Kapitalizmin destek mekanizması: Sosyal demokrasi

Dergi Dosya Sayı 17 (Temmuz 2022)

Prof. Dr. İzzeddin Önder

GİRİŞ

Kapitalist sistem, isminden de anlaşıldığı üzere, sermayenin hâkimiyetinde piyasa ekonomisidir. “Sermaye”, geçmiş dönemler piyasa sürecinde gerçekleştirilen emek sömürüsü birikimidir. Diğer bir deyişle sermaye, burjuva hukukunda özel mülkiyete geçirilen toplumsal birikimdir. Sermaye, burjuva hukuk sisteminde, toplumsal birikimin özel mülkiyet öznesi olduğu kadar, aynı zamanda da emek sömürüsü üzerinden birikim yoluyla gelecek dönemlere aktarılacak toplumsal mülkiyet oluşturma aracıdır. Şöyle ki, birey ya da kurum topluluğu olarak sermaye kütlesi, birikim süreci dürtüsünde devinirken, maddi olarak emeğe ve doğaya, siyasal-kamusal erk üzerinden toplumsal üretime, güç ilişkisiyle üretilen toplumsal ideolojiyle de toplumsal düşünce üzerinde hâkimiyet kurar.

Kapitalist sistemde sermayenin sosyal gücü ve imtiyazı karşısında politik sınıf mücadeleleri görece güç kaybına uğrar ve emekçi ve halk kesimlerinin ekonomik alanda yitirilen haklarının politik mücadelelerle geri kazanılması güçleşir. Sermaye güdüsü ile işleyen piyasa kuralına göre, iktisadî alanda üretim ve toplumsal gelir dağılımı gerçekleşir, toplumsal sınıflar belirlenir, toplumsal katmanlaşma oluşur ve katılaşır. Hak ihlaline uğrayan emek, tarihsel süreçte girdiği mücadelelerden ve sosyal demokrasi politikalarından medet ummuştur. Ancak, gerek bilinç gerek güç yetersizliğinden emek ve genelde halk kesimleri sermaye karşısında daima yenik düşmüştür. 

Olumsuzluğun birinci sebebi, bilinç bulanıklığıdır. Ricardo geleneğinden kalma algılama ve yanlış bilinçlenmeyle sömürüyü fark edemeyen emek, ücreti ve ücret zamlarını yeterli görerek mücadele gücünü yitirir. İkinci sebep ise, yine bilinç bulanıklığı olarak, gerek emek gerek halk kesimlerinin yanlış bilinçle devlet aygıtını bir tür tarafsız kamusal araç olarak görmesi ve tüm yasa ve uygulamaların genel toplum yararına olduğunu sanmasıdır. Hâlbuki devlet aygıtı, asıl işlevi doğrultusunda, sermaye emrinde kararlar alıp uygulamakla beraber, ancak toplumu ikna edebilmek ve toplumsal rızanın oluşturulabilmesi için sosyal demokrasi doğrultusunda bazı sosyal harcamalar yapar. Ancak kamusal erk bunun ötesine geçemez, zira sermaye hâkimiyeti altında oluşan kamusal faaliyetler ve harcamalar emekçilerde ve toplumda bilinç bulanıklığı yaratır. Nitekim kamusal işlevler klasik Musgrave geleneğinin aksine, O’Connor ve Jessop görüşleri doğrultusunda, ana işlev olarak sermaye birikiminin sağlanması, ikincil işlev olarak da toplumsal rızanın oluşturulması şeklinde tanımlanır. Özellikle de günümüzün neoliberal politikaları bağlamında firmaların dış rekabete açılması yanında, finansallaşma ile katma değerin paylaşımında yeni ajanın devreye girmesiyle emek üzerindeki sömürü baskısı daha da artmış ve sosyal demokrasi politikaları geriletilmiştir.

TARİHSEL GÖRÜNÜM

Tarihte ilk sosyal destek uygulamalarını, Hristiyanlık anlayışıyla İngiltere’de 1601 tarihli Yoksulluk Yasası, Amerika Birleşik Devletleri’nde ise 1930 tarihli Yeni Sözleşme (New Deal) ve Beveric Raporu (Beveridge Report) oluşturur. İlk dönemlerde dinsel sebeplere dayalı destekler, sosyal mücadelelerle zamanla genişletilmiş ve “vatandaşlık” hakkı olarak geliştirilmiştir. İlk biçimsel sosyal demokrasi uygulamasını Paris Komünü oluşumundan ürken Prusya diktatörü Otto von Bismarck’ın 1889 tarihli yaşlılık ve engelliliğe bağlı sigorta sistemi oluşturur. Sosyal politikaların en köklü ele alınışını ise, İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde, kapitalizmin pembe dönemi olarak anılan, Keynesgil refah devleti politikaları oluşturur. Savaş sonrası Avrupa’nın kalkındırılması ve Kızıl Çin’in de ortaya çıkmasıyla yükselen komünizm tehlikesinin bertaraf edilmesi amacıyla, Marshall planı şemsiyesi altında, Sovyetler’in “demir perde”sine karşı, kapitalist sistemin kalkanı olarak sosyal demokrasi politikaları uygulamaya koyulmuştur.     

Günümüz koşullarında sosyal politika alanı salt emek sömürüsü ile sınırlı olmayıp, işsizlik, yaşlılık ve hastalıkla ilgili emeklilik ve sosyal sigorta sistemine ilaveten, eğitim, sağlık gibi alanları da kapsar. Kapitalist sisteme özgü olarak sosyal politikaların hangi ekonomik koşullarda ne şekil almış olduğu mücadelelerle belirlendiği gibi, ileri dönemlerde de ne şekil alacağı, sermayenin başatlığında, tarafların sosyal mücadelelerinin sonucunda belirlenecektir. Gelişen ileri sanayi ve robot teknolojileri üretimde artış sağlarken, emeği istihdam dışına atmaktadır. Böylece, “prekarya” olarak anılan güvencesiz emekçinin durumu yeni koşullarda daha da gerileyecektir. Piyasa sürecinde sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi yanında, küreselleşme politikaları da devletin hareket alanını sermaye karşısında, fakat ondan da önemli olarak emek ve halk karşısında olağanüstü sınırlamaktadır. Bu koşullar altında, sosyal demokrasinin kamusal yönetim biçimi ve ideolojisi bağlamında irdelenmesinin ontolojik geçerliliğine karşın, tarihsel süreç ve sistem mantığı ışığında, sosyal demokrasi politikalarının “sosyal” sıfatından çok,  “sermaye” sıfatı ile algılanması ve günümüzde eriyen sosyal hakların bu yaklaşımla ele alınması gerekir. 

KAPİTALİST SİSTEM VE SOSYAL DEMOKRASİ

Sermaye büyüyüp üretim sosyalleştikçe toplumsal sınıf farkları netleşir, çelişkiler keskinleşir. Nitekim 1789 Fransız İhtilali ile ilan edilmiş olan “burjuva demokrasisi” nden yaklaşık yüzyıl sonra, 1830’larda İngiltere’de sanayi devrimi ile yükselen sermaye-emek çelişkisi “ekonomik demokrasi” kavramını gündeme taşımıştır. Sermayenin baskıcı hâkimiyeti devlet yönetiminin dönüştürülerek burjuva demokrasi sisteminin ekonomik demokrasi sistemi ile ikamesini engellemiştir. Bu çatışmanın ürünü olarak, başat piyasacı sermaye kendi bünyesinde ekonomik demokrasi görüşüne karşı koruyucu destek olarak sosyal demokrasi anlayışını geliştirilmiştir.

Kapitalist yapılar keskinleşen sosyal çatışmaları, sosyal demokrasi vb benzer ekonomi uygulamaları dışında, eğitim kurumları ya da medya vb denetimli örgütsel yapılar ve hukuksal metinlerle de çerçevelemeye ve olanaklar dâhilinde önlemeye çalışmıştır. Böylesi yapılanmalar arasında sayılabilecek sosyal haklar görüşü, İnsan Hakları sisteminde ikinci kuşak haklar arasında yer alır. Doğal Hukuk” ve “Toplumsal Sözleşme kavramlarına dayandırılan insan hakları sözleşmesi bağlamında emek için özgürlük, tek geçim kaynağı olan emek gücünü meta olarak serbest piyasada satabilmesi, hak, emek karşılığında sadece geçimlik gelir bölümü alabilmesi, görev ise, artığı patrona bırakma zorunluluğu olarak tanımlanır. Diğer bir deyişle, kapitalizmin metalaştırdığı emeğin yeniden üretim maliyetine karşı gelen değişim değeri (ücreti) ile emek katkısıyla yaratılan kullanım değeri (yani satış değeri) arasındaki fark kâr olarak algılanır ve burjuva hukukunda sermaye sahibinin mülkiyetine geçer. 

Sömürünün oluştuğu piyasa olgusu, burjuvazi demokrasi anlayışıyla ekonomi ve toplumsal açılardan dengeleyici unsur olarak algılanır. Oysa piyasa olgusu ikili süzgeç sistemi ile toplumun bir kesimini sistem dışında tutar, sisteme giren elemanları eler, böylece toplumun giderek büyüyen bölümünü ekonomi alanından dışlarken ve/veya yoksullaştırırken sermayeyi merkezileştirir ve yoğunlaştırır. Şöyle ki, faktör piyasalarının yer aldığı birinci aşamada üretim ilişkilerine girebilme ve üretimden pay alabilme faktörler arasındaki eşitsiz rekabete dayalıdır. Sermayeler arası eşitsiz rekabet bazı sermaye unsurlarını değersizleştirirken, sistemde kalan sermayeler emek sömürüsü üzerinde yoğunlaşır ve merkezileşir. Sömürü altındaki emek ise yoksullaşır ve/veya piyasa dışına atılır. Ürün piyasasının yer aldığı ikinci aşamada ise, faktör piyasası sınırlamalarına bağlı olarak dışlanma ve/veya sınırlanma yaşanır. Böylece, iki süzgeçli kapitalist piyasa sisteminde toplumun giderek büyük kesimi sömürülür ve/veya dışlanırken, ulusal gelirin büyümesine paralel olarak işsizlik ve/veya yoksulluk da derinleşir. Yaşlılar ve engellilerle birlikte, toplumun giderek büyüyen kesiminin olağan gereksinimlerini piyasada sağlayamaması, sisteme rızanın oluşturulması gayesiyle sosyal demokrasi politikalarını gündeme taşır. Görülüyor ki, sosyal yardım bağlamında ele alınması gereken yaşlılar ve engelliler dışında, gereksinimlerini piyasa sisteminde karşılayamayanlara ekonomik destek sağlanmasının, yani sosyal devlet politikalarının gerekçesini kapitalist piyasa sisteminin oluşturduğu sosyo-ekonomik sorunları hafifletme ya da aşma amacı oluşturmaktadır. Bu süreç piyasaları genişleterek sermayeye de yarar sağlar.

Klasik teoriye göre, sisteme rıza sağlanması ve işleyişin meşrulaştırılması yükünün artık değer üzerinde olması gerekirken, sosyal güvenlik sisteminde yük, emeğin kullanım değerine, yani ücrete dahi sarkar. Bundan dolayı da, çoğu yazarlar sosyal demokrasi politikalarının düşünüldüğü ya da tasarlandığı gibi gelir dağılımını düzeltici işleve sahip olmadığını, aynı gelir grubunda zamanlararası gelir dağılımı yaptığını savunur. Sosyal politika finansmanının artık değerden yapılması durumunda devlet sermaye ile karşı karşıya gelirken, finansman yükünü kısmen de olsa ücrete aktarılabilen devlet sermayenin yanında, emeğin karşısında yer alır.    

Hal böyle iken, nasıl oluyor da piyasa sistemine bağlı sermaye, sosyal demokrasi politikasının piyasa dışı toplumsal düzenlemelerine izin veriyor, hatta bu amaçla kaynak tahsisine dahi rıza gösterebiliyor? Bu çelişkinin yanıtını, sosyal devlet politikalarının sınıf çatışmalarını hafifleterek sistemin meşrulaştırılmasını sağlaması yanında, ulus-devlet içinde piyasaları büyütmesi oluşturur. Sosyalizm karşısında sistemi koruma refleksi ile yayınlanmış olan, Aralık 1948 tarihli Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nin 17inci maddesinde bir yandan emeğin köleleştirilmesi engellenirken, diğer yandan üretim araçları üzerinde mülkiyet hakkının da tanınması burjuva demokrasisi ile sosyal demokrasi anlayışı arasındaki uzlaşmaz çelişkinin yansımasıdır. 

  İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Keynes teorisine dayalı refah devleti modelinde emeğin metalaştırılmasının sınırlandırılması (decommoditification) kavramı geliştirilerek, emeğe bazı sosyal haklar tanındı. Böylece sosyal yardım kavramı yanında, sosyal haklar kavramı da kamusal alana girdi ve sermaye ile emek arasındaki çatışmanın çözülmesinde devlet mekanizması öne çıkarıldı. Ancak devletin devreye girmesi ilk bakışta emek lehine gözüküyor olsa da, mülkten arındırılmış vergi devletinin ağırlığı emek lehine değil, sermaye lehinedir. Nitekim kamu harcamaları, tahsis yönüyle sermaye birikimine kaynak sağlarken, yük yönüyle, özellikle de dolaylı vergilerle, emekçinin geçimlik geliri, yani ücreti hedeflenebilmektedir. Karmaşık kamusal politikalar bu süreci toplumsal algılamadan uzak tutar. Sosyal politikalar finansmanının ücrete yük yıkmaması koşulu, yükün artık değerden karşılanmasını gerekli kılar. Ancak finansmanın artık değerden yapılması, artık değerin paydaşları olan devlet ile sermayeyi karşı karşıya getirdiğinde, devlet sermaye payını baskılamak yerine eğitim ya da sağlık gibi bazı kamu hizmetlerini baskılayarak hizmet kalitesinde erime ve/veya bütçe açığı ve enflasyonla para değerinde erime ve enflasyon yaratarak yükü topluma yıkar. Bu yükten en fazla emekçiler ile orta ve düşük gelirli halk kesimi zarar görür. 

Kapitalist süreçte metalaştırılan salt emek olmayıp, sosyal hakların bir başka veçhesini oluşturan eğitim ve sağlık hizmetleri de etkilenir. Kamusal hizmet olarak algılanan kamusal eğitim, özellikle adaletsiz vergi yapısında, yükün dar ve orta gelirli kesimlere ve emekçilere yayılması hizmetin sosyal niteliğini törpüler. Eğitim harcamaları, toplumsal genel kültürü yükseltme amacı dışında, bir yandan sabit sermayenin verimliliğini yükselterek, diğer yandan da eğitimli işsiz ordusu oluşturarak ücreti baskılar ve kâra katkı yapar. Sağlık harcamalarına gelince, fırsat eşitliği sağlayıcı gerçek nitelikli bir sosyal harcama olarak görülebilmekle beraber, kamu ve özel hizmet alanlarının yanyana olduğu sistemde hizmetin sınıfsal farklılaştırılmasıyla, bir tarafta orta ve yoksul tabakaların kamu hizmet alanında yığılarak sistemin meşrulaştırılması, diğer tarafta ise, varsıl kesimin yararlanma alanlarının rahatlatılması sağlanır. Nitekim neoliberal sistemde kamusal sağlık hizmetlerinde uygulanan performans sistemiyle toplumsal rıza oluşturma gayretleri yanında, maliyet baskılanarak sermaye üzerindeki yük sınırlandırılmaya çalışılır. Görülüyor ki, eğitim ve sağlık gibi sosyal nitelikli çok temel alanlarda dahi, sistemin niteliğine ve finansman sürecine bağlı olarak kapitalist sömürü devam eder. 

Sosyal devlet politikalarına sağ ve sol cephelerden itirazlar gelir. Sağ cepheden gelen itirazlar “sosyal demokrasi tedavi yönteminin bizzat hastalık sebebi olduğu” şeklinde özetlenebilir.İki noktada toplanan itirazlar şöyledir: Birincisi, uygulama, vergi ve bazı düzenlemelerle sermaye kesimine yük yıkar ve yatırımları engeller. Yatırımların gerilemesine bağlı olarak, istihdam da gerileyerek sosyal harcamalara yük yıkılabilir. İkincisi ise, emeğe yönelik refah harcamaları, çalışma konusunda getirilen düzenlemeler ve sert sendikal sistem emeğin çalışma gayretini sınırlar. Üretim ve sömürü ortamında burjuva demokrasisine karşı sosyal demokrasi, “kapitalizmin refah devleti politikalarıyla yapamayacağı, ancak onsuz da olamayacağı” görüşünü gündeme taşır. Sosyal devlet politikalarına sol cepheden de eleştiriler getirilmiştir. Bir kere, sosyal politika uygulamaları verimsiz ve etkisizdir. Nitekim sosyal harcamalara en fazla gereksinim duyulduğu kriz dönemlerinde bütçe kısıtları ve sermayenin krizi nedeniyle topluma gerekli hizmet sunulamamaktadır. İkinci olarak, sosyal devlet harcamaları emekçileri ve genellikle yoksul kesimleri ekonomik olarak görece rahatlatıp, örtülü baskılama etkisi oluşturarak sistemin algılanmasını engeller ve mücadele ruhunu köreltir. Üçüncü sebep ise, sosyal devlet politikaları emekçilerde yanlış bilinç oluşumu yaratır ve sisteme karşı mücadele enerjisini törpüler.          

GENEL GÖRÜNÜM VE SONUÇLAR 

Sosyal demokrasi, burjuva demokrasisi veya ekonomik demokrasi gibi kendi bütünselliğinde bir ekonomik sistem değildir. Kapitalist sistemlerde sosyal demokrasi uygulamasında ekonomik alan ile sosyal alan ayrışmıştır. Kamu iradesi ekonomik alan olan piyasada gerçekleşen üretim ve dağıtım sürecine müdahale etmeyip, kamusal kararlarla salt sosyal alanda kısmî müdahalelerle ikincil dağılımı gerçekleştirir. Bu yönü ile sosyal demokrasi, müstakil bir sosyo-ekonomik sistem olmayıp, kapitalist burjuva demokrasisinde sistemin sosyo-ekonomik sorunlarını kısmen giderici destek mekanizmadır. Sosyal demokrasi yapaydır, çünkü burjuva demokrasisi ve ekonomik demokrasi uygulamalarında olduğu gibi bir devletsel yapı içinde ana sistem değil, burjuva demokrasisinin izin verdiği alanda ve dozda etkili olabilen tamamlayıcı destek uygulamadır.

Kapitalist sistemin tamamlayıcı politik aracı olan sosyal demokrasi uygulamasında devlet-sermaye-halk karşı karşıya gelir. Halkın sermayeye yönelik talepleri mücadelesinde devlet aracı gözükse de, sermayenin politika aracı olan devlet, sosyal demokrasi politikalarını uygularken ana amaç olan sermaye birikimi hedefinden şaşmaz. Sosyal demokrasinin piyasaların genişletilmesi ve sisteme rıza oluşturulması hedefleri sermaye ile uyumludur. Sosyal demokrasinin ekonomik sınırı, uygulamanın sermayeye yönelik yararlarının sermayeye yıkılan maliyetlere eşitlendiği noktada belirlenir.  Bu temel dürtü ile davranan devlet, sosyal demokrasinin hedeflerinin belirlenmesi ve politikaların rampaya oturtulmasında olduğu kadar, finansman araçlarının seçiminde de sermaye yanlı davranır. Sosyal demokrasi uygulamalarında sistemin meşrulaştırılması ve sermayeye piyasa açılması konuları devlet ile sermayenin işbirliği yaptığı iki alandır. Buna karşın, politikaların finansmanında yükün artık değere oturtulmasında sermaye ile karşı karşıya gelen devlet yükün bir bölümünü vergi ve benzeri mali ayarlamalarla kamu hizmetlerinde kalite erimesi ve/veya bütçe açığı ve enflasyon yoluyla halka yıkar. 

Kapitalist sistemin sömürücü ve dışlayıcı özelliklerine karşı, geçici süre için de olsa, sosyal hakların kazanımı açısından sosyal demokrasi önemlidir. Ancak, sosyal demokrasinin bilinç zedelemesi etkisi yanında, kazanımların gerçeklik ve devamlılığı da kuşkuludur. Unutulmamalıdır ki, sosyal demokrasi uygulaması, piyasanın sömürücü ve dışlayıcı etkisi üzerinde yükselen sermayenin hâkimiyeti altındadır. Sermaye, sistem aleyhine algılanan politikaların rampaya oturtulmasında da, finansmanında da etkili olarak, sosyal görüntünün altında yaratılan reel durumla amaçlanan hedef arasında sermaye lehine önemli farklar oluşturur. Piyasacı sermaye sistemi, tüm parıltılı ifade ve görüntüsüne rağmen sosyal demokrasi politikalarını bazen piyasa açıcı olarak, bazen de sisteme meşruiyet kazandırıcı araç olarak, ancak her koşulda sermayenin amacı ve çıkarı doğrultusunda geliştirir ve kullanır. Kapitalizmin çöküş sürecinde, emeğin dağınıklığı ve sosyalist sistemlerin de eskisi kadar etkili olmadığı günümüz koşullarında giderek alan kaybeden sosyal demokrasiyi kapitalizmin koruyucu kalkanı olarak tanımlama ve net algılamayla mücadeleyi sistem temelinde sürdürmek ekonomik demokrasiye ulaşmanın tek koşuludur. 

 

Kaynaklar

  • Barr, Nicholas (2012), 5. Baskı, Economics of the Welfare State, Oxford University Press
  • Buğra, Ayşe ve Çağlar Keyder (2006), Sosyal Politika Yazıları, İletişim Yayınları 
  • Burkitt, Brian (1984), Radical Political Economy, Harvester Press
  • Büyük Larousse,  11. Cilt (1986), Milliyet Gazetecilik A.Ş.
  • Callinicos, Alex (1983), The Revolutionary Ideas of Carl Marx, Haymarket Books
  • Eaton, John (2009), Keynes’e Karşı Marx, (terc. T. Ok), Doğa Basın Yayın
  • Einstein, Albert (1949), “Why Socialism”, Out of My Later Years, 1950, Philosophical Library, 123-131
  • Esping-Andersen, Gosta  (1998), Three Worlds of Welfare Capitalism, Princeton University Press
  • Hirsch, Joachim (2011), Materyalist Devlet Teorisi, alan 
  • Jessop, Bob (2016), The State, polity
  • Kabaoğlu, İbrahim Ö. (1997), İnsan Hakları”, Çağdaş Toplum Değerleri, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği; Büyük Larousse, 5711-14
  • Miliband, Ralph (2011), The State in Capitalist Society, AAKAR  Books
  • Musgrave, Richard A. (1959), The Theory of Public Finance, McGraw-Hill Book Company
  • O’Connor, James (2009), The Fiscal Crisis of the State, Transaction Publishers
  • Offe, Claus (1984), Contradictions of the Welfare State, the MIT Press: Bl. 6
  • Poulantzas, Nicos (1969), “The Problem of the Capitalist State”, New Left Review, 58: 67-78
  • Smith, Adam (1960), The Wealth of Nations, Everyman’s Library: 231-32
  • Standing, Guy (2011), Prekarya, (terc. E. Bulut), İletişim Yayınları 
  • Wolf, Richard D. & S.A. Resnick (1988),  Economics: Marxian Versus Neoclassical,  The John Hopkins University Press

 

Related Posts