Irmak Ildır
Faiz tartışması uzun süredir Türkiye’yi esir almış durumda. Erdoğan ile Merkez Bankası arasındaki çatışmaların tarihi, uzak bir geçmişe dayanmıyor. Ancak bu tartışmaların 2015’ten beri gerilimli bir biçimde sürmesi, parasal politikalarda sürüp giden zikzaklar, bugün büyük bir tartışmaya neden oldu.
Tartışmanın merkezine yerleşen nokta; Türkiye ekonomisinin Erdoğan’ın kişisel hırslarına kurban gittiği düşüncesidir. Özellikle Erdoğan’ın “faiz neden, enflasyon sonuç” tezinin hedef tahtasına oturtulduğu bu tartışmanın düğümlendiği yer; Erdoğan’ın bir tür “ideolojik körlük” içinde meseleye yaklaştığı düşüncesidir.
Nitekim, bu düşünceyi güçlendiren noktalardan biri Erdoğan’ın “Bu konuda nas ortada. Nas ortada olduğuna göre, sana bana ne oluyor?” çıkışı oldu. [1] Grup toplantısında yapılan bu çıkış sonrası Merkez Bankası’nın faizi düşürme kararı alması ve sonrasında TL’nin yüzde 30’dan fazla değer kaybetmesi, bu körlüğün “sonuçları” olarak görüldü. İktidarın zora düştükçe kendi ideolojik geçmişine dönük atıflarının artması bilindik bir gerçek. Ancak ortadaki durum, ideolojik bir körlükten fazlasını içeriyor. Durumun böyle olduğunu iktidarın kendi cenahındakiler de görmektedir. Yarım yamalak bir ideolojik tutumun, gerçek bir tutum olamayacağını, Erdoğan’ın cenahından bir isim “Burası şeriat devleti mi?” şeklindeki tepkisiyle göstermektedir. [2]
Bugün siyasal İslamcılığın dolaysız temsilcilerinin dahi kabul ettiği bu gerçek, aslında Erdoğan’ın siyasetinin yanıltıcı yanlar taşıdığının da kanıtıdır. Parasal politikalar aracılığıyla, bir yandan kredilerin şişirilmesini, diğer yandan da düşen kâr oranlarına yükseltici karşı koyuşlar gösterilmesi, kapitalist üretim tarzının en eski politikalarından birisidir. Faiz, kapitalist üretim tarzının modern kredi sistemini, sermayenin yoğunlaşmasını sağlayan temel özelliklerini, kapitalistin kârlarının dolaysız yeniden üretimini sağlayan süreçlerin temel bir kabulüdür. [3] Bu açık kabul edilmenin, kapitalistin kendi kârından, bir başka deyişle emekçilerin sömürülmesinden elde edilen artı-değerin, zorunlu bir bölünmesidir. Dolayısıyla bu çelişkili bölünme hali, kapitalistin kendi üretim tarzının yarattığı süreçlere boyun eğmesinden ibarettir.
Öyleyse bugünkü tabloda, Erdoğan’ın tutumunu nasıl okumak gerekmektedir?
TEK BOYUTLU BİR YANIT VAR MI?
Bu sorunun yanıtını tek boyutlu olarak vermek mümkün değil. Cevabı “teorinin griliğine” kısa bir göz atarak bulabiliriz ancak. Kapitalist ekonominin, son 40 yıldaki devasa sorunları, krizlerin periyodunu ve derinliğini giderek artırmış durumda. Kapitalist üretim tarzının bitmek bilmeyen kriz döngüsü, kâr oranlarının uzun bir dönemde sürekli gerilemesinden kaynaklanan niteliğinde yattığını uzun süredir bilmekteyiz. Ancak bu eğilimin, her zaman ortaya çıkmadığı ve krizlere dönük sermaye devletinin geliştirdiği araçların gelişkinliği, kapitalist ekonominin son 200 yıllık tarihinde yatmaktadır. Son 40 yıl, bu konuda uzmanlaşan emperyalist-kapitalist sistem, kriz dönemlerinde zararı toplumsallaştırmakta epey yol kat etmiş durumda.
Kat edilen yolun geçmişi de bulunuyor. Faşizm dönemlerinde sermaye lehine devletin uyguladığı politikalar, “sınıf mücadelelerinin” üstünü örten bir örtü görevi görmektedir. Özellikle Almanya ve İtalya’da faşizmin iktidara gelişinden sonra uygulanan politikalar, bu noktada hem demagojik yanlar taşımakta hem de bu örtüyü işçi sınıfının aleyhine kullanmak konusunda ustaca bir rol üstlenmektedir. Faşizmin bu ülkelerdeki iktidarlarında, tekelleri önce devletleştirerek kârlarını nasıl koruduğu ve sonra bunları hızla büyük sermayeye geri verdiği iyi bilinen bir tarih. [4]
Üstelik bu özellikler, sadece faşizm dönemine özgü kapitalist devlet uygulamaları değil. 2008 krizi sonrası ABD’de, AIG ve Lehmann Brothers firmalarının çöküşlerinin kapitalist devlet tarafından üstlenilmesi ve zararın toplumsallaştırılması, yakın dönemin iyi hatırlanan örnekleridir. O nedenle bugün, sınıflar mücadelesinden ayrı bir faiz tartışması sürmüyor. Olan, sermaye sınıfının kriz döneminde yaşadığı sıkışmaya dönük, AKP tarafından atılan adımdır.
Ancak bu adımın, sermaye sınıfının bütününü temsil etmesi mümkün gözükmüyor. Kredileri arttırarak, sermayenin dolaşım hızını yükseltmeyi ve böylece krizi ötelemeyi amaçlayan bu adım, özünde bugünkü krizin nedenlerini anlamaktan uzaktır. [5] Bugünkü yaşanan kriz, sermaye düzeninin devresel krizlerinden birini, dolayısıyla yapısal krizlerinden birini oluşturmaktadır.
TÜRKİYE’DE KAPİTALİZMİN İKİ EĞİLİMİ, İKİ SINIFI
Türkiye’de kapitalizmin sermaye birikim hızında uzun süredir devam eden düşüş, sermaye sınıfını büyük bir ikilemde bırakmaktadır. Dışardan gelen sermayeye bağımlılığı ile düşük verimlilik arasında sıkışıp kalan sermaye sınıfı, ya büyük faizlerle dış destek bulacaktır ya da işçi sınıfı üzerinde büyük baskı kurarak ücretleri sürekli düşürecektir. Her ikisini birden yapmayı deneyen sermaye sınıfı, kapitalizmin liginde orta sıralarda mücadele vermeyi kabul etmiştir.
Söz konusu stratejinin geldiği nokta ise, kapitalizmin kendi limitidir. Bu limitin, emperyalizme verilen siyasi tavizler, Türkiye’nin bölgede üstleneceği rol ve emekçiler üzerinde kurulacak “baskı” ile giderilmesi de mümkün değildir. O nedenle, AKP iktidarının denediği yol, sermaye sınıfının bir bölmesinin çıkarlarını korumaktan ibarettir. Bu bölmenin, kendi döneminde devlet destekli ihaleler aracılığıyla semirtilen kesimler olduğu da çok açık. Ancak söz konusu kesimin sadece bir inşaat sermayesi olduğu sanılmasın. “Beşli çete” olarak anılan çevre, inşaat sermayesinden fazlasıdır. Kapitalizmin bugünkü aşaması olan emperyalizmde, mali sermaye tek kontrol eden güçtür ve bu sermaye grupları mali sermayenin bir parçasıdır.
Dolayısıyla söz konusu adımların Türkiye’nin geleceği açısından yeni kırılmalara gebe bir dönüşümün sancısı olduğu açıktır. 2001 krizi sonrası IMF ile anlaşan Türkiye’de sermaye sınıfı, AKP’yi iktidara getirmişti. 2008 krizi sonrası teğet geçen kriz, Körfez sermayesinin desteklerini ve AKP’nin sonrasında Arap Baharı’nın özel bir kesiti olan Suriye’de oynayacağı rolü doğurmuştu. Bugünkü kriz ise sermaye sınıfının gelecekte emperyalizm adına üstleneceği rolün de, arka planını oluşturmaktadır.
Bu noktada geleneksel sermayenin, TÜSİAD’ın çıkışı, aslında sermaye sınıfı içindeki eğilimlerin cismani hale gelmesini temsil etmektedir. Siyasal arenadan, emperyalizmle olan ilişkilere kadar birçok başlıkta bu eğilimin belirgin bir siyasal programı vardır.
Esas zor olan kısım ise buradan sonra başlamaktadır; Türkiye’de emekçilerin bu tablodaki yeri neresidir?
Bugünkü iktidarın tablosunda emekçilerin yer edinmediği kesin, ancak diğer tabloda emekçiler “bir kenar süsü” olmaktan fazlasını ifade ediyor mu?
Eğer bu soruya olumsuz bir yanıt verilirse, o zaman başka bir yolu denemek ve yeni bir arayışın parçası olmak gerekiyor.
Parçası olunacak üçüncü bir taraf varsa, üçüncü tarafın siyasete sadeleştirici bir etki getirmesi gerekiyor; ya sermaye sınıfından yana olmak, ya da emekçilerden yana olmak. Siz kimden yanasınız? [6]
Notlar
[1] Erdoğan R.T., ” Ben görevde oldukça faizle mücadelem sürecek”, 17.11.2021,
[2] “Burası şeriat devleti mi?” 03.12.2021, erişim: https://www.birgun.net/haber/cubbeli-ahmet-ten-erdogan-a-nas-tepkisi-burasi-seriat-devleti-mi-367962
[3] Marx K., Kapital, cilt:3, 2017, s.599, Yordam Yayınları, çev:M. Selik, E.Özalp
[4] Guerin D., Faşizm ve Büyük Sermaye,2014, s. 239, Nota Bene, çev: Bülent Tanör
[5] Marx K. Kapital, cilt: 3, s.439
[6] Bu yazının konusu olmamakla birlikte, sorunun yöneldiği kesimleri de es geçmeyelim. Bu sorunun yanıtını apaçık bir biçimde “üçüncü cephe” tartışmasını yürütenler vermek zorundadır. Eğer bir üçüncü cephe açılacaksa, bu cephenin gerçekte ikinci tarafı oluşturması gerekiyor. Aksi durumda, üçüncü cephe denilen şey, sadece düzene yönelik bir köprü rolü üstlenmekten fazlasına geçmez. Yeni bir ülke çağrısı yapanların bu konuda tavrı da, sözü de nettir!

