Deniz Olcay
21.yüzyılın ilk çeyreğinde “gözetim kapitalizmi” maskesini tam anlamıyla düşürdü. Bir zamanlar dünyayı birleştireceği, bilgiyi demokratikleştireceği ve insanlığı özgürleştireceği iddia edilen Silikon Vadisi’nin parıltılı laboratuvarları, bugün Pentagon’un karanlık koridorlarıyla ve küresel savaş makinesinin dişlileriyle tamamen iç içe geçmiş durumda. Bu karanlık iş birliğinin en somut örnekleri; Palantir’in veri işleme gücü, Pentagon’un bitmek bilmeyen savaş iştahı ve OpenAI’nın “etik” iddialarını bir kenara iterek bu kanlı sofraya iştahla oturmasıdır.
OpenAI ve “İyiliğin” Sonu
Yapay zekâ devriminin öncüsü olarak pazarlanan OpenAI, başlangıçta insanlığın ortak mirası olması hedeflenen, kâr amacı gütmeyen bir girişim olarak yola çıkmıştı. Ancak sermayenin yasası bir kez daha işledi. “Bir teknoloji ürünü, kâr maksimizasyonuna ve devlet aygıtının kontrolüne hizmet etmediği sürece “tehlikeli” veya “verimsiz” kabul edilir tezini haklı çıkarırcasına şirket topladığı milyarlarca dolarlık yatırımların ardından, geçtiğimiz aylarda kullanım şartnamesinden “askeri ve savaş amaçlı kullanım yasağı” maddesini sessiz sedasız sildi. Bu hamle, sadece ticari bir genişleme değil, geliştirdiği teknolojinin doğrudan emperyalist saldırganlığın emrine verilmesinin habercisiydi.
Bunun en somut işaretiyse 2024 yılında NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) eski başkanı emekli General Paul Nakasone’nin OpenAI yönetim kuruluna atanmasıdır. Bir istihbarat devinin, dünyanın en güçlü yapay zekâ modelinin direksiyonuna geçmesi, “veri güvenliği” kılıfı altında toplumsal muhalefetin bastırılması ve savaş simülasyonlarının optimize edilmesi demektir. Artık karşımızda bir teknoloji şirketi değil, Pentagon’un yazılım departmanına dönüşmüş bir aparat bulunmaktadır. Ancak önemli bir noktayı kaçırmamak gerekiyor; OpenAI’nın geçirdiği dönüşüm, ideolojik bir sapmadan ziyade, dijital sermayenin aslı görevini yerine getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağı basit bir gömlek değişikliğiydi.
Palantir: Dijital Panoptikon* ve Savaşın Verileştirilmesi
İsmini Yüzüklerin Efendisi’ndeki “her şeyi gören taş”tan alan Palantir, bugün küresel emperyalizmin en tehlikeli araçlarından biridir. Peter Thiel gibi aşırı sağcı ve faşizan eğilimleri olan bir figür tarafından, CIA’nın yatırım kolu olan In-Q-Tel fonlarıyla kurulan bu şirket, sivil ve askeri verileri harmanlayarak bir “dijital panoptikon” inşa etmektedir. Palantir’in algoritmaları sadece suçluları değil, potansiyel “tehditleri” –yani sistemi sorgulayanları, mülksüzleri, aktivistleri ve direnen halkları– hedef göstermek üzere kurgulanmıştır.
Palantir’in Pentagon ile yaptığı devasa anlaşmalar, savaşın artık sadece kurşunla değil, saniyeler içinde işlenen terabaytlarca veriyle yürütüldüğünü kanıtlıyor. Bu sistemler, sahadaki askeri birimi bir “operatöre”, karşıdaki insanı ise bir “veri noktasına” indirgeyerek ölümü estetize etmekte ve sorumluluğu algoritmaların üzerine atmaktadır. Veri madenciliği, bir avcı-toplayıcı faaliyetten “nokta atışı hedef belirleyici” bir savaş stratejisine dönüşmüştür. Sivil hayatın her alanından sızan veriler –kredi kartı harcamalarından sosyal medya etkileşimlerine, sağlık kayıtlarından lokasyon bilgilerine kadar– Palantir’in potasında eritilerek “bertaraf edilmesi gereken hedefler” listesine dönüştürülmektedir. Bu, savaşın sadece cephelerde değil, her bir bireyin dijital ayak izinde yürütüldüğü bir “topyekûn gözetim” altında yapıldığının resmidir. Palantir’in Pentagon ile yaptığı devasa anlaşmalar, sermayenin artık sadece top mermisi satarak değil, “kimin öleceğine karar veren algoritmalar” satarak büyüdüğünü kanıtlamaktadır. Tekrar edelim: “kimin öleceğine karar veren”…
Gazze: Algoritmik Soykırımın Kanlı Laboratuvarı
Bugün Gazze’de yaşananlar, teknoloji şirketlerinin savaş suçlarına nasıl ortak olduğunun en kanlı laboratuvarıdır. İsrail ordusunun kullandığı “The Gospel” (Müjde) ve “Lavender” (Lavanta) gibi yapay zekâ sistemleri, hedef belirleme sürecini tamamen otomatize etmiş ve bir “endüstriyel katliam” mekanizmasına çevirmiştir. Bu sistemler “hızlı üretim” mantığıyla çalışmakta ve her gün yüzlerce sivilin ölüm emrini bir algoritma çıktısı olarak sunmaktadır.
Burada dehşet verici olan, sistemin ve İsrail hükümetinin sivil kayıpları bir “hata” olarak değil, önceden kabul edilmiş bir “istatistik” olarak görmesidir. Lavender sisteminin, her bir “düşük düzeyli” militan için 15-20 sivilin ölümüne “onay” verdiği söylenmektedir ki İsrail’in sicili düşünüldüğünde bu rakam şaşırtıcı gelmemektedir**. Bu durum, teknolojinin tarafsızlığının kocaman bir yalan olduğunu; tam aksine emperyalist ve sömürgeci amaçlar doğrultusunda nasıl bir “kitle imha aracına” dönüştürülebileceğini göstermektedir.
Askeri-Endüstriyel Kompleks 2.0
Soğuk Savaş döneminin “Askeri-Endüstriyel Kompleksi”, bugün yerini “Askeri-Dijital Kompleks”e bırakmıştır. Artık silah tüccarları sadece tank ve uçak üretmiyor; aynı zamanda veri akışlarını, yüz tanıma sistemlerini, biyometrik takipleri ve otonom silah platformlarını kontrol ediyorlar. Bilim ve teknoloji insanlığın ortak çıkarı için değil, bir azınlığın küresel tahakkümünü sürdürmek ve mülksüzleştirilen yığınları kontrol altında tutmak için birer mülkiyet nesnesi haline getirilmiştir.
Yapay zekâ, işçi sınıfı ve ezilen halklar için bir işsizlik tehdidi oluştururken, egemen sınıflar için bir “hiper-gözetim” ve “cerrahi savaş” imkânı sunmaktadır. Bu teknoloji sömürgeci güçlerin elinde, direnişi daha başlamadan ezmeyi hedefleyen bir “önleyici” saldırı aracına dönüşmektedir. Daha önce Yeni Ülke’de yazdığımız gibi yapay zekâ ve çevresel teknolojilerin (robotik dâhil) tamamında bu araçları elinde tutanlar, bu sahipliği devam ettirmek için ellerinden ne geliyorsa yapacaklardır. Bu sadece Ortadoğu’nun, Filistin’in, İran’ın sorunu değil; yarın greve çıkan bir işçinin, sokağa dökülen bir öğrencinin veya hak arayan bir köylünün karşısına Palantir’in bir “risk skoru” veya OpenAI destekli bir gözetim dronu olarak çıkacak olan küresel bir tehdittir.
Bilimi ve Teknolojiyi Özgürleştirmek
Sermaye medyası ve teknoloji tapınıcıları, bize bu sürecin “kaçınılmaz” olduğunu anlatıyor. Oysa biliyoruz ki teknoloji, içinde geliştiği üretim ilişkilerinden bağımsız, kutsal bir güç değildir. Kapitalist sistemin içinde üretilen yapay zekâ, doğası gereği antidemokratik, hiyerarşik ve mülkiyetçidir. Palantir, Pentagon ve OpenAI arasındaki bu kutsal olmayan ittifak, insanlığın geleceğine yönelik en büyük tehditlerden biridir çünkü bu ittifak ölümü “verimli”, katliamı “hesaplanabilir” kılmaktadır.
Fakat suçlu ve şeytan sadece bu üç aktör değil. Google ve Amazon’un “Project Nimbus” ile İsrail ordusuna sunduğu bulut bilişim hizmetleri, soykırımın altyapısını oluşturmaktadır. Pentagon’a kafa tuttuğu sanılan Anthropic’in sadece ABD içinde kullanılmasına itiraz ettiği, diğer coğrafyalarda Pentagon’nun av köpekliğini yaptığını düşünürsek milyar dolarlık şirketlerin hiçbirinin diğerlerinden farklı olmadığı da açıktır.
Ancak bu karanlık tablo bir kader değildir. Sosyalist mücadele, teknolojiyi reddetmek yerine onu sermayenin elinden çekip almayı hedeflemelidir. Algoritmaların şeffaf olduğu, verilerin halkın denetiminde toplandığı ve teknolojinin ölüm makineleri için değil, planlı bir ekonomiyle toplumsal refahı artırmak, sanayinin doğanın üzerindeki yıkımını ortadan kaldırmak ve açlığı bitirmek için kullanıldığı bir dünya mümkündür.
İnsanlığın ihtiyacı olan şey “daha akıllı” bombalar, NSA denetimindeki sohbet botları veya Alex Karp, Peter Thiel gibi gözü dönmüş Nazi artıklarının gözetim yazılımları değildir. Gazze’de ölen her çocukta bu algoritmaların izi, Silikon Vadisi’nin kodları varken, hiçbirimiz “teknoloji tarafsızdır” masalına inanmamalıyız.
Kısacası; milyar dolarlık teknoloji devlerinin Pentagon ile kurduğu bu kanlı ittifakla sorunumuz sadece bir “güvenlik” meselesi değil, insan kalma ve özgürleşme mücadelesidir.
*Panoptikon: Jeremy Bentham tarafından 18. yüzyılda tasarlanan, merkezdeki bir kule sayesinde tek bir gardiyanın tüm mahkûmları, kendilerinin izlenip izlenmediğini bilmeden gözetleyebildiği dairesel hapishane tasarımıdır

