Ali Ateş
İslamcılığın ya da başka bir kavramla siyasal İslam’ın ideolojik hattını, politik hedeflerini ve toplumsal zeminini anlamaya çalışmak, ancak tarihsel gelişimini masaya yatırmakla mümkün.
İslamcıların kendilerini tarif ederken sahip oldukları retorik belli; Batı-modernizm-sekülerizm karşıtlığı ve Hıristiyan-Yahudilik-Şiilik karşıtlığı. İlki liberalizmle paralellik gösteriyor, diğeri ise faşizmle özdeşlik kuruyor. İslam ülkelerinin bir bayrak altında toplanması anlamındaki Pan-İslamizmin siyasal söylemi hilafet, mücadele aracı ise cihatçılık olarak karşımıza çıkıyor. Dikkat edersiniz ki, İslamcılıkta emperyalizm ve kapitalizm merkezi bir yere oturmuyor. Dünyayı, dinler ve mezhepler dairesi dışında göremiyorlar. Faize karşılar, ancak doğrudan kaynağı emeğin sömürülmesine dayanan kâr ya da rant söz konusu olduğunda bu konuda görüş beyan edemiyorlar.
Hâl böyle iken, gördükleri dünya özetle şöyle: Yahudiler dünyayı ele geçirmek istediler, mason teşkilatları kurdular, buradan cumhuriyetle yönetilen/kapitalist rejimleri gündeme getirip, “insan yapımı” anayasa diyerek, kutsal metinleri yok sayıp saltanatı ve hilafeti yıktılar. Bugün batıdan gelen modernizm toplumda ahlaki çürümeyi getirmiştir ve laiklik de bunun aracı olmuştur. Batının çürümüş toplumuna ve doğunun sömürülmesine karşı, dünyayı Yahudi egemenliğinden kurtarmak ya da kafirlerden temizlemek için Müslüman ülkelerin birliği hilafet ile sağlanmalı ve bu çürümüşlüğe ve batının her şeyi materyalist hale getiren düzenine karşı şeriat rejimi kurulmalı. Tek tek ülkelerde cihat, hilafet zincirinin halkalarıdır.
Yahudiliğin yerini Hıristiyanlık da alabilir, bu durumda haç ve hilalin mücadelesi bir söylem olarak karşımıza çıkar. Ya da yerine Şiiliği koyabilirsiniz. Eninde sonunda kafirlere karşı cihat ile dar-ül harp çerçevesi dışında çıkmayan bir sığlık karşımızdaki.
İleri sürülen tezler, iş gerçekliğe tekabül ettiğinde, emperyalizmin çıkarları neredeyse İslamcılığın orada başladığı, emperyalizmin işi bittiğinde ise İslamcılığın da sınırlarının çizildiği ve cihatçılığın yeni bir adrese taşındığı bir gerçeklik karşısında tez olmaktan çıkıp nesnel bir olgu haline geliyor: Emperyalizmin 5. kolu olmaktan öteye gidemeyen İslamcı retoriğin dar ufku ve hamaseti!
Söylediklerimizi, Türkiye’de siyasal İslamcılığın mümtaz simasının, Yahudilik, Hıristiyanlık, laiklik, batıcılık karşısında keskin görüşleriyle bilinen bir ismin, Kadir Mısıroğlu’nun sözleriyle örneklemeye çalışalım:
“Yahudi siyasi emelleri icabı olarak bölünmüş olan İslam Alemi’ni daha da bölünmüşlüğe müncer olsa bile bir ağabey vasıtasıyla tek elden güdümüne almak ihtiyacı Amerika için an-be-an artmaktadır. Girdiği her yerde istenmeyen bir müstevli mevkiine düşmekten kurtulamaması, bu ihtiyacı gittikçe vazgeçilmez hale getirmektedir. Bu sebeplerdir ki, Türkiye’yi onun tarihî mirasını kullanmak suretiyle bu iş için bir taşeronluğa imale etmeye çalışmaktadır. Son günlerde Türkiye’de laik ve Kemalist bir düzen yerine ‘Ilımlı İslam’ adıyla vaki olan telkinlerin derûni sebebi budur. Zira laik ve Kemalist bir Türkiye, Alem-i İslam da yadırganacağı cihetle bundan vazgeçmesi istenmektedir. Alem-i İslam’da Türkiye’yi bir ‘baş’ durumuna getiren böyle bir projenin içinde hilafetin yeniden ihya edilmesi arzusu bile mevzubahistir. Bunun için daha şimdiden gizli gizli çalışmalar başlamıştır. (…) Bize gelince, Türk millilerinin yeniden ve alemşümûl bir kudret olmasının önündeki en büyük engel, ‘sakim Kemalizm ve laiklik anlayışı’ olduğuna nazaran, bunların bertaraf edilmesi her türlü halukârda zarardan çok kâr tevlid edecektir. Bir taraftan AB, Kemalizm’in fârik ve mümeyyiz vasfı olan ‘militarizm’ sebebiyle onu reddetmekte, diğer taraftan da Amerika, Ortadoğu’daki şahsî emellerine ulaşabilmek için bizi kullanmak istemektedir. Şu durumda Ortadoğu petrollerinin işbaşındaki idareciler tarafından büyük ekseriyetle gasp edilmiş olmasından daha kötü olmayacak bir Amerikan plânına (Büyük Ortadoğu Planından söz ediyor (S.C.] neden karşı çıkalım. Saddam’ın 64 milyar dolarlık serveti ona gökten mi yağmıştır?!. (…) Bizse tarihi miras ve şahsiyetimize avdetin önündeki engelleri tek başımıza gerçekleştiremeyeceğimizden AB ile birlikte Amerika’nın da bu husustaki yardımlarından müstağni kalamayız. Esasen böyle bir arzuya üç yüz milyar dolara yaklaşmış olan bir borç kamburuyla istesek de meyledemeyiz. (…) bir devleti büyük yapan mezkûr üç unsurun üçü de sevk-i kader ile anbean geri gelmekteyken buna bir de hârici şartları ekleyerek düşünürseniz, Türkiye’nin yakın bir gelecekte, Osmanlı’nın en büyük olduğu zamandan daha büyük olacağı gerçeği ortaya çıkar.” [1]
Bütün büyük sözler ve hamasete karşın, ABD emperyalizminin Büyük Ortadoğu Projesi’nin peşinden gidilmesinin oportünist ve pragmatist bir dış siyaset üzerinden meşrulaştırma girişimi bile, emperyalizmin yazdığı senaryo ve verdiği rolle şekilleniyor, İslamcıların omurgasızlığını ise teyit ediyor. Ama eninde sonunda emperyalizmin çıkarlarına alet olunan bir siyasal misyon, siyasal İslamcılığın en belirgin pratiği oluyor. Siyasal İslamcılığın bütün hamasi sözleri ve külliyatı bir yana sadece son 70 yıllık pratiği, adeta emperyalizmin 5. kolu olmaktan ibaret tarihi bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Anlatılan öyküyü, İslamcıların kendi kavram ve çerçeveleri üzerinden değil, dünyanın daha büyük fotoğrafı üzerinden okursanız, ortaya çıkan tablo az çok şöyledir: 70 yıldır ABD emperyalizmi kendi hegemonyasını dünyaya yaymak için İslamcıları kullandı. İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, Nazi artıkları üzerinden CIA tarafından devralınan İslamcılarla emperyalizm ilişkisi Münih’te başladı. “Yeşil Kuşak Projesi” yle, doğrudan gladio örgütlenmelerinin bir parçası olarak İslamcı örgütlerin kurulmasıyla, Suudi ya da Pakistan istihbaratıyla birlikte Afganistan’da Sovyetlere karşı savaşa, oradan Çeçenistan, Bosna, Libya, Suriye gibi ülkelerde doğrudan emperyalist müdahaleye, Türkiye ve Irak gibi ülkelerde ise içten ele geçirme faaliyetlerine kadar gitti.
Bu iddiamızı ortaya koymak için doğuşundan bugüne siyasal İslamcıların, emperyalizmle göbekten bağını tarihsel bir sıralama üzerinden yazmak belli bir çerçeve sunacaktır.
HİKAYE EMPERYALİZM TARAFINDAN YAZILIYOR
İslamcılığın siyasal öyküsü Birinci Dünya Savaşı zamanına gidiyor. Siyasal İslamcılığın öyküsü yazılacaksa, bir kez daha dönemin İngiliz, Fransız ve Alman devletlerinin emperyal amaçlarına değinmeden olmaz. Aslına bakılırsa gerek Abdülhamit gerekse Enver Paşa üzerinden yürütülen İslamcılık, hilafetçilik, Turancılık, bütün Müslümanların tek bayrak altında toplanması vb. tartışmalarının bir yanına Alman emperyalizminin politik stratejisini oturtmak gerek. Dönemin Alman emperyalizminin İngiliz emperyalizmine karşı verdiği çetin rekabeti biliyoruz. Birinci Dünya Paylaşım Savaşı’nda saflara baktığımızda İngiliz-Fransız-Rus ittifakının karşısına birinci derecede öne çıkan Alman emperyalizminin İngiltere’nin hegemonik gücüne karşı İslamcılık siyasetine sarıldığını göreceksiniz. Bu çekişmede Almanya tarafından ittifak gücü Osmanlı olmuştu. Abdülhamit’in İslamcılığı ile Enver’in İslamcı-Turancılığını tartışıyorken Alman emperyalizmi ile kurulan ittifakı görmezden gelmek namümkündür. Bu açıdan, ülkemizin “milli ve yerli” İslamcı geleneğinin oluşmasında bile dönemin emperyalist stratejisinin payının altı kalınca çizilmelidir.
Yine aynı şekilde İngiltere’nin Osmanlı’yı parçalama, petrol kaynaklarına el koyma ve Süveyş Kanalı ve Kıbrıs gibi jeopolitik coğrafyaları ele geçirme hedefi, bizzat İngiltere tarafından kaşınan bir İslamcılık siyasetinde vücut bulmuştur. Osmanlı’ya karşı Arap ayaklanması, salt bir hanedanlık üzerinden otonomi ya da Arap bağımsızlığı değil doğrudan İslamcı kimlik üzerinden inşa edilen emperyal bir politika olarak karşımıza çıkmaktadır.
“İngilizler, Hüseyin ve Haşimi kabilesine kendileriyle birlikte Osmanlı’ya karşı savaşırlarsa, kurulacak yeni Arap hilafeti üzerinde İngiliz egemenliği vaat ederken aynı zamanda çöl düşmanlarına karşı efsanevi vahşetiyle bilinen Bedevi kabile lideri, Hüseyin’in can düşmanı, Ibni Suud’a da benzer bir bağımsızlık sözü vermekteydiler. Gerçekte, düzenbaz İngilizler, amaçlarına ulaşabilmek için aynı atı iki kez satıyorlardı.
Ortadoğu’daki İngiliz Sömürge Yöneticisi Tümgeneral Percy Cox, İngiltere’nin Osmanlı yönetimine karşı yürüttüğü vekâlet savaşında ikinci bir kanat olarak İbni Suud’un göçebe güçlerini desteklemesi gerekir mi gerekmez mi sorusunun cevabını belirlemek üzere gönderildi. Bedevi lideriyle görüştükten sonra Cox, Sünni İslam’a bağlı Vahhabi olarak bilinen acımasız ve sert bir mezhebin aşırı tutucu takipçisi olan İbni Suud’la Darin Anlaşmasını imzaladı.
Aralık 1915’te imzalanan antlaşmayla İngilizler İbni Suud’u Suudi devletinin başı olarak açıkça tanıdı ve Arap liderin İstanbul’a karşı başlatacağı tüm ayaklanmalar için “koruma” garantisi vererek diğer Bedevilerin hizmetlerini satın alması için ona tüfek ve para vaat etti.” [2]
Bugün El Kaide, IŞİD gibi radikal siyasal İslamcı akımlardan bahsediyorsak bu akımların kaynağında bulunan selefilik anlayışının ve Vahhabilik adıyla bilinen dini-siyasi hareketin kökenini de iyi bilmemiz gerekiyor. Dikkat edilirse, karşımızdaki emperyalizm tarafından planlanan, desteklenen ve kışkırtılan bir dini-siyasi harekettir. El Kaide’yi besleyen ve örgütleyen Suudi Arabistan’ın ve El Kaide ideolojisinin kaynağı olan Vahhabiliğin kurulup bir devlet dini ve resmi İslam anlayışı haline gelmesinde İngiliz emperyalizminin politik tercihleri kadar stratejik adımlarının rolü olmadığını söylemek mümkün mü? Müslüman Kardeşler ya da Humeyni Şiiliği ile birlikte dünya çapında siyasal İslamcılık denilince akla gelen El Kaide çizgisinin hikayesini yazanların emperyalizm olduğu bir kez daha görülecektir.
Suud-Vahhabi bileşkesinin oluşmasında ve Osmanlı’ya karşı kışkırtılmasında İngiliz emperyalizmin rolünü aynı zamanda bugüne miras bırakan bir siyasal İslamcı çizginin de genlerine işlemiş karakteristik bir özellik saymak gerek. Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin bugün Amerikancılığı ile El Kaide’nin doğrudan CIA’nin “Siklon Operasyonu” adını verdikleri operasyonun asli bileşeni olması, siyasal İslamcılık ile emperyalizm arasındaki doğrudan ilişkiyi göstermeye yeter de artar bile. Siyasal İslamcılığın üzerindeki emperyalizm etiketini bir doğum lekesi değil, doğrudan genlerinde yazılan kalıcı bir genetik miras olarak görmek gerekmektedir.
Siyasal İslamcılık, bugün bir yandan İran’da devlet yönetiminde Şiilik olarak karşımızda ise diğer yandan Suudi Arabistan’da Vahhabilik olarak karşımızdadır! Sadece Suud hanedanlığı değil aynı zamanda Osmanlı’ya karşı ayaklanmada devreye sokulan ve oğulları Irak ile Ürdün’e İngiltere tarafından kral olarak atanan Haşimi ailesinin de siyaseti dini bir zemine bizzat İngiltere tarafından dayandırılmış ve kullanılmıştır! İngilizler bir kez daha din kartını kullanmış ve soylarının Muhammed’e dayandığı iddia edilen Haşimi soyu vasıtasıyla Arap halkını yönetimleri altına alarak emperyal siyasetlerini İslamcılık siyasetiyle devreye sokmuşlardı.
Söz konusu siyasal İslam olunca adı anılmadan geçilemeyecek çok önemli figürlerden birisi de, Müslüman Kardeşlerle ilişkisi nedeniyle Kudüs Büyük Müftüsü olarak bilinen Emin el-Hüseyin’dir. Filistin bölgesinin İngilizler tarafından işgalinden sonra bu coğrafyanın yönetimi için bizzat İngilizler tarafından göreve getirilen bir isimdir kendisi. Bolşeviklerin Fransız-İngiliz ortak yapımı gizli Sykes-Picot anlaşmasını ilan etmesinden sonra oluşan tepkileri ve huzursuzluğu önlemek için el-Hüseyin’e İngilizler tarafından verilen destek, İngilizlerin Filistin üzerindeki kontrollerine İslami bir kılıf anlamına geliyordu. Tersinden de doğruydu; örneğin baş müftü el-Hüseyin 1936 yılına kadar, İsrail devletinin kuruluşunun ayak sesleri gelene kadar, İngiliz yanlısı pozisyonunu korumuştur.
SİYASAL İSLAMCILIK FAŞİZMİN ÇOCUĞUDUR!
5. kol kavramı, en çok Nazi Almanyası ile anılır ve fiili kuvvetlerin dışında gizli yapılanmalarla düşmanı içerden çökertmek manasıyla kullanılır. İşin ilginç yanı siyasal İslamcılığın Nazi Almanyası ile kurduğu doğrudan ittifak bugün kimse tarafından dile getirilmeyen, unutturulmaya çalışılan açık bir tarihi gerçek olarak ortaya konmak zorundadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında gerek el-Hüseyni gerekse Müslüman Kardeşler açık bir şekilde Nazi Almanyası’nın tarafında yer almış, doğrudan Nazilerin savaş suçlarına destek olacak adımlar atmışlardır. Bu ittifakın karşılığı olarak ise Alman parası doğrudan Müslüman Kardeşler’e akmıştır.
“Alman dış politikası temkinli tarafsızlıktan Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve Kudüs’teki Büyük Müftü’ye aktif desteğe dönüştü. O zamana kadar, Büyük Müftü, ayaklanmasını sürdürebilmek için İngilizlerden kaçmak zorunda kalmış, Kudüs’ten Beyrut’ta gitmişti. El-Hüseyni sonradan, Filistin’deki ayaklanmayı Almanların parasal desteği sayesinde gerçekleştirilebildiğini söyledi. En başından beri Nazilerden büyük parasal taleplerde bulunmuştu ve bunun büyük bölümü Berlin tarafından karşılanmıştı.” [3]
“Büyük Müftü”nün savaşın bitiş tarihi olan 1945’e kadar Berlin’de kaldığı ve 1941 yılında VIP konuk olarak Hitler’le görüştüğü tarihi kayıtlardaki yerini koruyor. Sadece Filistin bağlamında değil doğrudan Nazi Almanyası’nın savaş siyasetinde aktif rol almış, Balkanlardaki Müslümanlara seslenmiş hatta Yugoslavya’da çoğunluğu Bosnalı Müslümanlardan kurulan Hançer Tümeni’nin kurulmasında önemli ölçüde rol oynamıştır. “No Monster, No mister: Gökte Allah, yerde Hitler!” sloganları atıp atmadıkları bir tarafa, yerde Hitler’in en büyük destekçileri bizzat siyasal İslamcılar olacaktır. İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz emperyalizminin Filistin ve Mısır’daki hakimiyetine ve İsrail devletine dönük planlarına karşı duyulan tepki, siyasal İslamcıları doğrudan faşizmin yanında saf tutmaya kadar götürmüştür. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu ittifak sürekliliğini koruyacak, patronluk ise Alman faşizminden ABD emperyalizmine el değiştirecekti.
Nazi Almanyası’nın 5. kol faaliyeti olarak Kızıl Ordu esirleri arasındaki Müslümanlardan askeri ve istihbarat güçleri oluşturduğu biliniyor. Savaş sırasında doğuda Sovyetler’e karşı kullanılmak istenen bu unsurlar savaş bitiminde ABD emperyalizminin hizmetine girecekti. Özellikle Türkiye’de derin devletin ve 12 Eylül rejiminin ana mottosu olan Türk-İslamcılık tezi, aslında Sovyetler’e karşı Nazizm planının ABD emperyalizmi tarafından devralma stratejisinin adından başkası değildi. Artık emperyalist güçlerin -İngiltere/ Almanya- tek tek kendi saflarına çekmek istedikleri İslamcılık, iki kutuplu dünyada doğrudan tek bir emperyalist kutbun safında emperyalizmin vurucu gücü ve aparatı olarak kullanılacaktı.
Ülkemizdeki FETÖ gerçeği bu derin bağları göstermesi bakımından, tarihteki benzerlerinden kesinlikle farklı ele alınamayacak önemli bir örnektir. Nuri Nazar’dan Alpaslan Türkeş’e, Enver Altaylı’dan Fethullah Gülen’e uzanan örgütsel ilişkiler yumağı siyasal İslamcılığın ister El Kaide ister Müslüman Kardeşler ister Türkiye versiyonu FETÖ olsun ortak bir kadere sahip olduklarını fazlasıyla göstermektedir.
YENİ PATRON CIA
İkinci Dünya Savaşı sonrası kutupları NATO ve Varşova Paktı olan bir dünyada gri alanlar gitmişti. İslamcılık ya da siyasal İslam, iki kutuplu dünyada komünizm karşıtlığını emperyalizmin hizmetkârlığıyla somutluyor, emperyalizmin dünya siyasetine doğrudan eklemlenen hatta eklemlenmek dışında vurucu gücünü oluşturan bir aparata dönüşüyordu. Emperyalist güçler açısından strateji basitti: Anti-komünist ittifak. Faşist, İslamcı, Hıristiyan, Yahudi ya da liberal fark etmez, komünizme karşı ve en genel anlamıyla sola karşı kutsal ittifak emperyalist dünyanın tek stratejisi ve politikası olarak devreye sokuldu. Varşova Paktı üyesi ülkeler başta olmak üzere doğrudan emperyalist ülkelerin güdümünde bulunmayan bütün ülkelerin etnik ve dinsel fay hatlarına oynayan ve bu fay hatlarını harekete geçirmeye çalışan CIA dünyanın bütün karanlık operasyonlarının planlayıcısıydı. Sadece “karşı” ülkeler değil aynı zamanda solun yükselişine karşı da İslamcılık ve faşizm emperyalizmin devreye soktuğu iki aparattı.
Gladio örgütlenmesi başta Avrupa olmak üzere özellikle NATO üyesi olan bütün ülkelerde hayata geçirilen bir uygulamaydı. İtalya, İspanya, Türkiye, Yunanistan verilecek ilk örnekler. Faşist güçler ve partiler, tarikatlar, dini cemaatler bu örgütlenmenin uzuvları olarak istihdam edildiler. Bir yandan yükselen sol güçlerin önünü kesmek diğer yandan ise Sovyetler’e karşı yeşil bir kuşak oluşturmak ve Sovyetler’in etki alanını daraltmak CIA’nın stratejik adımlarının başında geliyordu. Türkiye, İran, Afganistan ve Pakistan hattında İslamcı güçlerin desteklenmesi ve iktidar yapılmasının altında yatan temel olgu buydu. Daha yakından bakılacak olursa İran’da olası TUDEH iktidarının ehven-i şeri Humeyni’nin 1979 “İslam Devrimi”, Pakistan’daki doğrudan İslamcı rejim, Afganistan’ın ise cihatçılığın merkezi haline getirilmesi yeşil kuşak projesinin sonuçları olarak görülmeli.
Vahhabilik-selefilik çizgisinin Afganistan’da El Kaide’yi yarattığını, Afganistan’ı bir cihat alanına dönüştürenin ise “Siklon Operasyonu” adıyla doğrudan CIA operasyonu olduğunu, FETÖ’ nün doğrudan emperyalizm güdümlü olduğunu artık herkes biliyor. Müslüman Kardeşler’in ise Mısır’da milliyetçi Nasır iktidarına karşı doğrudan ABD emperyalizmi tarafından korunup kollandığını da biliyoruz. Erdoğan’ın sahip çıktığı Müslüman Kardeşler, Mısır’dan, Filistin’e, Suriye’den Tunus’a kadar etki alanı geniş bir siyasal İslamcı akım olarak değerlendirildiğinde bu etki alanını kimlere borçlu olduğunu da sorgulamak gerekiyor.
Türkçeye “Münih’te Bir Cami: Naziler, CIA ve Müslüman Kardeşlerin Batıdan Doğuşu” olarak çevrilen kitaptan küçük bir alıntı ne demek istediğimizi gösterecektir. “Said Ramazan, belki de kayınpederi Hasan el-Benna’nın ölümünden sonra Mısırlı Müslüman Kardeşler örgütündeki en etkili kişiydi. Ramazan, 1960’ları ve 1970’leri Cenevre’de sürgünde geçirdi. CIA’nın açık ve çoğu zaman da gizli politik desteğiyle, Cenevre’den Münih’e ve Asya’ya düzenli olarak gidip geldi. Münih Camii, Müslüman Kardeşler’i uluslararası platformda yaymak için ana üslerden biri haline gelmişti. Belirtildiği gibi, Ramazan, CIA’nın Sovyetler Birliği’ne baskı yapmak için Soğuk Savaş bağlamında özel “çıkarlarının bulunduğu Pakistan ve Afganistan’a çok sık gidiyordu.” [4]
Ve aynı zamanda Müslüman Kardeşler’in CIA ile ilişkileri artık daha resmi bir hâl alıyordu. Said Ramazan 1953 yılında doğrudan CIA’ye bağlı ABD İstihbarat Ajansı tarafından (USIA), Princeton Üniversitesi’nde düzenlenecek olan dünyanın birçok bölgesinden gelecek İslamcı “aydınların” katılacağı “İslam Konferansı’na” çağrılır ve doğrudan Beyaz Saray’la görüştürülür. Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı kamulaştırması ve Moskova’ya yanaşması sonrası Müslüman Kardeşler ABD emperyalizminin artık daha fazla radarına girmiş, ABD dış politikasının stratejisi olarak İslamcılık artık merkezi bir yer tutmaya başlamıştır.
Münih, siyasal İslamcılığın Avrupa’daki merkez üssü haline gelirken Hasan El-Benna’nın damadı Ramazan tarafından kurulan 1962 yılında Dünya Müslümanlar Birliği cihat ideolojisinin dünyaya yayıldığı merkez haline geliyordu. El Hüseyni, Pakistan’ın fiilen Müslüman Kardeşler örgütü durumundaki Cemaat-i İslam’ın kurucusu Abdül el-Mevdudi, Afganistan’ın Muhammed Sadık el-Mücahit’i ve Vahhabi Suudi Arabistan Büyük Müftüsü Muhammed Bin İbrahim El Şeyh’i bu birlikte yan yana geliyorlardı. Arapçası Rabitat’-ül-Alem’ül-İslami olan bu örgütün Türkiye ayağı ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte Afganistan’dan, Çeçenistan’a, Bosna’dan Libya’ya, Suriye’den Uygur’a kadar bütün “cihat alanlarında” varlığını hissettiren bir örgütlenme oldu. Cihatçılık, artık uluslararası bir “network” idi ve bu ağın bağlantıları ise başını CIA’nin çektiği istihbarat örgütleriydi.
Müslüman Kardeşler, Mısır kökenli bir örgüt olarak Filistin, Suriye, Irak, Tunus, Libya gibi ülkelerde örgütlenirken Suudi Arabistan, BAE ve Katar gibi gerici Körfez emirlikleri ve NATO üyesi Türkiye tarafından korundu, desteklendi, beslendi, büyütüldü. Vahhabilik ve İhvancılık, bizzat ABD ve İngiliz emperyalizminin sömürgeci politikaları doğrultusunda yan yana getirilmiş, Mısır’daki Nasır yönetiminden kaçan Müslüman Kardeşler liderleri doğrudan CIA tarafından Arabistan’a taşınmış, Arabistan ise kapılarını sonuna kadar açmıştı.
CİHATÇILAR GEÇİDİ
Afganistan, Çeçenistan, Yugoslavya, Libya, Suriye, Myanmar, Çin Uygur… Bütün bu ülkelerde cihatçı terörün kanlı vahşetini gördük. Bu örnekler aynı zamanda ABD emperyalizminin egemenlik ve müdahale alanlarıyla doğrudan ilgili. Dinci gericilik iki kutuplu dünyada sola ve Sovyetler’e karşı kullanılan bir güç iken reel sosyalizmin çöküşünden sonra ise Rusya ve Çin’e müdahalenin aracı olmaya devam etti. Aynı zamanda emperyalizmin egemenlik alanlarının yeniden tesisi için cihatçılık her zaman devreye sokulan bir güç oldu.
Emperyalizmin, cihatçılar eliyle yürütülen ilk vekalet savaşının adresi Afganistan’dı. Bizzat Suudi ve Pakistan istihbaratı eliyle yürütülen, ABD emperyalizminin patronluğunda ve yönetiminde idare edilen “Siklon Operasyonu”nda cihatçılar Afganistan’da Sovyetler’e karşı kullanılmış, savaştırılmışlardı. Müslüman Kardeşler’in lideri Said Ramazan, Pakistan’da Cemaat-el İslami’nin kurulmasına yardım etmiş, Afganistan’da ise birçok medrese ve dini okulların kurulmasına ön ayak olmuştu. Cemaat-i İslam’ın kurucusu Abdül el-Mevdudi idi ve Mevdudi CIA ve ABD’de eğitim görmüş Pakistan Cumhurbaşkanı Ziya ül Hak’ın selefi diktatörlüğünü düzenleyen isimlerin başında geliyordu. Afganistan’da 1977 yılında kurulan cihatçı Hizb-i İslam örgütünün başındaki isim olan Gülbeddin Hikmetyar’ın Afganistan’da yaptıkları bizzat Pakistan Cumhurbaşkanı’nın dikkatini çekmişti. Afganistan öyküsünde cihatçılık nasıl somut bir durumsa bunun doğrudan bir CIA operasyonu olduğu aynı şekilde somut bir gerçek olarak birlikte yazılmalıdır. Usame Bin Ladin öyküsü, bugün dünyanın en iyi bildiği hikayelerden birisidir. Suudi kökenli bir isim Usame Bin Ladin Afganistan’da cihadın Hikmetyar ile birlikte öne çıkan en önemli isimlerden birisiydi.
Yugoslavya’nın parçalanması için ABD emperyalizminin attığı adımları uzun uzun yazmak yersiz. NATO tarafından bombalanan bir ülkenin dağılım sürecinde özellikle Boşnaklar tarafından Afganistan, Yemen, Cezayir, Mısır ve Pakistan üzerinden Suudi kökenli deneyimli savaşçıların, sayıları 4 bin ile 20 bin arasında olduğu söyleniyor, Bosna’ya Zagreb üzerinden taşındıkları ve Sırplara karşı savaştıkları biliniyor. Yine benzer bir biçimde radikal İslamcı bir kültüre sahip olmayan Çeçenistan’da cihatçı çetelerin yol açtığı terör ve büyük katliamlar ne Kafkaslarda ne de Rusya’da unutulmuş değil. Çeçenistan’da yaşanan cihat terörünün sorumluları bugün Suriye’de başka bir cihadın ya da vekâlet savaşının peşinden gitmeye devam ediyorlar. Afganistan’da Hikmetyar ve Usame bin Ladin isminin yanına Çeçenistan’da Basayev eklenmelidir.
Siyasal İslamcılığın devreye sokulduğu ve cihatçı terörün patlak verdiği bütün “sorunlu” noktalara daha yakından bakıldığında farklı gerçekler görülecektir. Örneğin Myanmar’dan Çin’e uzanan boru hattının geçtiği bölge olan Arakan’da İslamcı cihatçı örgütlerin devreye sokulduğunu görüyoruz. Örneğin Bakü petrollerini Rusya’ya taşımak için döşenen boru hattının Çeçenistan’dan ya da Çin’e Türkmenistan başta olmak üzere bölge ülkelerinden gelen enerji nakil hatlarının hepsinin Uygur bölgesinden geçtiğini görüyoruz. Tam da bu nedenle cihat sahalarının aslında ABD emperyalizminin çıkarlarıyla doğrudan ilgili olduğu not edilmelidir.
Libya ve Suriye gibi yerlerde doğrudan cihatçıların devreye sokulmasının hikayesi ise bambaşka. Kaddafi ve Esad yönetimlerini devirmek için cihatçılar emperyalizmin silahlarıyla maaşlı asker olarak cepheye sürülmüşlerdir. Ama bütün bunlardan daha vahimi ise Yahudi sorunu nedeniyle yola çıkan ve Filistin davasının sahibi gözüken İslamcılığın doğrudan Suriye’nin yıkımı için giriştiği savaşın -onların gözünde cihadın- özünde İsrail’in güvenliği için olmasıydı! Ya cihat gözlerini kör etmişti ya da doların yeşili şeriatın yeşiline galebe çalmıştı ya da bilinçli işbirlikçiler olarak her daim emperyalizminin 5. kolu işlevi görmüşlerdi.
SİYASAL İSLAMCILIĞIN SİCİLİ: EMPERYALİZME HİZMET
Siyasal İslamcılığın, bütün söylemine karşın, bir bütün olarak oynadığı rol ve edindiği misyon, doğrudan emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu ve güdümlüdür. Bugün siyasal İslamcıların politik hedef pratiklerine bakıldığında görülen bu gerçek, siyasal İslamcılığın tarihindeki bütün örneklerde bir kez daha karşımıza çıkıyor. Ama bütün bunlardan daha önemlisi ise siyasal İslamcılığın ortaya çıkış paradigmalarındaki emperyalizm illiyetidir! Bu durum siyasal İslamcılığın genlerine işlediği gibi siyasal İslamcılığın varlığının ve gelişiminin de yine doğrudan emperyalizme bağlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Türkiye, İran, Afganistan ve Pakistan’ın yeşil kuşak projesiyle İslamcı güç ve tarikatlar, bizzat korunmuş, desteklenmiş ve büyütülmüşlerdir. Bu ülkelerde sol güçlere karşı İslamcılık, emperyalizmin kullandığı aparatlar haline dönüşmüşlerdir. Tıpkı cihatçılık gibi. Daha çok Körfez Arap ülkelerinin parası ve yönetiminde ama CIA himayesinde devreye sokulan cihatçı terör grupları, ABD’nin provokasyon çıkarmak istediği hemen hemen her noktada devreye sokulmuşlardır. Yine benzer bir biçimde Ortadoğu’da gelişen Arap milliyetçiliğine karşı Müslüman Kardeşler başta olmak üzere dinci yapılar emperyalizm tarafından korunup, kollanmış ve himaye altına alınmıştır. Petrol zengini işbirlikçi gerici Körfez Arap ülkelerinin istasyon görevi gördüğü ve kalkan olduğu siyasal İslamcılık Müslüman Kardeşlerden cihatçılara kadar, Pakistan’dan Yugoslavya’ya kadar her noktada kullanılmış ve sahaya sürülmüşlerdir. İster Müslüman Kardeşler ekolü, ister cihatçı ekolü, ister Türkiye’deki FETÖ ekolü, isterse Iraktaki gibi doğrudan dini tarikat biçimiyle olsun, İslamcılığın oynadığı rol belli ve sicili bozuktur.
NOTLAR
[1] Çağlayan, S. (2010), Müslüman Kardeşler’den yeni Osmanlılara İslamcılık, İmge Yayıncılık, Birinci Baskı, s. 367- 368
[2] Engdahl, F. W., (2017), Tanrıların Gazabı, Kaybolan Hegemonya (Çeviren Berfu Yılmaz), Kaynak Yayınları, Birinci Basım, s. 69.
[3] Engdahl, A. g. e., s. 95.
[iv] Johnson, I. (2010), A Mosque in Munich: Nazis, the CIA and the Rise of the Muslim Brotherhood in the West (Münih’te Bir Cami: Naziler, CIA ve Müslüman Kardeşlerin Batıdan Doğuşu), Houghton, Mifflin Harcourt, s.162.

