Kurtuluş Kılçer
Sovyetler Birliği’nin 1991 yılındaki çözülüşünün üzerinden 30 yıl geçti ve 30 yıldır yaşanmakta olan sürecin tetiklediği, etkilediği ve belirlediği bir dönemi de geride bırakıyoruz. Karalamak için “demir perde” ülkesi diye kodlanan Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte emperyalist kapitalist sistemin “yeni dünya düzeni”nin “küreselleşme” sosuyla sunduğu ve “tarihin sonu” propagandasıyla dayattığı gerçekliğin aslında nelere yol açtığını görmüş olduk. Son 30 yıl, emperyalist kapitalist sistemin zaferinin getirdiği işgal, terör ve yıkımın yanı sıra dünyanın siyasi haritasında yaptığı değişikliklerin imzasını taşıyor.
Bu durumu iki şekilde okumak mümkün; bir yandan emperyalizmin önünde set olan Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ile birlikte emperyalizmin yayılma siyasetiyle açıklayabiliriz; diğer yandan Sovyet varlığının emperyalizme çektiği setin çözülüşünün neden olduğu yıkıcı sonuçlarıyla… Emperyalizmin, “yeni dünya düzeni”ni kurarken Irak ve Afganistan işgalleri tartışma götürmeyecek açık gerçekler iken Varşova Paktı’nın karşısında kurduğu NATO’yu tasfiye etmek yerine daha da güçlendirerek özellikle Avrupa’da giriştiği yayılmacılık, ne yazık ki üzerinde çok durulmayan bir tarihi konu olarak kenar notuna indirgenmiş durumda.
Aslına bakarsanız benzer bir yayılmacılık ve işgal siyasetini Avrupa’da da görürsünüz. İster Avrupa Birliği üyeliği ile ister NATO üyeliği ile her iki emperyalist blokun genişleyerek Sovyet sisteminin parçası olan ülkelerde siyasi hakimiyet kurması daha fazla değerlendirilmeyi hak ediyor. Yugoslavya’nın parçalanması sonucunda ortaya çıkan 6 devletin doğrudan emperyalist egemenlik alanına dâhil edilmesi, Romanya, Bulgaristan, Polonya, Ukrayna ve Baltık ülkelerinin yine aynı şekilde tekellerin siyasi sistemine bağlanması Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün Avrupa halklarının bağımsızlığı açısından doğurduğu sonucu ve üstünün örtülmek istendiği gerçekliğini gün yüzüne çıkaracaktır.
Egemenlik ve yayılmacılık, emperyalizmin doğasında var. Ancak Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra ortaya çıkan tablo, özünde Sovyetler Birliği’nin kuruluşunun ve doldurduğu yerin tarihi önemini ayrıca ortaya koyuyor. Avrupa’nın doğusunda yaşanan karşı-devrim süreçleri, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün ardından peşi sıra gelmiş, Sovyetler Birliği’nin dağılması, Sovyet dostluğuna yaslanan neredeyse bütün dünya ülkelerinin de sağa kayışını ve aynı zamanda çözülüşünü de tetiklemişti. Tıpkı Yugoslavya gibi Libya’nın bombalanması, Suriye’deki yıkım savaşı, Filistin davasının kan kaybetmesi gibi örnekler Sovyetler Birliği’nin bir “demir perde” ülkesi değil mazlum ulusların yaslandığı bir güç olumluluğunu ifade ediyor. Hatta daha ileriye gidersek, Sovyet tehdidini kendisini gerekçe yaparak emperyalist kampın güvenlik şemsiyesi altına giren bir dizi “egemen” ülkenin kaderi de Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte değişecekti. Bütün anti-komünist devlet yapılanmasına ve Sovyet tehdidini başa yazan bir dış politikayı kendisine düstur edinmesine rağmen Sovyetler Birliği’nin dağılması Türkiye’nin kaderinin değişmesindeki etkenler arasında belki de birinci sıraya yazılmalıdır.
Bu bir çelişki değil Sovyetler Birliği’nin ve Türkiye’nin “kuruluş” yazgılarının ortaklığında saklı olan tarihi bir gerçeklik olarak görülmek durumundadır.
SOVYETLER BİRLİĞİ OLMASAYDI TÜRKİYE OLUR MUYDU?
Tarihi gelişmeleri değerlendirirken tersten sorular sormanın bilimsel bir yanı yok. Tarih ilerler. Ancak Sovyetler Birliği’nin ve varlığının Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük bir rol oynadığını hem öznel hem de nesnel olarak söylemek mümkün. Birinci Dünya Savaşı, bu savaşta karşıt kamplarda bulunan iki çok uluslu imparatorluğun çöküşüyle ve içinden iki yeni genç cumhuriyetin çıkışıyla sonuçlanmıştı. İki tarihin, 1917 ve 1923 tarihleriyle kodladığımız iki yeni Cumhuriyet’in ortak düşmanı, Birinci Dünya Paylaşım Savaşı’nda dünyayı kan gölüne çeviren emperyalizm idi. Bolşevik Devrimi, emperyalist kampta Osmanlı’nın paylaşım hesapları içinde bulunan, dönemin emperyalist iki ülkesi İngiltere ve Fransa ile ortaklık kuran Rus Çarlığı’na karşı ve onun reddiyesi üzerine, “kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm” tahliliyle ve devrimi emperyalist sistemin zayıf halkası bir ülkede gerçekleştirilmişti. Rusya’da gerçekleşen büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin zaferi, emperyalizmin yenilgisiyle mümkündü. Sürekliliği de…
Türkiye Cumhuriyeti ise bizzat emperyalist işgale karşı ve emperyalizme rağmen kurulmuştu. İki devrimin ve iki cumhuriyetin yazgılarını ortaklaştıran en temel nokta bu idi. Bu açıdan, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve emperyalizmin yeniden egemenlik alanını genişletme süreci en başta Türkiye’yi etkileyecekti. 1923 Cumhuriyeti, Birinci Paylaşım Savaşı’nın içinden, emperyalizm tarafından işgal edilmiş topraklardan ve ayrıca bütün dünyada Ekim Devrimi’nin estirdiği rüzgarın etkilediği politik bir iklimde doğmuştu. Şu saptama çekinmeden yapılmalıdır: 1923 Cumhuriyeti, bir burjuva devrim olarak, sola doğmuştu. Gerek emperyalist işgale karşı gerekse emperyalizme rağmen kurulan Cumhuriyet’in önündeki en büyük örnek ve aynı zamanda Ulusal Kurtuluş Savaşı’na verilen desteğin biricik adresi genç Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olmuştu. İki çok uluslu imparatorluğun parçalanmasıyla kurulan bu iki genç cumhuriyet, hem ortak bir tarihe ve politik nesnelliğe sahipti hem de karşılıklı dayanışma ve yakınlaşma siyasetine ihtiyaç duymuştu.
Kuruluş döneminin karşılıklı ilişkileri, bu dosyamızın başka bir yazısında ele alındığından sadece bazı örneklerle belirterek geçmek yeterli olacaktır. Örneğin Türkiye açısından doğu cephesinin kapatılması ve sınırlarının güvenliğe alınması, batı Anadolu’nun İngiliz emperyalizminin maşası olarak devreye giren Yunan işgalinden kurtarılmasının koşullarından birisiydi. Bolşevik iktidar için ise Kafkas petrollerine gözünü diken İngiliz emperyalizminin bu bölgeden uzaklaştırılması devrimin çıkarlarıyla doğrudan ilgiliydi.
“Daha 1921 yılında imzalanan Türk-Sovyet antlaşması, doğu sınırlarında bulunan Türk ordusunu serbest bırakmış, böylece Mustafa Kemal’e bu orduyu batıya kaydırarak emperyalistlere karşı kullanma olanağını vermiştir. Bu olay, Türkiye’nin galip gelmesinde ve bağımsızlığını kazanmasında büyük bir rol oynamıştır. Anlaşma gereğinde Kars şehriyle birlikte Kars bölgesini ve daha başka noktaları Türkiye’ye vermemiz, Türk halkının moralini yükseltmiş, doğu sınırlarından yana yüreklere su serpmiş, Sovyet Rusya’nın, devrimci Türkiye’nin iyi bir komşusu ve candan dostu olduğu kanısını kökleştirmiştir.” [1]
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın sembolü olan kızıl yıldızlı kalpak bir tesadüfün sonucu olarak değil işte böylesi kuruluş paradigmalarının ortaklığıyla, kalpakların doğrudan Kızıl Ordu tarafından Kuvay-i Milliye güçlerine verilmesiyle ilgilidir. Cumhuriyet’in 10. kuruluş yıldönümü törenlerine katılmak için Türkiye’ye gelen Sovyet heyetinin karşılandığı Ankara Garı’nın ay-yıldızlı ve orak-çekiçli bayraklarla süslenmesi iki cumhuriyetin kardeşliğinin sembolü olarak tarihe bir çentik atmıştı. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında en önemli unsurların başında doğrudan Bolşevik iktidarın Ankara Hükümeti’ne uzattığı yardım eli gelmektedir. “Türkiye’nin en ağır günlerinde Lenin’in emriyle Türkiye’ye yapılan silah, cephane, altın gibi maddi yardımlar, Türk ordusunun düşmanlarına karşı zafer kazanmasında önemli bir rol oynamıştır.” [2]
AMERİKANCILIKTAN ÇÖZÜLÜŞE KEMALİZM
Bugünün Rusya’sı Bolşevik değil. Ancak Rusya tarihinden Lenin’i silmek, izlerini ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi Türkiye açısından da benzer bir tespit yapmak zor olmasa gerek. Ülkenin kurucu lideri olarak Atatürk’ün toplumsal desteği bir yana bugün Türkiye sermaye devletine Kemalist bir ideolojik niteleme yüklemek, son 20 yıldır Türkiye’de yaşanan gerici dönüşüm düşünüldüğünde artık pek mümkün değil. Türkiye siyasi tarihi, emperyalizme bağımlı bir kapitalizmin ve sermaye sınıfının çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı bir tarihsel gelişim nedeniyle başkalaşan bir rejimle anılmak durumunda.
1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmaları adım adım silinerek, çözülerek, geçersiz kılınarak, içi boşaltılarak başkalaşmış durumda. Hilafet ve saltanat karşıtlığı bugün yerini neo-Osmanlıcılığa, laiklik yerini gerici bir devlet yapılanmasına bırakmış durumda. Mesele, sadece AKP ile ilişkilendirilip AKP’nin tercihlerinden ibaret bir “dönüşüm” olarak ele alınamaz. Özünde, AKP bir sürecin son halkası ve nesnel bir sürecin çocuğu olarak doğdu. En başta 12 Eylül faşist askeri cuntasının yolunu döşediği sürecin…
Bolşevik Devrim, doğrudan Rus çarlığını ve düzeni karşısına alarak kuruldu, kendi ayakları üzerine doğruldu. Gerek Rus İmparatorluğu içindeki gerekse Rusya dışındaki bütün devrimci güçlere el uzattı, bütün devrimci gelişmelere yüzünü döndü. Genç Sovyet Cumhuriyeti, Bolşevik Devrimi’nin üzerinden 6 yıl geçmişken ve süren iç savaşın harareti yakıcı sorun olarak ortadayken hemen yanı başında Anadolu’da başlayan Türkiye’nin kurtuluş savaşına, daha belirgin söylersek emperyalist işgalden kurtuluş savaşına desteğini hem mali hem siyasi olarak vermekten geri durmadı. İşin bir başka boyutu ise, yine altının çizilmesi gereken, ideolojik olarak kendisini dayatmayan bir destek ilişkisiydi. Türkiye Cumhuriyeti, Sovyet yönetiminin ve Cumhuriyeti’nin verdiği destekle kendi ayakları üzerinde durabildi.
İKİ ÜLKE, İKİ CUMHURİYET, İKİ SONBAHAR
NATO üyesi Türkiye’nin emperyalizmin ileri karakolu haline gelmesi bir veri. Anti-Sovyet bir kampta bulunmasına rağmen Türkiye’nin kaderinin Sovyetler Birliği’ne bağlanması ise tarihsel ve başka bir veri. Tarihsel bir bakışla bakıldığında Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan 6 yıl sonra kurulan 1923 Cumhuriyet’inin, reel sosyalizmin 1992’deki çözülüşünden 10 yıl sonra adım adım çözülüşe itildiği görülecektir. Aynı tarihte doğdular, aynı tarihte çözüldüler… Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, 1923 Cumhuriyeti’nin de temellerini derinden sarsmıştır.
Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün nedenleri ve dinamikleri, çözülüşün Türkiye üzerindeki etkilerinden apayrı bir konu. Ancak Sovyetler Birliği’nin varlığı emperyalist kapitalist sistemin dünyaya egemenliğine sınır çekmiş, yayılmacılığının önünde durmuş ve en önemlisi ise emperyalizmin tehditlerine ve yağmasına karşı ayakta durmaya çalışan mazlum halkların ve ulusal bağımsızlıklarını korumaya çalışan devletlerin yaslandıkları güç olmuştur. Reel sosyalizmin çözülüşünden emperyalist barbarlık vakit kaybetmeden saldırganlık siyasetini “demokrasi ihracı”, “medeniyetler çatışması”, “tarihin sonu”, “küreselleşme” kılıflarıyla hayata geçirmeye başlamıştır. Doğu Almanya’nın ilhakı, Yugoslavya’nın parçalanması, doğu Avrupa’nın AB ve NATO üyeliği ile emperyalist egemenlik alanına dahil edilmesi Varşova Paktı üye ülkelere diz çöktürme olarak görülebilir. Bununla birlikte iki kutuplu dünyanın kurmuş olduğu dengede “egemen devlet” olarak ister Amerikancı ister “3. yolcu” ister Sovyet yanlısı olsun bütün devletlerin pozisyonları Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra değişmiştir. Ya da emperyalizm, bu dengeleri bile kabul etmemiştir. Mısır, Libya ve Suriye, en yakın örneklerdir ve Arap Baharı propagandasıyla bu devletlerde iktidar değişimleri bizzat emperyalizm tarafından planlanmıştır.
Türkiye siyasi tarihine bakıldığında son 20 yıllık süreç, özünde 1923 Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesindeki temel niteliklerinin başkalaşma sürecidir. AKP’nin iktidarıyla başlayan 20 yıllık süreç bir karşı-devrim süreci olarak değerlendirilmeli ve AKP’nin iktidar olma süreci aynı zamanda emperyalizmin “yeni dünya düzeni” ya da “Büyük Ortadoğu Projesi” ile doğrudan ilgili ve paralel bir süreç olarak görülmelidir. Ilımlı İslam Projesi, emperyalizmin tasarladığı, AKP ile cisimleştiği ama özünde iki kutuplu dünya dengelerinden kalan konumları bozma siyasetinden başka bir şey değildi. Yeni bir dünya kurulmuş, Türkiye’de burada yerini almıştı. Türkiye’nin Sovyet tehdidini göstererek ABD emperyalizmiyle kurduğu ilişki, temelleri 1923 yılında atılan Cumhuriyet’in yıkılmasıyla ve yerine AKP eliyle kurulan yeni bir rejimle ülkenin yeniden dizayn edilmesine yol açmıştır. Bugün Türkiye’nin yaşadığı gerilim ve siyasi çelişkilerin altında yatan işte bu dönüşümdür.
Irak ve Afganistan işgali, Yugoslavya’nın paramparça edilmesi, doğu Avrupa’nın ilhak edilmesi, Arap Baharı ile iki kutuplu dünya dönemindeki bağımsızlıkçı devletlerin dize getirilmesi, bir bütün olarak Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle doğrudan ilgilidir. Türkiye, bir NATO üyesi olmasına rağmen, benzer bir gelişme 1923 Cumhuriyeti’nin yıkılıp yerine yeni bir rejimin kurulmasıyla sonuçlandı.
20. yüzyılın başında kurulan iki Cumhuriyet, 21. yüzyılın başında benzer kaderi paylaşacaktı. Bolşevik devrimiyle doğan Sovyetler Birliği’nin çözülüşü, 1923 Cumhuriyeti’nin de çözülüşünün de nesnelliği olacaktı. Yazımızı Sovyet elçisinin anılarından bir bölümü aktararak burada sonlandıralım:
“Mustafa Kemal, “Kartal, Rus çarının amblemidir” dedi, “Çar, halkın üzerinde kibirli kibirli egemenlik kuruyor, kendisini de erişilmez sanıyordu. Bakın, şu kartal aramızda kırık kanadıyla dolaşıyor; Rus halkı çarı kovdu. Gücünü kırdı. Biz Türkler de ‘Kutsal sultan”ımızı Ruslar gibi kolunu kanadını kırarak kovduk. Halk kendi zaferine koşuyor. Padişahların ve çarların, emperyalistlerin işine gelen, bitmez tükenmez savaşlara sürüklediler biz, her iki ülkenin halkları, sürekli bir dostluk içinde yaşamak zorundayız; İran gibi, Arap ülkeleri gibi öteki doğu halklarını da bizim dostluk ailesinin arasına sokalım. Bu benim hayalimdir. Bilmem, bunu yapabilecek, bunu görebilecek miyim? Kadehlerimizi dostluğumuzun şerefine kaldıralım.”
Mustafa Kemal bir süre sustuktan sonra Latife Hanım’a dönerek, “Hanım”, dedi, “bir veda müziği olarak bize Çaykovski’nin şu güzel romansını çal…” [3]
NOTLAR
[1] Arolov, S. İ. (2008). Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları 1922-1923. (Çev. H. Ali, Ediz), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. s. 227 – 228
[2] A.g.e. s. 228
[3] A.g.e. s. 229-230

