Prof. Dr. İlker Cenan Bıçakçı
Kapitalist düzende rıza üretimi medya denetimi altında gerçekleşiyor. Kamuoyu, iktidar ve muhalefet medyasında görmeye alıştığı az sayıda akredite uzmanın yaptığı yorumlara ve değerlendirmelere göre tutum belirliyor (bkz. Propaganda Modeli – Noam Chomsky ve Edward Herman). Geleneksel medya gibi dijital medya da çoğunlukla aynı uzmanların görüşlerini öne çıkarıyor. Dolayısıyla düzen partilerinin aralarında oynadığı demokrasicilik oyunu akredite uzmanlar eliyle meşrulaştırılıyor.
Özellikle seçim süreçlerinde sıkça ekranlarda gördüğümüz siyasal iletişimciler, yaptıkları değerlendirmelerle hem kamuoyuna, hem de siyasilere yön vermeyi hedefliyor. İletişimin siyasal yanıyla ya da siyasetin iletişimsel yanıyla ilgilenen bu çeşit uzmanların bir bölümü mektepli, bir bölümü de alaylı. İçlerinde akademisyenler olduğu gibi araştırma şirketi sahipleri de var. En şanslıları ise bir siyasi partinin ya da liderin iletişim çalışmalarını yürüterek kazanç sağlayan ajanslar. Bunlar, özellikle seçim süreçlerinde çok daha etkin oluyorlar. Siyasi partiler ve adaylar kadar kampanya yürüten ajanslar da başarının ya da yenilginin mimarı olarak değerlendiriliyor.
Kamuoyu araştırmaları kapitalist düzeni meşrulaştırmak için işlevsel öneme sahip. Bu yüzden çeşitli bilgi toplama teknikleriyle insanların duyguları, düşünceleri, istek ve gereksinimleri öğreniliyor. Neoliberal dönemde sınıf siyasetinin yerini alan kimlik siyaseti nabza göre şerbet yaklaşımını doruğa ulaştırdı. Yoksulluk, işsizlik ve eşitsizliğin tavan yaptığı bu dönemde toplumu dönüştürmek için siyasi liderlik yapılmıyor; bunun yerine farklı kesimlerin duyarlılıkları, hatta zaafları üzerinden stratejiler geliştiriliyor. Bu tür stratejik planların bilimsel yöntem ve teknoloji desteğiyle yapılması, meselenin etik boyutunu göz ardı etmemizi gerektirmiyor.
Sermaye sınıfı, kitleleri ticari ve siyasi hedefleri doğrultusunda yönlendirmek için istatistik bilimine dört elle sarılıyor. Özellikle yapılandırılmış sorulara verilen yanıtlardan elde edilen sayısal sonuçlar, genel eğilimi göstermesi açısından güçlü bir dayanak oluşturuyor. Gerçekte bireylerin kendisine yöneltilen sorulara yanıt vermesi otoriteyi meşru kabul edip onun kurguladığı oyuna dahil olması anlamına geliyor. Genel eğilimi kamuoyu desteği diye lanse eden iktidar sahipleri böylece kapitalist sınıfın lehine karar almakta hiçbir sakınca görmüyor. Kamuoyu da bunu olağan karşılıyor. Dolayısıyla sınıf bilincinden uzak kitleler bireysel haklarına sahip çıkmayı, bunları geliştirmeyi aklına bile getirmiyor. Hep efendi takımının ağzına bakıp kendisine sunulan haklarla yetiniyor. Şeyhim, ağam, patronum demeyi sorgusuz kabul ediyor. İnsanlaşma mücadelesinin temel gereğinin iktidar sahiplerine direnmek olduğunu aklına bile getirmiyor. Konfor alanının güvencesi için itaat etmeyi öğreniyor. Bugünümüzü aramayalım korkusuyla yarınlarını yitiriyor. Mevcut düzende yurttaşın siyasete katılımı, seçimden seçime oy kullanmakla sınırlı. Daha şanslı olanlar ise kamuoyu araştırmalarında yöneltilen soruları da yanıtlıyor (!)
Kapitalist rejimlerde siyaset ortamı, siyasiler, medyatik uzmanlar ve araştırma şirketi sahipleri tarafından biçimlendiriliyor. Yandaş ya da candaş olsun tüm siyasal iletişimciler tıpkı futbol yorumcuları gibi oyunun kurallarını sorgulamadan mevcut düzeni meşrulaştırmaya çalışıyor. Hepsinin ortak hedefi, seçim sisteminin iktidarla ana muhalefet arasına sıkıştırdığı kitleleri kendi adaylarına oy vermek için konsolide etmek. Türkiye’de toprak ağaları, şeyhler, şıhlar, tarikatlar ve yeraltı örgütleriyle iç içe olan düzen siyaseti, insanı köleleştiren bu tür geleneksel yapıları oy deposu olarak koruyup kolluyor. Örneğin seçimlerde yalnızca AKP’yi, DEM Parti’yi değil CHP’yi bile destekleyen aşiretler var. Eskisiyle yenisiyle ana muhalefet liderleri ülkenin giderek gericileştirilen doğasına uygun tavır geliştirmeye çabalıyor. Erdoğan’ın izinden giderek iftar programlarında siyaset yapılıyor; ayetlerden, hadislerden örnekler veriliyor.
Yerleşik kanaatlere ilişkin ön kabul, kamuoyunu salt oy veren kuru kalabalıklara indirgiyor. Bu nedenle seçmenin özgür iradesiyle hareket ettiği savı gerçeği yansıtmıyor. Toplumu dönüştürmek yerine olduğu gibi kabul etmek düzen siyasetçilerinin işine geliyor. Hiçbirinin özgür bireylerden oluşan demokratik bir toplum hedefi yok…
Gündelik yaşamını doğrudan ilgilendiren konularda karar alma süreçlerine katılamayan depolitize edilmiş milyonlarca insana yalnızca seçim sandığı işaret ediliyor. Seçmenin feraseti, sağ duyusu gibi hiçbir rasyonel temeli olmayan ruh okşayıcı söylemler ileri sürülerek oy kullanmanın yurttaşlık hakkı ve görevi olduğu her fırsatta yineleniyor. Özgür iradesiyle tercih yaptığı sanısına kapılan seçmen, yazgısını birilerinin eline kayıtsız koşulsuz teslim etmek zorunda bırakılıyor. Öte yandan siyasete yön verme gücünü büsbütün yitirmiş olan sendika, meslek odası gibi demokratik kitle örgütleri, mevcut düzenle uyum içerisinde yuvarlanıp gidiyor. Neoliberal dönemde yıldızı parlatılan sivil toplum kuruluşları ise genelde kapitalizme payandalık ediyor.
Sosyalistlerin, komünistlerin siyasetten dışlanmış kitlelere ulaşmak için yaptığı çağrılar da cılız kalıyor. Çünkü düzen dışı muhalif kesimler hem iktidarın faşizan baskılarına, hem de mevcut iletişim düzenine karşı mücadele etmek zorunda. Kuşkusuz etkili bir mücadele pratiği için düzen dışı muhalefetin güç birliğini gündeminden çıkarmaması gerekiyor.
Yerel seçimlerde ağır yara alan tek adam rejimi tasfiye sürecine girdi. Bu bağlamda yeni bir siyasal düzlem oluşurken sosyalist solun pasif kalması düşünülemez. CHP’nin yıllar içerisinde ortanın solu çizgisinden iyice sağa saptığı apaçık görülüyor. Zaman zaman partinin üst düzey yöneticileri bile Ecevit yerine onun değişmeyen rakibi Demirel’in sözlerine atıf yapar hale geldi. Dolayısıyla popülizmin baş döndürücü etkisi altında olan halkı yeniden sol değerlerle barıştırmak düzen dışı muhalefete düşüyor.

