Ali Rıza Çelik
“Yeşil sermaye”ye ne oldu?
Özellikle 1990’lı yıllarda ve 2000’lerin başında Türkiye’de üzerine çokça konuşulan “yeşil sermaye” kavramı bugün eskisi kadar sık kullanılır durumda değil. Bu kavram ile paralel ya da eş anlamlı olarak tarih içerisinde İslâmi ya da İslâmcı sermaye, muhafazakâr sermaye, Anadolu Kaplanları gibi adlandırmalar, güncel olarak ise dinci sermaye, yandaş sermaye ve daha özel bir tanım olarak beşli çete gibi kavramlar da iktisadi ve siyasi hayatta yer etmektedir.
Her dönem kendi kavramsallaştırmalarını o dönemin iktisadi durumu ve bunun üzerinde şekillenen siyasal alandaki adlandırmalar üzerinden yaratır. Bu açıdan, yeşil sermaye adlandırması hem siyasal İslâm’ın ekonomik ve sınıfsal arka planının köklerini göstermesi hem de kimlik siyasetini açıklama vasfına sahip olması nedeniyle oldukça kuvvetli tanım idi. Bu açıdan tarihsel olması ötesinde hâlâ güncel olduğunu vurgulamak yanlış olmayacaktır. Çünkü, İslâm’ın yeşili ile doların yeşili artık sermaye düzeninde tamamen örtüşmüş durumdadır.
Yola çıkışlarında ise farklı telden çaldıklarını uzun zamanlar boyunca anlattılar. Bu anlamıyla İslâmi sermaye ya da İslâmcılar’ın ekonomik entegrasyonu hep kendi içlerindeki yaşama dönük bir vurguyu ve “dayanışma retoriğini” de beraberinde getirmiştir. Sürecin ise kabaca şu şekilde ilerlediğini söyleyebiliriz. Şeriat ya da İslâm hukukunun iktisadi olaylar üzerindeki kurallar manzumesini alıp, modern kapitalist dünyanın kuralları ile önce yumruk mesafesine yerleştirdiler. Ondan sonra, sermaye birikimi için bu yumruk mesafesi yetersiz kaldığından dolayı “faiz yerine kâr payı” adı verilen mekanizmaları, türevlerini ve bunun sistemlerini kurmaya başladılar. Sermaye birikimi arttıkça ve farklı sektörlerde yer almaya başladıkça, artık adım adım Türkiye sermaye sınıfına tam anlamıyla entegre oldular. AKP’nin iktidarda bulunduğu 25 yılın yeşil sermaye açısından özeti, İslâmcı sermayenin burjuvazinin localarına çıkmasının, Türkiye kapitalizmine ve emperyalizme tam boy entegre olmasının öyküsüdür.
Entegrasyonun boyutları ve biçimi
Yeşil ya da İslâmcı sermaye ile Türkiye’deki geleneksel sermaye arasında bir gerilim olduğu ve bunun siyasal sonuçları güncel olarak da ele alınan bir konu. Ancak bu durumun işin görüntüsel boyutunu oluşturduğunu yeşil, İslâmcı, geleneksel ya da beyaz, ne şekilde ifade edilirse edilsin sermayenin tüm kanatlarının çeşitli sürtünmeler yaşamakla birlikte gelişim dinamiklerinin ortak olduğunu ifade edebiliriz.
Türkiye kapitalizmi özellikle son elli yıl içerisinde neoliberal ekonomi politikalarının da etkisini hesaba katmamız gereken belirli gelişim dinamikleri içerisinde yol alıyor. 24 Ocak Kararları ile iktisadi kitabı güncellenen, 12 Eylül faşist darbesi ile birlikte siyasal alanda sermayeye sınırsız alan açılan elli yıllık dönem Türkiye sermaye sınıfının ve bileşenlerinin de şekillendiği bir dönem olmuştur. Arada not etmek gerekirse, bu bileşenlerin arasındaki anlaşmazlıkların, çıkar çatışmalarının ya da sürtünmelerin kapitalizmin doğası gereği olduğunu vurgulamak gerekir. Sermaye grupları arasında ehven-i şer aramak, daha doğru bir ifadeyle “İslâmcı sermayeye karşı geleneksel sermayenin” kurtarıcı olduğuna inanmak ne kadar büyük bir illüzyon ise, tersinden “vahşi kapitalist İstanbul sermayesine karşı adaletçi yeşil sermayenin ya da Anadolu Kaplanları’nın” doğru yol olduğunu savunmak da bir halüsinasyondur.
12 Eylül sonrası dönemde sermayenin gelişiminde, özelleştirme politikaları aracılığıyla kamu kaynaklarından istifade edilmesi en önemli kalemlerden bir tanesini oluşturmaktadır. Özal döneminde başlayan ancak AKP iktidarının özelleştirme şampiyonluğu ile zirveye ulaşan bu dönem, başta İslâmcı sermaye olmak üzere sermayenin tüm bölmeleri için, herkese kendi ölçeğinde büyük kaynak ve kârlar sağlamıştır. Bugün bir tarafta kamu ihalelerinin ya da kamu özel ortaklıklarının kaymağını yiyen yandaş sermaye ve özellikle MÜSİAD çevresi varsa, diğer tarafta ise 2024 yılındaki en yüksek ciro miktarına sahip TÜPRAŞ’a sahip olan Koç grubu bulunmaktadır.
Türkiye kapitalizminin kendisinin yeniden üretimini ve sermayenin birikimini sağlayan bir diğer faktör ise emperyalist sistemle kurulan bağlar olarak ifade edilmelidir. Küreselleşme dönemi adı verilen 1990’lı yıllarda her anlamıyla “dışa açılan” Türkiye kapitalizmi, buna paralel olarak “ilkel birikim” dönemini yaşayan yeşil sermaye açısından da yürünecek bir yol olmuştur. 2001 krizi ile yaşanan tıkanma, Türkiye’nin temel sorununun “dış kaynaklara muhtaç olması” gibi bir emperyalist ekonomi politiğin dayatılmasının yolunu yaparken; bundan nemalanan ve ayakları üzerine doğrulan bir kesimin bugün “muhafazakâr burjuvazi” olarak adlandırılması şaşırtıcı olarak görülmemelidir. 2002 yılında Türkiye burjuvazisinin de isteği ve emperyalizmin ittirmesi ile iktidara gelen AKP’nin mitinglerinde yıllarca “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısının söylenmesi bu açıdan bakıldığında büyük bir gerçekliği yansıtmaktadır.
Emperyalizmle kurulan bağlar öncelikle Türkiye’ye sermaye ihracını hızlandırırken, mali sermayenin dolaşım olanakları güçlenmiş, bununla birlikte 1980’li yıllardan başlayarak hızlanan ihracatçılık sermaye sınıfının yeni bir fırsat penceresi olmuştur. Sermaye sınıfının ihracata dayalı büyüme stratejisi sayesinde İslâmcı sermayenin bu pencereden geçişi ve devam eden yıllarda kanatlanarak uçması da özellikle 1990’lı yılların sonu ve 2000’li yılların temel olgularından bir tanesi olarak görülmelidir. Bugün Türkiye’nin ihracat şampiyonları arasında geleneksel sermaye unsurları yanında İslâmcı, yandaş veya doğrudan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadının şirketinin de bulunması akacak suyun deliğini bulduğunu göstermektedir. Nizam, selamet, refah, fazilet ve saadet kavramlarını çokça kullanarak bugünlere gelenler “neo asrı-ı saadete” liberalizmin yolundan ulaşmışlardır dersek yerinde olacaktır.

Dinci burjuvazi ya da burjuvazinin dinci kanadı: MÜSİAD
3 Mayıs 2022 günü Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’deki sığınmacılar ile ilgili şu açıklamada bulundu: “Şimdi de ülkemizde misafir ettiğimiz 1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşünü sağlayacak yeni bir projenin hazırlıkları içindeyiz. Bu projeyi, ülkemizdeki ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle hayata geçireceğiz.”
Ancak bu açıklamanın özellikle MÜSİAD çevresinde tepkiyle karşılandığı o dönem gündeme gelen başlıklardan biri idi. Dinci sermayenin ucuz emek gücüne ihtiyacı olduğu gerçeği ise MÜSİAD Başkanı Mahmut Asmalı’nın 10 Mayıs 2022 tarihinde yaptığı bir konuşmanın şu bölümünde uç verdi: “Maalesef Türkiye’de iş beğenmeme gibi bir durum var. İnsanlar ağır işlerde, emek yoğun işlerde çalışmak istemiyor. Çalışsa da verimli olmuyor. Yabancı uyruklu işçiler bu işlerde daha fazla çalışıyor.” Sonrası ise siyasetin konusu oldu ve olmaya devam ediyor. Bölgedeki ve Türkiye’deki göç ve sığınmacı sorununu Suriye’ye inşa edilen briket evler yaparak çözdüğünü iddia eden AKP iktidarı o dönem söylemini geri çekerken MÜSİAD’a da 650 adet briket ev yaptırarak orta yolu bulmaya çalışmıştı.
Emek gücü sömürüsü üzerinden kendini var eden MÜSİAD mensuplarının siyasal alanda gündeme gelmeleri bununla da sınırlı değil. İsrail’in Filistin’e dönük saldırganlığı süresince İsrail ile ticari ilişkileri devam eden şirketler sadece TÜSİAD üyesi patronların şirketleri değildi. MÜSİAD üyesi Evyap Holding, İÇDAŞ, Pamukkale Kablo, Eren Holding, Tosyalı Holding İsrail ile ticarette dikkat çeken şirketlerin başında geliyordu. MÜSİAD’ın başkenti olarak nitelenen Kayseri’de ise basında çıkan haberlere göre İsrail ile ticaret yapan firmalar arasında Demiryaka Holding bünyesinde bulunan Hasçelik Halat ve Kablo, Metal Matris, Coreal Aluminyum; beyaz eşya üretimi yapan Klass Mestaş, Kumtel, Simfer ve ticaret anlaşması olan Hes Kablo, Formet, Oylum fabrikaları bulunmakta idi. Demek ki, İslâmi sermaye ile emperyalizm arasındaki mesafe öyle sanıldığı kadar uzak değil.
Türkiye kapitalizminin içinde ve adım adım sermaye sınıfının bileşeni olan MÜSİAD’ın kendi içsel “gelişim” dinamiklerini incelemek gerekirse, MÜSİAD 1990 yılında 1100 üyeye sahipken, bu sayı 1995 yılında 1717’e, 2010’da 4750’ye ve 2017’de 11 bine yükseldi. Günümüzde ise 14.000’ini aşan üye sayısıyla temsil ettiği 60.000 üzerinde işletmede yaklaşık 3 milyon kişilik bir istihdamı oluşturuyor. MÜSİAD’da cisimleşen dinci sermayenin Türkiye burjuvazisinden ayrıksı bir noktada durduğunu söylemek ise zor olacaktır. Çünkü Türkiye’nin büyük firmaları arasında yer alan MÜSİAD üyesi şirketler olduğu kadar, inşaat, enerji, maden gibi sektörlerde de yeşil sermayeden bugüne yolculuk eden ve her geçen gün büyüyen şirketler ve sermayedarlar bulunuyor.
Bu durum sermaye sınıfı ya da geleneksel burjuvazi açısından sorun oluşturan bir durum değil. İhracat temelli büyümeyi merkeze koyan, emperyalist sermaye akışına bağımlı ve kamu kaynaklarının yağmasına dayalı bir iktisadi sisteme uygun çalışacak “dinci sermaye”nin kapitalizmin genel çıkarları ve liberalizm ile çelişecek bir yanı bulunmuyor. Dolayısıyla gerek sektörlerin gerekse pazarların paylaşımı açısından sermayenin tüm kanatlarının “bir arada birlikte yaşaması mümkün”. O açıdan TÜSİAD ile MÜSİAD arasında dağlar bulunmuyor. Önemli olan eğer kapitalizme uyum ise, İslâmcı sermaye artık burjuvazinin bütünü içerisinde sırıtmayan bir unsur olarak yerini almış durumdadır.
Gelinen nokta itibariyle AKP iktidarının sermaye sınıfı cephesine “kazandırdığı” bir diğer unsur olarak tarikat temelli örgütlenmeleri ve holdingleşen tarikatların sermaye düzenine eklemlenmesi sürecini saymak yerinde olacaktır. Şu ana kadar saydığımız tüm olgularla birlikte, tarikatların özellikle ticaret ve kamu hizmetleri üzerinden elde ettikleri rant toplumsal yaşamın dönüştürülmesi için bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Geçmişten bugüne helal gıda örneğinde olduğu gibi özellikle İslâmcı kesimler içerisinde tüketim kültürü üzerinden yapılan açılımlar, günümüzde başta eğitim ve sağlık olmak üzere tüm toplumun temel ihtiyaçlarının İslâmi sermayeye sınırsız bir şekilde açılması gibi örneklerle vücut bulmaktadır. Dinci vakıfların ve tarikatların eliyle açılan eğitim kurumlarını ve hastaneleri, kamu ihalelerini istedikleri gibi alan tarikatları, TÜGVA ve TÜRGEV’in bu noktadaki pozisyonunu ve Nakşibendi tarikatına mensup olduğu bilinen bir özel hastane zinciri patronunun Sağlık Bakanlığı yapmasını bu noktadaki çarpıcı örnekler içerisinde sayabiliriz. Cumhurbaşkanlığı hükümet kabinesinde yaklaşık 6 yıl süreyle Sağlık Bakanlığı yapan Fahrettin Koca’nın, bakanlığı döneminde kurucusu olduğu Medipol Grubu için yaptığı 12 hastanenin tümü teşvikli ve kamu arazileri üzerine yapıldı.
Sonuç yerine
Türkiye’nin yaklaşık son elli yıllık döneminde kapitalizme tam boy eklemlenen ve güncel olarak Türkiye sermayesinin basamaklarında üst sıralara yükselen dinci sermaye açısından artık bir İslâm ekonomisi tartışması geçmişte kalan hoş bir sadâ olsa gerektir. Onlar bugün farklı enstrümanlarla (tasarruf, yatırım, tüketim vb…) kendi kitleleri açısından İslâmi bir yorum getirmeye çalışsalar da Türkiye’de başat bir şekilde bulunan üretim ilişkileri onları da sonuna kadar belirlemektedir. Çünkü Türkiye’de var olan sıcak paraya bağımlı, özel sektörün devlet olanaklarını sonuna kadar kullandığı ve ihracat temelli sermaye birikim modeli İslâmcıları da kolları arasına almıştır. Ülkemizde siyasal İslâmcı hareketin fetvacısı olarak bilinen Hayrettin Karaman’ın 9 Haziran 1994 yılında Milliyet gazetesinde yer alan ve aşağıya alıntıladığımız sözleri, dinci sermayenin gelecekte varacağı noktayı ve İslâmcıların o günlerden bakıldığında büyük çelişkisini göstermesi açısından önemlidir. Açık bir şekilde o günün çelişkisi bugün malumun ilâmı olmuştur.
“Ülkenin herhangi bir yerinde bir insan açsa açıksa devlet bundan sorumludur, bunun çaresini bulmakla yükümlüdür. Bu çareyi bulurken işyerinin kapanmasına, müteşebbisin iflas etmesine, rekabet gücünün yok olmasına sebep olmamalısınız. Burada çok ince bir denge var. (…) İslâm’da bir işveren, çalıştırdığı bir kişiyi, kardeşi, Allah’ın bir emaneti olarak telakki eder. Peygamber efendimizin, ‘Çalıştırdığınız insanlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, onlara güçlerinin yetmeyeceği işleri yüklemeyin, şayet yüklerseniz yardım edin’ buyruğu her Müslüman için Kanun gibidir. Dindar iş adamlarının İslâmi bir işçi-işveren ilişkisi kurma gayretleri yok. Ben öyle Müslüman zenginler görmüşümdür ki, kendilerine İslâmi birtakım kuralları anlattığımda ‘O olmaz, biz yapamayız’ demişlerdir. ‘Ama bu Allah’ın emri, İslâm’ın gereği’ diye konuştuğumda, ‘Yok canım, o başka bu başka’ demişlerdir.”

YEŞİL SERMAYENİN DÜNÜ: YİMPAŞ, KOMBASSAN, JET-PA
1990’lı yıllarda Türk göçmen işçilerin yoğun bir şekilde yaşadığı Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan bir dizi holding, kâr payı dağıtma vaadiyle yola çıktılar. Hatırlanacağı üzere en büyükleri Jet-Pa, Kombassan ve Yimpaş olan bu holdingler Milli Görüş örgütlenmesinin iktisadi bir ayağı olarak örgütlenmekte idi. İslâm ekonomisi ya da İslâmi ekonomi olarak lanse edilen ve kendisini kapitalizmden ve komünizmden azade sayan bir anlayışın sonucu olarak ortaya çıkan bu yapılar, İslâmi sermayenin oluşumunda önemli bir kilometre taşı olarak görülebilir. Sermaye birikiminin de ötesinde, muhafazakâr kesimin kâr payı adı altında faiz sistemine dahil olması ve İslâmi ekonomi adı verilen yapının kapitalizme entegrasyonunun kapılarının açılması bağlamında da bu örnek oldukça önemli sayılabilir.
Bu noktada Prof. Dr. İzzeddin Önder’in önemli bir tespitine yer vermek isabet olacaktır. Önder, yurtsever.org.tr sitesinde 27.07.2020 tarihinde yayımlanan “Siyasal İslâm” başlıklı kapsamlı makalesinde “İslâm ekonomisi” hakkında şu görüşlere yer vermektedir:
“Bir yandan sermayenin ezici hâkimiyetini reddederek kapitalizme, diğer yandan da toplumsal mülkiyet rejimini reddederek komünizme karşı çıkan İslâm ekonomi görüşü, aslında özel mülkiyeti kabul ederek kapitalizme, emeği değer yaratan nesne görüşü ile de komünizme göz kırpmakta, fakat ürettiğinin sahibi görüşü ile de –Locke savı- komünizmden ayrılmaktadır. Görülüyor ki, teori temelinde İslâm ekonomisi tek bir sisteme dayanmamakta, inancına göre her sistemden farklı dokular alarak eklektik bir yapı niteliğindedir. İslâm anlayışına göre, kutsal öğreti İslâm ekonomik yaşamını, doğal haklar, yaşama hakkı, özgürlük hakkı, ilim hakkı ve onur-itibar hakkı olarak beş temel ilke üzerinde oturtmuş olup, her birinin pratik araç ve işleyişini detaylandırmadan, sonuçları sürecin işleyişine bırakmıştır. Ne var ki, inşa ve işleyiş kuralları yerine, amaçlanan sonuç kurallarının koyulması, işleyişle sonuç arasında farklılığın oluşmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Nitekim insan hakları, bilimsel gelişmeler, özgürlükler, hatta yaşam hakkı açılarından İslâm hâkimiyetindeki ülkelerin durumu pek parlak gözükmemektedir. Çünkü tutarlı bir sistem içinde oluşum ve işleyiş kuralları yerine, arzulanan ideal sonuçların ortaya atılması sistemin başat sistemlerin etkisi altına girmesine sebep olmaktadır. Hal böyle olunca, İslâm dünyasının ekonomi pratiği, bazı kapitalist araçların biraz farklılaştırılarak uygulanması dışında özgün ve tutarlı bir ekonomik sistem görüntüsü sergile(ye)memektedir. Hal böyle olunca, İslâm ekonomisi tanımlamasına giren sistemin zaman içinde ve toplumların farklılıklarına göre farklı yönlerde gelişmiş olduğu anlaşılır.” (*)
2001 krizinde batan ya da batmanın eşiğine gelen bu şirketlerin sermaye olarak 30 milyar dolar civarında (SPK’ye göre ise 4,5 milyar Euro) bir para topladıkları ve bu paranın geri ödenmediği biliniyor. Holding mağdurlarına 2006 yılında dönemin başbakanı olan Erdoğan’ın verdiği şu cevap ise durumu özetlemeye yetiyor: “Kullandığınız rakamlar o kadar tutarsız ki… ‘1 milyon kişi para verdi’ deniliyor. 1 milyon kişi bu parayı verirken, hangi evrak karşılığında verdi? Hukuki geçerliliği var mı? Burada duygu sömürüsüne girmeyelim. Yüzde 30-35, hatta yüzde 40 nema alanların hoşuna gidiyor muydu bu? Nema adı altında bunlar da alındı. Bunları da bilen birisiyim ben. Yüzde 40’ların alındığı zamanda dünyada hiçbir yerde faiz oranı yüzde 6-7’den fazla değildi.” Bu sözlerden faiz konusunun AKP iktidarı tarafından çoktan “Allah’a havale edildiğini” ve İslâmi sermayenin sisteme entegre olduğunu çıkarmamız mümkün. On binlerce gurbetçinin birikimini buharlaştıran şirketlere asıl hayat öpücüğü ise 2019 yılında gelmiştir. 7 Aralık 2019’da Erdoğan’ın onayıyla yürürlüğe giren Torba Kanun’da yer alan bir madde ile İslâmi holdinglerin toplayıp iç ettikleri paraları geri ödeme ihtimali ortadan kaldırılmıştır.
(*) https://yurtsever.org.tr/2020/pusula-siyasal-islam-374439/
ÇARPICI BİR ÖRNEK: İSLÂMİ SERMAYE GELİŞİYOR HAK-İŞ DÖNÜŞÜYOR
Yeşil sermayenin ve devamcılarının başta MÜSİAD olmak üzere adım adım büyük burjuvazinin saflarına katılma sürecine paralel olarak işleyen ve işçi sınıfı cephesini ilgilendiren bir olgu olarak Hak-İş’te yaşanan dönüşüm dikkate değer bir örnektir.
1976 yılında kurulan Hak-İş doğrudan İslâmcı hareketin emekçi sınıflar içerisinde İslâmi kimlik üzerinden örgütlenmek için oldukça pragmatik bir şekilde kurulmuştur. 1970’li yıllarda gerek DİSK’in gerekse işçi sınıfı hareketinin yükselişi ve TÜRK-İş bu anlamıyla “yetersiz” görülmesi İslâmcılar’ı bu yol itmiştir denilebilir. Kuruluşundan 1980’li yılların sonuna kadar Hak-İş açısından sınıf mücadelesi “mübah” görülmemekte, grev yapmak, 1 Mayıs kutlamak ve mücadeleci bir sendika anlayışı reddedilmektedir.
İslâmcılar cephesinde greve katılımın nasıl değerlendirildiğini görmek için Süleymaniye Camii imamı Ali Rıza Demircan, 1978 yılında cemaat için hazırlamış olduğu ve üç hutbe halinde ortaya koyduğu görüşlerinde, grev yoluyla hak talebinde bulunulamayacağını söyledikten sonra grev kapsamına giren davranışların İslâm açısından nasıl görüleceğini şu şekilde dile getirmiştir: “Örfe, kanuna veya anlaşmaya göre iş günlerinde belirli saatlerde çalışması gereken işçi, bu saatlerini çalışma ile değerlendirmek mecburiyetindedir. İşçi çalışma saatlerinde pasif direnişe geçer, vazifeden kaytarır veya herhangi bir yolla işini yapmazsa hainlik etmiş olur. İşverenin hakkını zimmetine geçirmiş, haram yemiş olur. Allah hainleri ve hakkı tecavüz edenleri sevmez.”
Bu ve benzeri sınıf uzlaşmacısı görüşler İslâmcı siyasetin farklı kaynaklarında ortaya konulmuştur. Bununla birlikte pragmatik niyetlerle işçi sınıfı içerisinde Müslüman kimliği ön plana çıkararak örgütlenen Hak-İş aynı zamanda sınıf mücadelelerine karşı ve karşı devrimci bir çizginin de adı olmuştur. Ancak özellikle İslâmcı sermayenin gelişmeye başlaması ve adım adım iktidara geliş sürecine paralel olarak İslâmcı sendikacılık anlayışı da başkalaşım geçirerek modern ve göstermelik de olsa “mücadeleci” sendikacılığa dönüşmüştür. Bu durumda, İslâmcılar içerisindeki sınıfsal çelişkilerin su yüzüne çıkmasının ve özellikle MÜSİAD cephesindeki sendika düşmanlığının payı olduğu iddia edilebilir.
Özellikle 1980’li yılların sonlarından itibaren Hak-İş, işçilerin çağdaş koşullardaki konumuna yoğunlaşmakta ve bu koşullardan hareketle modern bir mücadeleci sendikal örgütlenmeyi daha fazla ön plana çıkarmaktadır. 1980 öncesinde “Yahudi ve komünistlerin günü” ilan ederek uzak durdukları 1 Mayısları da kutlamaya başlamak, grevler düzenlemek ve başka sendikaların grevlerine katılmak gibi “mücadeleci” yöntemlere de başvurmaya başlamışlardır. Tüm bunlarla birlikte 1989 yılında Hak-İş’in bir fabrika ve camiden oluşan amblemini İslâmi olmayan bugünkü şekline büründürmesi de dikkate alınmalıdır.
Bu örnekten çıkartmak istediğimiz sonuç, Hak-İş’in işçi sınıfının çıkarları adına gerçek bir mücadeleci sendika karakteri kazandığı gibi bir iddiayı ortaya atmak değil. Hatta bugün siyasal iktidarın yandaşları arasında ilk sıralarda saymamız gereken sendikal örgütlenmelerin içerisinde Hak-İş bulunuyor. Ancak nasıl ki, yeşil sermaye adım adım bugün Türkiye burjuvazisinin bir parçası olduysa ve sisteme eklemlendiyse, İslâmi çıkarlar için sınıf içerisinde nüvelenen sendikal örgütlenme de önemli bir dönüşüm süreci geçirmiştir ama açık bir şekilde kapitalizmin yasalarının dışına çıkabilir durumda değildir. Artık İslâmcı düşüncenin sınırları çoktan aşılmış, siyasal İslâm’ın emperyalist kapitalist sisteme teslimiyeti, sendikal alanda bugün kapitalizmin yasalarına tabi olan teslimiyetçi bir Hak-İş’i ortaya çıkarmıştır. Eskiden grevi haram olduğu için reddedenler bugün grevi en fazla sermayenin çıkarlarını tehdit etmeyecek düzeyde pazarlık için kullanmaktadırlar. Ancak tüm bunlarla birlikte, iktisadi kriz ile birlikte ortaya çıkan sonuçlar işçi sınıfını bir bütün olarak sarsmaktadır. Özellikle 2023 ve 2024 seçimlerinde AKP’nin kalesi olarak bilinen yerlerdeki oy kayıplarının sınıfsal bir tepkinin belirteci olarak okunması yanlış olmayacaktır. Sınıfsal tepkilerin daha da yükseldiği bir ortamda bu çelişkilerin Türkiye’nin ikinci büyük işçi sendikası olan Hak-İş’i de sarsması olasılık dahilindedir.

