Prof. Dr. Oğuz Oyan ile söyleşi: Emperyalizmin krizleri, neoliberalizm, enflasyon ve gıda

Dergi Dosya Sayı 15 (Mayıs 2022)

Küresel sermayenin 2008 krizinden bu yana geçmişte olduğu gibi bir çıkış bulamadığını görüyoruz. Daha önce refah devleti ve neoliberalizme gibi modeller yoluyla kendine rota çizebilen sermaye sınıfı, bugün neden yeni bir çıkış bulamıyor?

Oğuz Oyan: Sermaye birikiminde tıkanmalar, özellikle de kâr hadlerinde düşme eğilimleri, küresel ve gelişkin ulusal sermaye açısından 1980’lerde yeni bir düzenleme rejimine geçişi zorladı. Geçiş, içe daha dönük ve daha bölüşümcü Keynesci politikalardan birikimin çapını dünya ölçeğine çeviren neoliberal politikalara doğru oldu. Bunun tekil ülkeler düzlemindeki yansıması, emeğin ücret paylarının gerilemesi, halka dönük kamu harcamalarının kısıtlanması, kamu iktisadi işletmelerinin özelleştirilmesi veya tasfiyesi, rekabeti bozan kuralların deregülasyonu oldu. Kâr hadlerinin hızla yükseltilmesinin yolu da hızlı bir finansallaşma üzerinden bulundu.

Bu yeni birikim modeli yeni bir düzenleme rejimi gerektiriyordu. Başka deyişle, 1944’te oluşturulan Bretton Woods düzeninin aşılması şart olmuştu. 1989’daki Washington Uzlaşısı esasen başlamış olan bu yeni düzenin yeni kurallarını koyacaktı. “Üçüncü küreselleşme dalgası” artık normlarına da kavuşmuştu. Bu yeni düzenin yeni dönemin koşullarına uyarlanması da, 10 yıl sonra, 1999’da Post-Washington Uzlaşısı ile sağlanacaktır. Önceki kurallar artık daha kurumsalcı bir temelde hazırlanacak ve adına “Yeni Uluslararası Finansal Mimari” denilecektir. Buna göre, piyasa aktörleri (sermaye) ile kamu yönetimi arasında “yönetişim” anlayışının egemen kılındığı; daha fazla yapısal reformun ve serbestleştirmenin öne çıkarıldığı; kamu kurumlarının ulusal iktidarlardan bağımsız/özerk kurullar oluşturularak siyasi kararların dışına çıkarıldığı; özellikle de merkez bankalarının bu bağımsızlığının şart koşulduğu, emperyalizmin uluslararası kurumlarının egemenliğinin pekiştirildiği yeni bir düzen dayatılmıştır.

Bununla birlikte bu düzenlemeler de küresel krizleri, frensiz giden finansallaşmayı, çeşitli türev piyasalarda ve ABD başta olmak üzere emlak piyasalarındaki balonlaşmayı dizginleyememiş, hatta tam tersine körükleyici etkide bulunmuştur. 2008 Finansal Krizi bunun sonucunda çıkmıştır. 1929 Büyük Çöküşünü aşan boyutları olan, 12 trilyon doları aşan kurtarma ve destek paketlerine rağmen tüm dünyaya yayılan 2008 Krizinin etkileri halen de tam aşılmış sayılmaz. Gelir dağılımı bozulmasında kaybeden kesimi oluşturan geniş halk kesimlerine borçlandırma politikaları üzerinden yaşatılan sahte refah artışının da çabucak sonuna gelinmiştir. 2008 sonrasında ABD, AB, İngiltere ve Japonya merkez bankalarının başı çektiği “parasal genişleme” politikalarının çevre ülkelere saçtığı likidite bolluğu, bu ülkeleri -dış borçlar için yüksek getiriler ödemeyi kabullenmelerine rağmen- 2014’e kadar yeni bir “dış kaynaklara dayalı büyüme illüzyonu” içine sokmuştur.

Ancak 2014’ten itibaren gelişmiş ülkelerin “miktarsal genişleme”yi durdurmaları ve hatta geriye sarmaya başlamaları nedeniyle bu hülya da çabuk sona ermiştir. 2020 sonrasında pandemik krizin olumsuzluklarına eklenen tedarik krizleriyle birlikte, çevre ülkelerden yükselen kırılganlıklar gelişmiş ülkelere de sıçramaya başlamıştır.

Yaşanan uzun bunalım dönemi, neoliberalizmin bir düzenleme rejimi olarak sistemin ağırlaşan birikim sorunlarına çare olamadığını, gelir ve servet dağılımındaki bozulmaların toplumsal tahammül bakımından sınırlarına gelindiğini, sermaye birikiminin istikrar ve meşruiyet sorunları yaşamaya başlaması bakımından neoliberalizmin devrini tüketmekte olduğunu, bu nedenlerle de sermaye sınıfının mevcut paradigma içinde yeni bir rota çizmekte, yeni bir çıkış bulmakta güçlük çektiğini saptayabiliyoruz.

Dünya genelinde enflasyon artışı var. ABD, İngiltere, Hollanda gibi emperyalizmin kalelerinde son 20-30 yılın en yüksek enflasyon oranları açıklanıyor. Bunun ne gibi sebepleri var? Emperyalizm açısından bu durum ne ifade ediyor ve yakın gelecekte bizi neler bekliyor?

Oğuz Oyan: Dünyada emtia fiyatlarındaki artış eğilimi son üç yılın gerçeğidir. Covid-19 kaynaklı pandemik kriz birçok ürünün tedarik zincirlerinde kırılmalara yol açarak bu süreci hızlandırmıştır. Pandeminin ilk yılında yani 2020’de üretim ve dış ticaret dünya ölçeğinde gerilemiştir. Ülkelerin çok büyük bölümünde milli gelirler düşmüş, aynı şey dünya toplam hasılası için de geçerli olmuştur. Bu, uzun süredir yaşanan bir ilktir. 2021 yılına gelindiğinde, pandeminin etkileri sürmekle birlikte genel olarak önlemler gevşetilmiş ve 2020’nin baz etkisiyle de yüksek büyümeler elde edilmiştir. Her ne kadar bu büyümenin tabana yansıması çok güçlü olmasa da genel olarak kitlelerin tüketimi artmış, ertelenmiş dayanıklı mallar talebi de yükselmiştir. Bunun ilave enflasyonist etkileri olmuştur ve özellikle de gıda ve enerji fiyatları bundan etkilenmiştir. Böylece düşük enflasyon ülkelerinde de enflasyonun başını kaldırdığına tanık olunmuştur.

Yakın tarihli bir yazımızdan (“Enflasyon Yeniden”, Sol Gazete, 5 Nisan 2022) alıntı yaparsak: “Enflasyon, kontrol altında tutulabildiği sürece, kapitalist sistemin bölüşüm kategorilerinden biridir ve o nedenle de arzu edilen bir “kötülüktür”. Aksi durumlar, yani sıfır enflasyon durumu veya Japonya örneğinde görüldüğü gibi süreğen deflasyonist ortamlar, kapitalist büyümenin durgunluğa girmesi ve kâr realizasyonlarının zorlaşması anlamındadır ve tercih edilmez. Düşük enflasyon oranları, birincil bölüşüm ilişkilerini sermaye lehine döndürmenin de bir aracıdır çünkü örneğin yüzde 2-3 oranlarındaki “zayıf” enflasyon hadleri çoğunlukla görünmez kılınabilir ve enflasyona göre ücret düzeltme talepleri baskılanabilir”.

Peki enflasyonun daha görünür olduğu, örneğin Maastricht ölçütü olan %3’ün aşıldığı durumlarda ne olur? Bu durumda sistem müdahale araçlarını, başta da politika faizleri artışını ve parasal daralmayı devreye sokar. Türkiye gibi akıntıya karşı kürek çeken ülkeler dışında, emperyalizmin merkezinde ülkeler de dahil olmak üzere yapılan tam da budur ve bunun sonuç vermesi beklenir. Kuşkusuz dünya emtia fiyatlarındaki artışın yapısal nedenleri ortadan kalkmadan bu politikalar yarım-başarılardan ibaret de kalabilir. Türkiye’deki ekonomi yönetiminin ise gerçeklerle bağı kopmuştur ve çok yüksek enflasyonda bile düşük faizlerle kredi genişlemesi pompalanmaktadır.

Dünyanın ciddi bir gıda krizi ile karşı karşıya kaldığına dair haberlerle ve yorumlarla sık sık karşılaşmaya başladık. Bu durumu dünyanın önemli tahıl ihracatçıları olan Rusya ve Ukrayna’nın savaşması ile ilişkilendirme eğilimi hakim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Gıda krizinin tek nedeni Rusya-Ukrayna savaşı mı? Böyle bir durumda emperyalist ülkelerin politikaları nereye doğru evrilir?

Oğuz Oyan: Dünya gıda krizi, “Üçüncü Gıda Rejimi”nin de sonuçlarından biridir. Bu rejim, dünya tarımının yeni bir işbölümüyle, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) gibi yeni kurumsal yapılarla kontrol edildiği dönemi simgeler. 1994 GATT Uruguay Round, DTÖ 1995 Tarım Anlaşması bu rejimin dönüm noktalarıdır. Tarım Anlaşması yürürlüğe tam sokulamayınca, onun hükümlerini DTÖ, IMF, DB, AB, OECD üzerinden veya ikili anlaşmalarla veya IMF/DB programlarıyla ülkelere dayatan yeni bir dönem başlatılmıştır.

Üçüncü Gıda Rejimi, 1990’lardan itibaren daha yoğun uluslararasılaşma ve denetim düzenekleri ile pekişen; tedarik zincirinden süpermarket zincirlerine, üretim ve tüketim standartlarının belirlenmesine, sertifikalı ve GDO’lu tohum üretiminden kimyasal girdilere kadar yoğun tekelleşme süreçlerinin çalışmaya başlamasına koşut olarak ilerlemiştir.

Çevre ülkelerine, bu arada Türkiye’ye, IMF/DB’nın yapısal dönüştürme programları ile tarıma dönük iç destekleri köklü biçimde daraltma, ithalat sınırlamalarını kaldırma biçiminde yansımıştır. O kadar ki tarımsal ürünlerde net ihracatçı olan Türkiye, IMF 2000 programı sonrasında net ithalatçı olmuştur. Tarımsal girdi üreten KİT’lerin özelleştirilmesi sonrasında da girdi bağımlılığı olağanüstü artmış, bu da yükselen dünya girdi fiyatları üzerinden tarımsal üretimi vurmaya başlamıştır. Buna rağmen dünya gıda ve girdi tekellerinin çıkarlarını kendi çiftçisinin çıkarlarından daha fazla gözeten AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin gıda egemenliğini tamamen yitirdiği bir sürece sokulmuştur. Bu arada, tarımda verimlilik artışlarını destekleyecek politikalar uygulanmayınca, Türkiye’de buğday üretimi 1990 başlarındaki kişi başına yaklaşık 400 kg düzeylerinden 2021’de 200 kg.’ın altına gerilemiş ve böylece ithal faturası giderek kabarmaya başlamıştır. (Bkz. O. Oyan, “Tarımda Ektiğini Biçersin”, Birgün Pazar, 3 Nisan 2022).

Üçüncü gıda rejimi sürecinde son otuz yıldır birçok ülkede tarımsal üretimin gerilemesi ve ithal bağımlılığının artması, dünyada da gıda krizini tetikleyen en önemli etken olmuştur. Bu koşullarda Rusya ve Ukrayna gibi geniş tarımsal arazilere sahip ve IMF/DB programlarının çökertici etkilerini yaşamamış ülkeler durumu fırsata çevirerek dünyanın önemli tarım ihracatçılarına dönüşmüşlerdir. Kuşkusuz Rusya-Ukrayna savaşı bu gidişatta bir kırılmaya yol açmıştır. Ancak gıda krizinin bu iki aydır süren savaştan çok öncesinden başladığını düşünürsek (ikinci soruya yanıtta da bu sürece değinilmişti), söz konusu savaşın ancak gıda krizinin etkilerini ağırlaştırıcı nitelikte olacağını kabul etmek gerekir. Ancak savaş uzarsa, bu sürece etkisi daha önemli boyutlara taşınabilecektir.

Emperyalist ülkeler bu koşullarda önce kendi gıda güvenliklerine/egemenliklerine birincil önemi vereceklerdir. Covid-19 aşısının dağıtımında gösterdikleri bencilliklerden farklı bir davranış içinde olmaları beklenemez. Ama daha önemlisi, kendi sorumluluklarında uygulamaya koydukları “üçüncü gıda rejiminin” kötülüklerini düzeltmek, gıda ve girdi alanındaki ulus-ötesi şirketlerini dizginlemek için hiçbir şey yapmayacaklarıdır. Buradaki tek seçenek, çevre ülkelerinin güçlerini birleştirerek bu emperyalist hegemonyaya karşı koymaları olacaktır.

Geçen yıl (Nisan) bir yazınızda: “Böyle bir dönemde, pro-emperyalist bir yaranma moduna girilerek NATO bünyesinde Ukrayna yanlısı/Rusya karşıtı bir askeri konumlanmaya geçilmesinin doğuracağı riskleri, Türkiye’deki iktidar bloku kendi bekası ve iç otoriterleşmesi açısından “yarar” hanesi ağır basan bir gelişme olarak değerlendirebilir.” diyordunuz; bugün öngördüğünüz risk olasılığı devam ediyor mu?

Oğuz Oyan: Ukrayna ve Karadeniz üzerindeki gerilim uzunca süredir gündemdeydi ve ABD emperyalizminin Rusya’yı kuşatma stratejisinin bir parçasıydı. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini kışkırtmak ve halen mevcut savaşın uzamasını sağlayarak Rusya’nın güçten düşürülmesi hedefine ulaşmak da bu strateji çerçevesindedir.

AKP iktidarının bu savaş sırasında önceki akıl-dışı savrulmalarından (bir yıl önce Montrö’den çıkışın bile gündeme getirilmesinden) kısmen sıyrılıp koşulların zorlamasıyla görece daha dengeli bir dış politika uyguluyor olması, bu iktidara hak ettiğinden fazla kredi açılmasına götürmemelidir.  Türkiye’deki mevcut iktidarın büyük güçler arasındaki gel-gitlerinin kalkış ve varış limanları her zaman NATO ve ABD olmuştur ve olacaktır. Daha geçen yıl Karadeniz’deki NATO ve ABD varlığının zayıflığından yakınan bir AKP liderinin, ülke çıkarlarını öncelikle gözeten geleneksel dış politika çizgisine herhangi bir yakınlığından söz edilemez. Erdoğan çizgisi, bugünkü koşulları kendisinin ve partisinin siyasi çıkarları doğrultusunda sömürmekten öte bir vizyona sahip değildir. Bu siyasi çıkarlar da bugün için önümüzdeki seçimlerin alınmasına dönüktür. ABD ve NATO gözünde vazgeçilmez bir siyasi figür olarak yeni bir konumlanmanın bu amaca hizmet edeceği beklentisi doğrultusunda hareket edilmektedir. Bunun için hangi ödünlerin verilebileceği, şimdiden el altından hangi ödünlerin verildiği veya verilmeye hazır olunduğu, Rusya ile hasımlaşmanın ne ölçüde göze alınacağı gibi temel başlıklar elbet çok yakında gün ışığına çıkacaktır.

Sözünüzü ettiğiniz yazımızın (“İktidar Can ve Mal derdinde, Birgün Pazar, 11 Nisan 2021) son cümlesiyle noktalayalım: “Mevcut iktidar, zaaflarının dış güçler tarafından sömürülmeye açık olması bakımından, ülkenin bir güvenlik sorununa dönüşmüştür”.

Related Posts