Behiç Oktay

Daha önce mülteci mi, göçmen mi, sığınmacı mı diyeceğiz diye tartışılır durulurdu. O dönemlerde ülkemize yasal veya kaçak yollarla ulaşan milyonlarca kişi için artık toplum genelinde kullanılan genel bir terim vardı: “Suriyeliler”. Ancak yıllar geçtikçe artık yalnızca Suriye’den değil, Orta Asya, Orta Doğu ve Afrika’dan gelen göçmenler bugün ülkemizin en başat gündem başlıklarından birini oluşturuyor. 

Hatırlayacak olursak, 2019 yerel seçimlerinin en önemli iki gündeminden biri ekonomideki kötü gidiş, diğeri de “Suriyeliler”di. Bugün Türkiye, henüz tarihi netleşmemiş olsa dahi seçim atmosferine girmiş durumda. Önümüzdeki 1 yıl içinde yapılacak seçimlerde en önemli iki gündemin yine ekonomideki kötü gidiş ve ülkemize gelen göçmenler/mülteciler/sığınmacılar olacağını söyleyebiliriz. 

Şunu en baştan belirtmeliyim ki, mülteci meselesinde Türkiye’nin içinde bulunduğu güncel durumun sorumlularının başında Avrupa Birliği geliyor. AB’nin içinde ve dışında izlediği ikiyüzlü politikalar, bugün hem kendisini hem de etrafındaki ülkeleri büyük sorunlara doğru itmektedir. 

YAVUZ HIRSIZ: EMPERYALİZM

Arap Baharı adı verilen ve Büyük Orta Doğu Projesi’nin önemli adımlarından biri olan sürecin sonunda Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da büyük bir yıkım yaşandı. Bölgeyi yeniden tasarlamayı amaçlayan bu yıkımın en önemli sonuçlarından birisi de bugün başta ülkemizde olmak üzere bölgemizde yaşamakta olduğumuz göç meselesidir.

Avrupa’nın emperyalist ülkeleri, ABD ile el ele vererek bir yandan Orta Doğu ve Kuzey Afrika halkının hayatını zindana çevirirken, diğer yandan savaştan kaçarak daha iyi bir hayat yaşayabileceklerini düşünen mültecileri sınırlarından geçirmemek için her türlü yola başvuruyor. Avrupa devletlerinin bir yandan denizde sanki düşman askeriyle savaşırmışçasına göçmenlerin olduğu tekneleri, botları, sandalları batırması, bir yandan karayoluyla sınırı aşmaya çalışanlara her türlü insanlık dışı muameleyi yapması son yıllarda sıkça karşılaştığımız görüntüler haline geldi. 

Her fırsatta kendi dışındaki ülkelere insan hakları, demokrasi ve özgürlük dersleri vermeye kalkan emperyalizmin ikiyüzlü göçmen politikaları, aslında savunduklarını iddia ettikleri bu değerlerin sadece kendi politikalarını dayatmak istedikleri zaman geçerli olduğunu bizlere göstermektedir. Avrupa değerleri denilen şeyin özünde ırkçılığın, batı merkezciliğin, kibrin ve küstahlığın yattığını tüm çıplaklığıyla tecrübe ediyoruz.

KÜRESELLEŞMENİN SINIRLARI KALDIRMA VAATLERİ

Küreselleşme kavramı ortaya atıldığında en önemli iddialarından biri, sınırların kalkacağı bir dünyaydı. Hatta kimi solcular da sınırların kalkması konusuna öylesine aldanmıştı ki bunu neredeyse komünizm ile özdeşleştirdiler. Ancak komünizmde sınırların kalkması ile küreselleşmede sınırların kalkması arasında önemli bir farklılık olduğunu gözden kaçırmışlardı. Komünizmde sınırlar işçi sınıfı için tamamen kalkarken, küreselleşmede yalnızca sermaye için kalkmıştır. Küreselleşme döneminde sermayeye konmayan sınırların işçilere ve emekçilere bedeli, daha da yükselen duvarlar, dikenli teller ve batan gemiler olmuştur.

Küreselleşme döneminde önemli iki soru vardı. Sermaye için sınırların kalkacağını vaat eden küreselleşme bu sınırları nasıl kaldıracaktı? Sınırlarını kaldırmayan ülkeler nasıl ikna edilecekti? 

Sınırları kaldırmak isteyen ülkeler için sınırların kalkması çok kolay oldu. Birtakım Dünya Bankası ve IMF reçeteleri ile neoliberalizm ilaçları yutularak kamu hizmetleri yok edildi ve tüm varlıkların sermaye sınıfına devredilmesi için adımlar atılmaya başlandı. Türkiye’de temelleri Turgut Özal ile başlayan bu süreç, 2000’li yıllarda Kemal Derviş ve daha sonra Ali Babacan ile zirveye yerleşti.

Sınırları kaldırmak istemeyen ülkeler için ise başka yöntemler uygulandı. İşgal, darbe, terör örgütlerinin desteklenmesi, medyanın fonlanması gibi pek çok yöntem, sermayeye sınırlarını kaldırmak istemeyen ülkelere bir anda demokrasinin ortaya çıkmasını sağlayarak sermaye için sınırları kaldırmasını sağlamıştır. Kan ile çizilen sınırlar kan ile kalkmıştır.

YOLLAR NEDEN TÜRKİYE’YE ÇIKIYOR?

Tüm bu süreçlerin sonunda milyonlarca insan evinden, yurdundan olmuş, canları pahasına yollara düşmüşlerdir. Bu insanların önemli bir kısmının hedefi Avrupa’ya ulaşmaktır. 

Ancak bunların büyük çoğunluğu Avrupa’ya ulaşmak yerine Türkiye’ye yerleşmeyi tercih etmektedirler. Bunun nedeni göç meselesi büyüdükçe bu durumdan rahatsız olmaya başlayan Avrupa’nın, Türkiye’ye göçmenleri tutması karşılığında rüşvet ödemesidir. 

Böylece AKP ise hem sıcak para akışını sağlamak hem de Avrupa’ya karşı elinde her daim koz bulundurabilmek amacıyla göçmenleri Türkiye’de tutmaya başlamıştır. Bunun için ev alana vatandaşlık, çeşitli devlet yardımları vb. teşvikleri de kullanmaktadır. Ayrıca Türkiye’de her daim kullanılabilecek bir ucuz iş gücü ordusu da hazırda tutulmakta ve güvencesiz, asgari ücretin kat kat altında ücretlerle göçmen işçiler kaçak şekilde çalıştırılmaktadır. 

Küreselleşmenin kaldırmaya vadettiği sınırları Türkiye kendi sermayesinin Avrupa fonlarından ve kaçak işçi sömürüsünden faydalanabilmesi için kaldırmıştır. Avrupa ise sermaye için açılan sınırları mültecilere kapatmıştır.

VASIFLILAR AVRUPA’YA VASIFSIZLAR NEREYE?

Bu noktada Avrupa değerlerinin önemli bir bileşeni olan küreselleşme ile ilgili bazı soruları sormak gerekir. Küreselleşmeye ne oldu? İnsan haklarına, demokrasiye, özgürlüklere ne oldu? Sınırları kaldırmamış mıydık? Görülen o ki sınırlar kalkmadığı gibi daha da yükselmiş.

Avrupa’nın genel bir göçmen karşıtı politikası olduğunu düşünebilirsiniz, ama aslında Avrupa’nın dışarıdan kimseyi almaması, sınırlarını kapaması gibi bir durum söz konusu değil. Yıllardır Orta Doğu’dan gelen göçmenlere karşı kapılarını kapamak için rüşvet, katliam vb. çeşitli yöntemler deneyen Avrupa ülkeleri, Ukrayna’da savaştan kaçan göçmenleri -içindeki Orta Doğuluları ve Afrikalıları ayıklayarak- hemen kabul etti. Afrika’dan gelen tekneleri batıran İtalya, Ukraynalıları çiçeklerle danslarla kapıda karşıladı. Diğer yandan Avrupa’nın savaştan kaçan ve Türkiye’de rehin tutulan mültecilerden de “vasıflı” olanları seçip Avrupa’ya aldığını biliyoruz.

Son dönemde yeniden ırkçılığın merkezi haline gelen Avrupa, bu ülkelerde yaratılmasına destek olduğu yıkımdan kaçan insanları Avrupa’ya ulaşamadan derdest etmekte, katletmektedir. Başka yerlere “insan hakları” satarken iş kendi kapısına dayandığında tezgâhtan mal seçer gibi göçmen seçen Avrupa, göç sorununun çözümü değil, sebebidir.

TEK ÇÖZÜM EMPERYALİZM İLE MÜCADELE

Göçmen sorununda Avrupa’nın ikiyüzlü politikalarını işaret etmemizin temel sebebi, bu konunun çekirdeğine inmeden yapılacak değerlendirmelerin meselenin yalnızca köpüğünü alacağını düşünmemizdendir. 

Bugün ülkemizde de Avrupa’dan beslenen iki görüş iyice belirginleşmeye başlamıştır. Bunlar mültecilere kapıları sonuna kadar açma ve yabancı düşmanlığıdır. Birincisinin kökeni Avrupa’nın verdiği rüşvetler, ikincisinin kökeni ise Avrupa’dan ithal edilen yabancı düşmanlığı ve faşistliktir. İkisinin de kökeni sermaye düzenidir, emperyalizmdir. 

Bu iki politikadan Türkiye’nin payına mülteci gettosu olma ve yabancı düşmanı söylemlerin yaygınlaşarak marjinallikten ana akım haline gelmesi düşmüştür. İkisi de kökleri dışarıda olan ve çeşitli sermaye grupları arasındaki çekişmelerin sonucunda ortaya çıkan görüşlerdir. 

Göçmen meselesinin batının çözüm önerileri ile çözülemeyeceği aşikârdır. Kelin ilacı olsa başına sürer demişler. O yüzden çözümü, sorunun kaynağının kökünü kurutacak şekilde belirlemek gerekiyor.

Günümüzde göçün ana nedeni emperyalizmin yaratmış olduğu yıkımdır. Bu nedenle tekrar tekrar şunu söylemeliyiz, emperyalizm ile mücadele Orta Doğu, Orta Asya’nın ve Afrika’nın kurtuluşu için geçmişte olduğu gibi bugün de ilk adım olmak zorundadır. 

Related Posts