşizm emekçilere gerçek düşmanları olan kapitalist sömürü ilişkileri yerine birtakım dış güçleri ve toplum içindeki bazı zayıf azınlıkları kolay bir hedef olarak gösterir. Alman faşizmi örneğinde Yahudiler kolay hedef olarak biçilmiş kaftandı. Faşizm Alman işçisine Yahudileri düşman olarak gösterdi, Bolşevikleri de Yahudi ajanları olarak göstermeye çalıştı, Alman sermayesine bir arka bahçe ve ucuz işgücü sağlayan ‘yaşam alanı’ olarak açıkça Ukrayna’yı gösterdi. Hitler Almanya’yı yeni bir dünya savaşına sürüklerken öteki kapitalist ülkelerin liberal veya muhafazakâr hükümetleri de Hitler’e karşı yatıştırma siyaseti güttüler. 1938’de Hitler Çekoslovakya’yı işgal ettiği zaman onu durdurmak mümkün olduğu halde İngiliz ve Fransız kapitalistleri, Polonya ve Romanya milliyetçileri ve İtalyan faşisti Mussolini kıllarını kıpırdatmadıkları gibi SSCB’nin kolektif güvenlik antlaşması ve iş birliği çağrılarını da reddettiler. O sırada Çekoslovakya ile sınırı olmayan SSCB’ye Polonya ve Romanya milliyetçileri de düşman oldukları için Kızıl Ordu’nun Çekoslovakya’ya yardım için kendi topraklarından geçmesine de izin vermediler. Bütün Avrupa kapitalizmi, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat, milliyetçi ve faşistleri sosyalizme düşman oldukları için ve Hitler’in hedefinin de sadece SSCB olduğunu düşündükleri için Hitler’e karşı durmadılar. Polonya milliyetçi-faşistleri Hitler ile Ukrayna’dan pay almayı hayal ederken birden kendileri işgale uğradılar.

20. yüzyılda emperyalizme karşı mücadeleyi sosyalizmle taçlandıran Küba ve Vietnam devrimleri de yaşandı elbette. Milliyetçilik ve faşizmin özel bir biçimi olan Güney Afrika’daki ırkçı apartheid rejimine karşı mücadelede komünistlerle iş birliği eden Afrika milliyetçileri iktidara geldikten sonra ve SSCB’nin yıkılmasından sonra Güney Afrika işçi sınıfı üzerindeki yeni kapitalist boyunduruğun temsilcileri haline geldiler. Çin Komünist Partisi içindeki milliyetçi eğilim ise başlangıçta SSCB’deki reformist önderliğe göre daha devrimci ve daha sosyalist görünürken sonunda kapitalizme evrildi. Türkiye’de Maocuların bir kısmı da (başta Perinçekçiler olmak üzere) esasen sadece milliyetçi oldukları halde sosyalizmin prestijinin yüksek olduğu bir dönemde siyasallaştıkları için bir dönem sosyalist göründüler. Perinçek şimdilerde Devlet Bahçeli ile yoldaş olduklarını söyleyerek milliyetçiliğin nihai noktasına varmış görünüyor.

Milliyetçilik son tahlilde ilkel bir kabileciliktir, ilkel dürtülere dayanır. Biz sosyalistler insanın emeğiyle yarattığı değerlere önem verirken milliyetçiler doğuştan gelen birtakım etnik, dinsel vb kimlikleri mutlak ve özcü bir biçimde kavrarlar ve emekçileri kendi maddi çıkarları yerine ulus kisvesi altında gizlenen kapitalistlerin çıkarlarını savunmaya çağırırlar. Biz sosyalistler için ulus, toplumların tarihsel gelişiminde belli bir aşamada ortaya çıkar ve ulus devlet tek doğru çözüm değildir. Gönüllü birlikler ve federasyonlar da bir çözümdür. Sosyalizmin çıkarları emekçilerin en geniş birlikteliğini gerektirir. Milliyetçiler ise küçük olsun benim olsun derler ve belli bir toprak parçası üzerinde münhasıran hak iddia ederler. Örneğin çoğunluğu A milliyetinden olan bir ülkenin bir kısmına o ülkedeki azınlık B milliyeti Kuzey B-istan diyorsa ve başka bir azınlık C milliyeti de aynı bölgeye Batı C-istan diyorsa bu A, B, C milliyetçilerinin üçünü birden veya B ve C’nin ikisini birden memnun edecek bir çözüm yoktur. Çözüm ancak A, B ve C tipi milliyetçiliklerin üstünde ve A, B ve C milliyetlerini bir arada yaşatan yeni tipte bir devlet kurmaktır.     

Bolşevikler ulusların kendi kaderini tayin hakkını ve ayrı devlet kurma hakkını kabul ettiler ancak çok uluslu Rusya devleti ya da imparatorluğu içinde işçileri milliyet veya din temelinde ayrı ayrı örgütlemeyi asla savunmadılar. Aksine daima işçilerin birliğini savundular. Lenin, pogromcu Rus şövenistleriyle ve emperyalistleriyle mücadele ettiği gibi Yahudi işçilerini ayrı örgütlemeyi savunan Bundçularla da mücadele etti. 20. Yüzyılın başında Stalin, ‘Gürcistan, Rusya’nın sömürgesidir onun için Gürcü işçileri ayrı örgütlenmelidir’ dememiştir, aksine her milliyetten işçilerin bir partide o zamanki adıyla Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisinde örgütlenmesini savunmuştur. Aynısı Şahumyan ve Ermeni işçileri için de geçerlidir. Oysa Ukraynalı, Gürcü, Ermeni ve Azerbaycanlı milliyetçiler ve sol kılıklı milliyetçiler (Gürcü Menşevikler ve Ermeni Taşnaklar gibi) Ekim Devrimine ve Sovyet iktidarına karşı çıktılar, sözde bağımsız devlet kurmak istediler ama bir yandan da Alman, İngiliz, Fransız, ABD ve Osmanlı emperyalizmlerine bel bağladılar. Gürcü ve Ermeni milliyetçileri Osmanlı emperyalistleri elinde yenilgiye uğradılar, Azerbaycan milliyetçilerinin kurduğu devleti ise İttihatçı Osmanlı emperyalistleri tanımadılar çünkü orayı kendileri işgal etmek istiyorlardı. SSCB’yi yıkan yağmacı kapitalist sınıfın temsilcileri olan kapitalist milliyetçilerin hepsi de kendi küçük beyliklerini kurmak için emekçi halkı yıkıma sürüklediler. Örneğin SSCB zamanında kırk binden çok Azeri-Ermeni evliliği vardı, Azeri ve Ermeni milliyetçiler ise iki halkı bir arada yaşayamaz hale getirdiler. SSCB’nin çözdüğü Karabağ gibi sorunları yeniden canlandırdılar.  

Türkiye’de milliyetçi-faşist hareket İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler’in SSCB’yi yenmesini bekleyen gerici İnönü hükümetleri tarafından beslendi. Faşist Almanya ve müttefiklerinin savaşı kaybedecekleri belli olduğu zaman Nihal Atsız ve benzeri faşistlere sözde birtakım cezalar verildi ve sonra bu cezalar kaldırıldı. Daha sonrasında da kendine ülkücü (sözde idealist) diyen faşist hareket emperyalizmin ve onun askeri gücü NATO’nun fedailiğini yaptı. Fethullah Gülen gibi Nurcular ve ülkücü çetelerin ortak noktası anti-komünizmdi. Türkiye’de ABD emperyalizminin askeri üsler açmasına itirazı olmayan bu milliyetçilerin sözde anti-emperyalist retorikleri ise ancak Kürtlere ve Ermenilere karşı ortaya çıkıyordu. Emperyalizmin uşaklığını yapan bu milliyetçi demagogların başbuğu, Türkiye’de çalışan CIA ajanlarıyla içli dışlıydı.   

Türkiye’deki egemen ulus milliyetçiliği Türkiye’de sayısal olarak azınlıkta olan (yalnızca Lozan Antlaşmasındaki gayrimüslim azınlık değil her azınlık) halkları zorla asimile etmeye çalışırken ezilen ulus milliyetçiliği de “sağ sol yok, önemli olan ulusal davamızdır” diyerek emekçileri gericilerle ittifaka zorlamaktadır. Türkiye’deki bütün milliyetlerden emekçilerin kurtuluşu ise ancak birlikte mücadeleden geçer ve kapitalist ilişkileri ve emperyalizme bağımlılığı yok etmekle mümkündür.

Related Posts