H. Murat Yurttaş
2026 kendi belalarıyla birlikte geldi. Yeni yıl, daha üçüncü gününde ABD, eşi olmayan bir şekilde Venezuela’ya saldırarak egemen bir ülkenin devlet başkanını kaçırmasıyla açıldıktan sonra Davos’taki geleneksel Dünya Ekonomik Forumu gündemine, daha önce Kanada’ya da yönelen ve daha sonra bir müzakere çerçevesine otursa da Grönland’ı ilhak ısrarı oturdu. Yeni yılın ilk ayı Küba’ya yönelik petrol ambargosu yoluyla bir rejim değişikliği tehdidi ile İran’a yönelik bir askeri müdahale hazırlıkları kapandı
Donald Trump’ın ilk döneminde de gündeme gelen çeşitli ülkelere müdahale ve rejim değişikliği arayışlarının bugün kendi içinde bir üst aşamaya geldiğini söylemek mümkün elbette. Bununla birlikte, Kanada Başbakanı Mark Carney’den liberal Batı medyası ve entelijansiyasına pek çok kimse “emperyalizm çağına geri döndük” yakarışlarıyla kuralsızlıklarla karakterize edilen bu yeni dönemin fazlasıyla dramatik bir dönüm noktası olduğunda ısrarcılar.
Oysa, 1989’un son günlerinde başlayan Panama işgalinden bu yana gerçekten yeni olan ne var? Bu soruya verilecek dürüst cevabın ne olduğunu hepimiz biliyoruz ama liberal küreselleşme masalının en şaşalı bölümlerinden olan “tarihin sonu” iddiasının üzerine kuşkusuz böyle bir dürüstlük bekleyemeyiz.
Kuralsızlık yeni mi ya kural dediğin nedir ki?
Bazı emperyalist ülkelerin açıklamalarına bakarsak Donald Trump dünyayı kuralsızlığın ve kaosun içine sürüklüyor. ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kaçırmasının ardından müttefiki Danimarka’nın toprağı olan ve üzerinde bir Amerikan üssünün de bulunduğu Grönland’ı da ilhak etme isteğini yüksek sesle dile getirip dayatmasının ardından uluslararası hukukun yok sayıldığını dinleyip duruyoruz. Emperyalizmin yeniden keşfine en çok eşlik eden tartışma uluslararası hukuk kurallarının ortadan kaldırılması.
Keşke görünen her şeyi açıklamak için yeterli olsaydı. Ne bilime ihtiyacımız kalırdı, ne de siyasi tartışmalara. Ama maalesef nedensellik, çoğu durumda, bu kadar kolay anlaşılan bir şekilde kendisini ortaya koymuyor.
Söz elbette çok süslü, uluslararası hukuk. Kuşku yok ki, ülkeler aralarında pek çok anlaşma yaparak birbirleriyle. ilişkilerinde kullanacakları pek çok standart geliştirdikleri gibi uygulamaları belirleyen pek çok kural da koymuş durumdalar. Hatta bakarsanız pek çok uluslararası mahkeme veya tahkim mekanizması ile bu kuralları uygulamaya yönelik bir yargı ayağı dahi kurulmuş durumda.
Her iyi şeyi sosyalizme bağlamak gibi bir “kötü” alışkanlığı sürdürerek söylemek gerekir ki, uluslararası hukuk insanlığa Bolşeviklerin hediyesi sayılması gereken bir kavram. Zira diğer tüm yönler bir yana devletlerin egemenlik alanları ve haklarına yönelik tüm mekanizmalar ve kurallar sonuçta devletler arasındaki güç dengelerinin gerçekliğine gelip tosluyor. İşte böyle bir dünyada, Büyük Ekim Devrimi’nin emperyalizme karşı barış vaadi ve gizli anlaşmaların açıklanmasıyla ortaya çıkan meşruiyet krizinin çözümü, emperyalizmin bir dizi “kuralı” kabul etmesi ile sağlanacaktı.
Önce Milletler Cemiyeti ve sonra Birleşmiş Milletler devletlerin egemenliklerini koruyacak birer mekanizma olma iddiasıyla ortaya çıktılar. Artık uluslararası anlaşmalar gizli yapılmayacak, bu uluslararası kurumların kaydına alınacaktı. Fetih yasaklanıyordu. Savaşlar ancak meşru müdafaa halinde kabul edilebilirdi. Elbette bu uluslararası düzen başlangıçta medeni dünya için geçerliydi. Ve hatta o günden bu yana da bu kuralların, ancak ve ancak tarafları ve muhataplarının gücü ve çıkarları doğrultusunda var olabildiği gerçeğini unutmamak gerekiyor.
Tüm bunlar bir yana, emperyalizmin Soğuk Savaş yıllarından itibaren doğrudan askeri müdahaleler ve ambargolardan darbelere dolaylı siyasi müdahaleler ile sosyalist sisteme karşı mücadele verdiğini unutmamız da mümkün değil. Tüm bunların günahının “Yankilere” yüklenip gidilmesi de.
Zira, Sovyetler Birliği ve dünya sosyalist sistemi çözülür çözülmez, Irak’ta, daha sonra Avrupa’nın göbeğinde Yugoslavya’da, bu yüzyılın başında Afganistan ve yine Irak’ta, daha sonra “Arap Baharı” sürecinde savaşlar ve işgaller, uluslararası hukukun “kurallarının” varlığını sorgulamamızı gerektirecek türden “esnekliğini” zaten gözler önüne sermişti. Fütursuz yalanlarla emperyalizmin enerji, hammadde ve pazar ihtiyaçları için dünyanın yeniden yeniden bölüşülmesinde insanın adı pek az anılıyordu.
Küreselleşme ile artık bir köy haline gelmiş dünyada arzu ettiğimizce gezebilecek, dilediğimiz yerde çalışabilecek, dünyanın her bir köşesinde dostlara sahip olabilecekken demokrasiden kitle imha silahlarına, terörle mücadeleden Amerika’ya saldırma niyetlerine kadar gerçekle bazen pek az ama çoğu kez hiçbir bağı olmayan sayısız yalan üzerine inşa edilen bu düzenin şimdi yeni bir döneme girdiğine ikna olmamız bekleniyor. Emperyalizmi sadece ABD ile eşleştiren ve Donald Trump’ın marifetlerine odaklanmamız isteniyor. Örneğin Fransa’nın Afrika’daki askeri müdahalelerini, Almanya’nın Yugoslavya’nın parçalanmasındaki rolünü, İngiltere’nin üstlendiği ABD’nin sıkı müttefikliği rolünü neden yok sayalım ki?
Böyle bir dünyada, Venezuela’nın hiçbir delile olmayan şekilde ABD’deki uyuşturucu bağımlılığı salgınını kullandığı, bunu beslediği ve uyuşturucu ticaretinin başını çektiği iddialarının yeni olan yanı, Irak’taki yalanın temasının kitle imha silahları olmasından başka bir şey değil diyebiliriz. Bir de o zamanlar yalanlar uzunca bir süre ciddiye alınabilirken bugün bu iddiaların daha ilk günden yalan olduklarının konuşulması da bir yenilik sayılabilir. Tabii, Donald Trump’ın Venezueala’ya müdahalenin “demokrasi”, “özgürlük” gibi hülyaları işin içine karıştırmadan büyük bir açık sözlülük ile doğrudan petrole ilişkin diye açıklamalar yapması da.
Bir yüzyıl geriye dönmek
Tüm bunlar bir yana, emperyalizmin bittiğine, artık olmadığına, ülkelerin birbirlerine bağlı olduklarına ilişkin uydurmaları ciddiye alanların dahi bugün kabul etmek zorunda kaldığı yalın gerçek bugün koşulların gittikçe geçen yüzyılın başındaki duruma benzeşir hale geldiği.
Emperyalizm, 1914’te başlattığı savaşın ardından Büyük Ekim Devrimi ve sonucunda Sovyetler Birliği ile karşı karşıya kalarak çıkmış, 1939’da başlattığı ikinci savaşın ardından ise bu kez bir sosyalist sistemle yüzleşmişti. Uzun süre Nazi savaş makinesine karşı yalnız bırakılan, ona karşı direnç gösterebilen tek güç olduğunu kanıtlamasıyla birlikte prestiji yükselen Sovyetler Birliği ve lideri Stalin’i “Jo Amca” olarak yücelten Batı dünyası, savaşın kazanılmasının ardından bir yıl geçmeden “Demir Perde”yi çekecekti. Nazileri büyük fedakarlıklarla yenmeyi başaran Sovyetler Birliği artık doğrudan hedefe alınıyordu.
Bir an için Berlin Duvarı’nı hatırlatmak isteyebilirsiniz ancak henüz mayıs ayında düşen Berlin’de Almanya’nın teslim olduğunu bildirmesinin imzası kurumamışken Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’nın iki ayrı kenti, Hiroşima ve Nagasaki’ye attığı atom bombalarının hedefi neydi? Atom bombaları kültürel olarak teslim olma haline yabancı Japonya’ya diz çöktürmenin ötesinde Sovyetler Birliği’ne savaşın sürdürülmesi halinde ortaya çıkacak sonuçları gösterme amacı da taşımıyor muydu?
Daha Almanya’nın yenilmesinin üzerinden bir yıl geçmeden, henüz mart ayına gelindiğinde, İngiltere savaş zamanındaki Başbakanı Winston Churchill’in icadı olan demir perde, gerçekte, sosyalistlerin kapitalist dünyaya karşı değil emperyalizmin sosyalizme karşı diktiği bir ideolojik duvar olma niteliği taşıyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan bu tabloda emperyalist ülkeler ortak düşman Sovyetler Birliği ve dünya sosyalist sisteminin karşısında aralarındaki rekabet ve çelişkileri geriye çekecek bir işbirliği ve ittifak arayışı içerisine girdiler. Sosyalizmin İkinci Dünya Savaşı öncesinde Sovyetler Birliği’ndeki büyük sanayi atılımında gösterdiği başarının farkında olan emperyalistler, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’yı köşeye sıkıştıran Versailles Antlaşması gibi yeni savaşlar doğuracak bir barış yerine, batı yarımkürede savaştan yalıtılmış olarak kapitalizmin yeni kalesi haline gelen Amerika Birleşik Devletleri’nin bayraktarlığını üstleneceği ve birlikte hareket edebilecekleri bir yeni düzen arayışına girdiler.
Esasında, bu yeni düzen, bir anlamda, Almanya’nın yeni pazar arayışlarını tatmin edecek bir Avrupa ekonomik iş birliği modelini ve zaten İkinci Dünya Savaşı boyunca yaşandığı üzere Amerika Birleşik Devletleri’nin doğrudan ve dolaylı yardımları ve silahlı önderliği ile pekiştirecek bir askeri ittifakı ifade ediyordu. Bugünkü halleriyle Avrupa Birliği ve NATO bu şekilde 1945 sonrasındaki uluslararası güç dengeleri içerisinde şekillendirilmeye başlanmıştı.
Bu sistem, Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin en tepede yer aldığı bir hiyerarşik sistemi hâlini alacaktı. Böylece, emperyalistler kendi aralarında savaşlar çıkartan bir rekabete girmek yerine sosyalizme karşı varlıklarını koruyacak bir zorunlu işbirliğini kabul ettiler. Savaşın bütün yıkımını yaşayan Avrupa’nın ayağa kalkmak için ABD’nin büyük pay aldığı ama Avrupa’nın da sosyalizme karşı özellikle Marshall yardımları ve refah devleti uygulamalarıyla rekabet ettirildiği bir dönem açıldı.
Sovyetler Birliği’nin ve dünya sosyalist sisteminin 1991’de çözülmesinin ardından emperyalizm mutlak zaferini ilan ederken eski sosyalist ülkelerin sisteme dahil edilmesi sırasında büyüyen pastanın herkese yetmesi sayesinde 21. yüzyıla kadar bu sistemle devam edildi. Ayrıca Avrupa tarihinin daha önce hiç görmediği şekilde bugün 80 yıla uzanan bir barış sürecinin açılması bir yerden sonra toplumların emperyalist rekabete tekrar kanalize edilebilmesini de büyük ölçüde yavaşlattı.
Ortaya çıkan bu uluslararası sistemin, geçmişte Lenin ile Kautsky arasındaki tartışmalarda ortaya konulan ultra emperyalizm veya daha sonra da benzer isimlerle çeşitli dönemlerde tekrar tekrar pişirilen emperyalizmi veya emperyalistler arasındaki rekabet ve çelişkileri yok sayan diğer tezlerin aksine emperyalizmin esasında özünden bir şey kaybetmediğini görmemiz için 21. yüzyılın ilk çeyreği yeterli oldu.
Bugün iki dünya savaşı öncesindeki koşullara hızla geri dönen yeni savaş dinamikleri her geçen güçlenen bir emperyalist mücadele dönemi açılmış durumda. Üstelik, kesinlikle bunun sorumlusu olmayan Donald Trump, her ne kadar en fazla dikkat çeken aktör olsa da aynı zamanda en dürüst ve tutarlı aktör konumunda olarak mevcut durumda pek az suçlanacak yanı olan bir figür olarak görülmeli.
Emperyalizmin makyajları dökülmüş hali
Maalesef emperyalizmin kapitalizmin bir aşaması olduğunu çoğu zaman unutuyoruz. Basitçe bir boyunduruk meselesine indirgeyebiliyoruz. Kuşkusuz, Lenin’in klasik emperyalizm tanımında söylediği üzere, kapitalizm, emperyalizm aşamasında, dünyanın hem pazar olarak hem toprak olarak paylaşımımı tamamlamış ve bu paylaşım üzerine emperyalist güçler arasında tekrar tekrar yenilenen bir mücadele içerisinde. Bu açıdan Soğuk Savaş yıllarında şekillenen bu ittifaklar modelinin sürekliliği olan bir hiyerarşiden çıkarak tekrar rekabetçi günlerine geri dönmesi gerekiyordu.
Dünya sosyalist sistemine karşı esasında bir anomali olarak ortaya çıkan bu hiyerarşik ve işbirliğini esas alan sistem, özellikle 2008 krizi sonrasında artık ABD’nin dünya jandarmalığımı yapmanın maliyetlerine katlanmak istememesi, başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinin kaynaklarını silahlanma yerine teknolojik ve ekonomik gelişime yönlendirerek ABD’ye karşı adeta bir haksız rekabet içine girmesi ve pazar paylaşımının artık ABD’nin çıkarları için yeterli gelmemesi üzerine bu hiyerarşik sistem tartışmaya açıldı.
Hemen bir parantez açarak, bu tartışmada en büyük yanılgının ABD’nin üstün konumunu korumakta zorlandığına ilişkin değerlendirmeler olduğunu söylemek mümkün. ABD, “ticaret savaşları”, “merkantilizm” diye tepinilse de tüm dünya ile ticaretini kendisine daha uygun koşullarda yeniden düzenledi. Hali hazırda silah ve teknoloji gücünü de önemli ölçüde korumayı sürdürüyor. Bu açıdan üstün konumunun kolay değişmeyeceğini düşünerek daha ihtiyatlı değerlendirmeler yapmakta yarar görünüyor. Yine, meseleyi ABD-Çin ikiliğine sıkıştıran yaklaşımlarından yeterli olmadıklarını görmek lazım. Her ne kadar bu tartışmanın büyük bölümü zayıflayan ABD’ye karşı Çin’in bir alternatif olarak ortaya çıktığı tezleri üzerinden tartışılsa da öncelikle düzenlenmesi gerekenin miadını doldurmuş emperyalist sistemin yeniden düzenlemesi olduğunu söyleyebiliriz. Yani, emperyalist sistem içerisinde bu hiyerarşiden rahatsız olan taraflar, 2010’lardan itibaren artık ABD ile mesafelenen İngiltere, Almanya ve Fransa. Giderek daha göze batacak bir rekabet dönemine geri dönülürken Trump’ın hamlelerinin de Avrupa’yı hareketlenmek zorunda bıraktığını görüyoruz.
Bu “yeni” dönem, artık burjuva ideologlarının dahi kabul ettiği üzere, 20. yüzyılın ilk yıllarını fazlasıyla andırır bir hal almış durumda. Kısa bir özetle, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişte devredilen miras, Fransız Devrimi’nin ardından milliyetçilik, özgürlük ve sosyalizm fikirlerinin açtığı devrimci hareketlilik dönemine karşı 1815’te toplanan Viyana Kongresi’nde Avusturyalı devlet adamı Metternich’in fikir babalığını yaptığı Avrupa düzeni kurulamaması, sanayi devriminin ve ulusal birlik hareketlerinin etkisiyle büyük bir toplumsal hareketliliğin ortaya çıkması ve çok uluslu imparatorlukların kapitalizme yük halini almasıydı. Bugün de bir Avrupa düzeni arayışı olan Avrupa Birliği’nin kriz içerisinde olduğu, daha genel olarak da dünya emperyalist sisteminin eski haliyle devam edemediği bir dönemdeyiz. Yapay zekâ ve enerji alanındaki gelişmeler yeni bir toplumsal hareketliliğe neden olabilecek bir potansiyel taşıyor. Emperyalizm artık düzenleyici devletlerden kurtulmak istiyor.
Bu benzerlikler, o dönemde bile ancak bir yüzyıla yakın süre içten içe kaynadıktan sonra ortaya çıkan tablonun bir benzerinin yaşanmasının zaman alacağını gösteriyor kuşkusuz. Dünyanın en yıkıcı savaşlarının yaşandığı Avrupa’da 80 yılı bulan bir barış dönemi de bu geri dönüş sonuçlarını hemen ortaya çıkmasını kolaylaştırmıyor.
Bununla birlikte özellikle ABD’de Donald Trump’ın temsil ettiği güçlerin, ABD’nin aldığı payı büyütmek ve bunu mümkün olduğunca az paylaşmak üzere yoğun bir mücadeleyi başlattığı görülüyor. Bu mücadelede son dönemde yaşanan gelişmeler emperyalist dünya tarafından sistemin kuralsızlaştığı gibi aslında dayanaksız saymamız gereken yorumlarla açıklanmaya çalışılsa da, esasında uzun bir barış döneminin ardından yeniden bir emperyalist rekabet dönemine geri döndüğümüzü görüyoruz.
Bu durumun emperyalizm açısından bir “yenilik” sayılması mümkün olmakla beraber esasında emperyalizmin kendi özüne döndüğünü, ortaya çıkan bu rekabetçi durumun 80 yıllık bir anomali sayılması gereken Soğuk Savaş düzeninin dünyanın ya da kapitalizmin gerçekleriyle yeniden düzenlenmesi olduğunu tarif etmemiz daha yerinde olacaktır. Böyle bir tarifte emperyalizm açısından ilk kez karşılaşılan bir yeni durun yerine tekrar karşılaşılan veya yeniden karşılaşılan eski durumun söz konusu olduğunu söylemeliyiz.
Tüm bunlara bakınca, ortada küreselleşmeciler-yerelciler gibi bir ayrımdan ziyade sermayenin serbest hareketlerini tartışmayan, insanların hareketlerinin kısıtlanmasında ise genel bir konsensüsün oluştuğu yeni bir sömürü döneminde olduğumuzu ifade etmek mümkün. Burada yeniliğin küreselleşmeyi ortadan kaldırmak yerine onu yeniden biçimlendirdiğini değerlendirebiliriz. Son dönemde ABD’nin gümrük tarifeleri tehditleriyle yaptığı yeni ticaret anlaşmalarının yanı sıra Avrupa Birliği’nin Latin Amerika ve Hindistan ile gerçekleştirdiği yeni ticaret anlaşmaları da küreselleşmenin sermaye açısından bu anlamda vazgeçilir nitelikte olmadığını göstermesi gerekir.
Öyleyse, batı cephesinde yeni bir şey olmadığını, emperyalizmin bir süre benimsemiş gözüktüğü ama uygulamadığı kuralları anmamasının bir kuralsızlaşma saymaya yetmeyeceğini, artık bir rekabet ve çatışma döneminde olduğumuzu bilerek hareket etmeliyiz.

