Basit bir soruyla başlayalım. Emperyalizme nasıl bakmalı?
Bilsay Kuruç: Birçok yerinden bakmak mümkün. Emperyalizm diyorsak, işin iki vazgeçilmez ve birlikte mütalaa edilmesi gereken kolonu var. Biri sermaye boyutu, yani kapitalizm. Öteki de kapitalizmin devleti. Bu ikisi birlikte mütalaa edilirse emperyalizmden bahsedebiliriz. Yoksa salt sermayeden bahsedersek meseleyi yalnızca şirket bazında, banka bazında konuşmuş oluruz.
Devlet tarafından konuşursak da yanılırız, eksik kalır, sermaye tarafını ihmal etmiş oluruz. İkisini birleştirme zorunluluğu var. 20. yüzyıldan bugüne kadar emperyalizmden bahsedebilmek için ikisini birleştirme mecburiyeti var. Eğer kapitalizmin emperyalizme dönüşme mecburiyeti olacaksa, o zaman bunun asli karakteri merkeziyetçi ve hiyerarşik olmasıdır. Tepede mutlaka bir devlet oturuyor. Ve dünya o devlete kaynaklarını aktarıyor. O halde bu devlet dünyayı organize etmek zorunda.
Birincisi, bu devlet kendini tazeleyebilmeli. Bu bizi teknoloji boyutuna götürüyor. Birbirleriyle iç içe olan devlet ve sermaye, teknolojiyi kendi mülkiyetlerine alıp, yani bilimi kullanıp, bilimin ürünlerini teknoloji haline getirerek bu teknolojiyi kendini tazelemeli ve dünyada üstünlük kurmak için kendi mülkiyetinde daima kullanmalı ve bunu organize etmeli.
İkinci mesele, bunun için kurumların yaratılması. Üçüncü mesele de insanları kendi tasarladığı şekilde, yani sistemin ve kapitalizmin gerektirdiği şekilde kayıtsız şartsız kendi askeri yapabilmesidir. Bu şu demek oluyor, her şeyi piyasalaştır. Her şey piyasalaşırsa insanlar da bunun askeri olurlar.
Bu üçü bir araya gelebilirse işte o zaman sermaye rahatça bütün dünyayı dolaşır ve yönetebilir. Bu üçü, bize güç kavramını getirir. Birçok şeyin birleşmesi lazım ki sistem sürekli olsun. Dalgalansa bile kendi varlığını devam ettirecek koşulları kendi kendine yaratabilsin.
Bunun işlemesi için kapitalizme özgü bir işlekliğin sağlanması lazım. O işlekliği de para ve finans sağlayacak. Yani sistemin damarlarında kan dolaşmalı. Biz ona likidite diyoruz. Bu da dördüncüsü.
Bunların içinde bazı boyutlar 20. yüzyıla gelirken daha fazla öne çıktı. Ama buradaki yenilik, yukarıdaki boyutların birleştirilebilmesi ve kendilerine yardımcı kapitalist devletlerle bir bütün oluşturmasıdır. Demek ki yukarıda bir ana devlet var ve buna yardımcı devletler var. Ağa ve kardeşler diyelim.
Yardımcı devletler dünya çapında olamıyorlar. Ama sermayenin doğası gereği dünya çapında arzuları var. Onun için de ana devlete muhtaçlar.
Bunu 1945’ten beri görüyoruz. 1945’te yukarıda bahsettiğim ağa devlet yer değiştirdi. İngiltere’nin artık ağa devlet rolünü oynayamayacağı kesinleşti. Ama yardımcı aktör olacak. Dolayısıyla 2. Dünya Savaşı ABD’ye sistemin ağası olma koşullarını hazırladı. O çok büyük savaş olmasaydı büyük olasılık ABD’nin işi biraz daha uzayacaktı. Savaş kapitalist devletlerin hepsini iflas ettirdi, hepsini teknolojik olarak geri bıraktı, piyasalarını işlemez hale getirdi. Sistemi yeniden ve kendine göre kurma ABD’ye nasip oldu. Tarih ABD’yi getirdi.
ABD dünyayı kendine göre projelendirdi. Yani emperyalizme uygun şekilde. Çünkü emperyalizmden daha aşağısı olmaz. İngiltere 1870’lerle birlikte emperyalizm aşamasına geçtikten sonra 1945’ten sonra ABD için daha aşağısı olmaz. Daha yukarısı olacak. ABD kapitalizmi buna göre tasarımını yaptı.
Kurguda ABD’nin tartışılmaz teknolojik üstünlüğü var. 2. Dünya Savaşı bunu sağladı. Bu dönemde ABD, göçmen bilim insanları ve ekonomik üstünlük ile bilimi teknoloji için organize etmeye başladı. İşe atom bombasıyla başladı.
ABD 2. Dünya Savaşı sonrası nasıl bir emperyalizm modeli kurguladı?
Bilsay Kuruç: Temel koşulu koydu, yeni bir savaş mantalitesiyle savaşı dünya yüzünden eksik etmeksizin emperyalizm olabileceğini anladı. Ama bu savaş değişik şekillerde olacak. Dünyayı böleceğiz, adına “Soğuk” diyeceğiz. Daima bir savaş gerilimi içinde olacağız. Bu fiziksel savaş olmayabilir ama öncelikle ideolojik olması lazım ki bizim tarafa çekeceğimiz insanları piyasanın askeri yapabilelim. Birinci boyutu bu.
İkinci boyutu, devlet düzenini buna göre yeniden yapılandırdı. McCarthy gibi şahinler geldi.
Ekonomik gücü üstündü. Savaştan çıkınca öteki kardeş kapitalizmler ekonomik olarak elemine oldukları için ama aynı zamanda yeni bir başlangıç yapmaya da mecbur oldukları için bir iş birliği düzeni kurmak gerekiyordu.
Önce savaştan ABD’ye 20 milyar dolar borçlu olarak çıkan İngiltere’ye yaklaşık 4 milyar dolarlık kredi açtı. Ama bunun bir karşılığı var. Avrupa’yı ikna edeceksin.
Atlantik buradan doğdu. Avrupa ile ABD’nin birleşmesi üzerinden doğdu. Sadece Churchill ve Roosevelt’in anlaşmasından değil, Avrupa’nın ABD ile birleşmesinden doğdu. Emperyalizm için jeopolitik olarak en önemli alanı ABD çiziyor. Burayı da NATO ile bağlıyor.
ABD Avrupalılara diyor ki, dünya mutlaka bir savaş doktrini ile yönetilebilir. Bu görev benim. Siz Avrupalılar ordu beslemeyin, ben oraya üslerimi kuracağım, bombalarımı, askerlerimi getireceğim, sizin için harcama yapacağım diyor. Bu 1950’den itibaren işlemeye başlıyor. En önemli müşterileri gelişmiş kapitalist ülkeler.
ABD ekonomik olarak nasıl bir kurgu yapmıştır?
Bilsay Kuruç: ABD’nin emperyalist olarak nasıl bir ekonomik ve finansal kurgu yaptığına bakalım. Çünkü emperyalizmin günümüzdeki boyutu, özellikle 2008’den sonra karşımıza çıkan haliyle, bu damarın genişlemesiyle gelecek.
Ekonomik kurgu için şuna dikkat etmek lazım, bütün öteki ülkeler 1945-1950’den itibaren ABD’ye mecburdurlar. O halde emperyalizmin yeni düzeni ABD’nin koyduğu koşullarla olacak. Hiyerarşi ve merkeziyetçilik bunu gerektiriyor.
Bu düzen nedir?
ABD, 1950’lerin başlarına kadar ekonomik tabloya baktığımız zaman bütün ülkeler 1945’ten sonra Avrupa başta olmak üzere bütün öteki kapitalizmler cari açık verirler. Ortak bir para birimi yoktur. O noktada ABD devreye giriyor. Biz İngiltere ile Bretton Woods diye bir kasabada anlaştık, artık yeni para birimimiz dolardır diyor. İşin en önemli boyutuna geldik.
Doları altına eşitliyorlar. Terazide ikisi de aynı geliyor diyorlar. Dünyanın en büyük altın stoku o tarihte ABD’dedir. Bütün altınlar 1920’lerden itibaren ABD’ye kaçtı. ABD de buna güvenerek, bundan sonra dolar kullanabilirsiniz, bana dolar getirene altın da verebilirim diyor. Bu noktada başlıyor iş.
Bretton Woods’ta varılan anlaşmaya göre bu döviz kurları sabit kalacak. Bu da kapitalizme hesap yapma, yarınından emin olma güveni veriyor. Paramızın değeri değişmeyecek, maliyetler değişmeyecek herkes ne alıp verdiğini bilecek.
Dolayısıyla hikâyeye böyle başlıyoruz. ABD kuralları koydu ve bütün ülkeler açık veriyor, ABD fazla veriyor. Bu şu demek ABD kreditördür, öbür ülkeler borçludur. Açık verenler borçlanmak zorundadır ve ABD onları kredileyecek. Bunun için de kurumsal düzenleme yaptı ve IMF ile Dünya Bankasını kurdu.
Kurumsal düzenlemeyi de yaptı, teknolojik üstünlük de onda, daha geniş planda da BM’de veto hakkı var. Bunların tümüne bakınca ABD’nin kapitalist dünyada tartışmasız üstünlüğü var. Dolar da tartışılmaz şekilde dünya parası olma üstünlüğü var.
1950’lerden sonra neler oluyor?
Bilsay Kuruç: 1950’ye kadar dış fazla veren ABD, Kore Savaşı’ndan sonra dış açık vermeye başlıyor. Demek ki 70 yıldır açık veriyor. Emperyalizmin yeni dokusu içinde iki oyun kuralı var. Biri ABD’ye göre öbürü diğerlerine göre.
Niye öyle? ABD, oyunun kuralını açık veren ülkeye kredilendirmek üzerine kurdu. Kredilendirmek için de ne lazımsa yapar. İngiltere 1940’ta ABD’den Almanya ile savaşırken borç istedi. ABD bunun üzerine banker kuralını işletti. Yani İngiltere’nin önce kendi tedbirlerini almasını istedi. Dünyanın her yerinde tesislerin var onları özelleştir dedi. Commonwealth ülkelerinin gümrüklerini indir ben de gireyim dedi. İngiltere durumu idare etti. Çünkü ABD dedi ki açık veren bir ülke önce kendi tedbirini alacak, ondan sonra kredi vereceğiz.
1950’lerden itibaren ABD de açık verdiğine göre o zaman kuralın ona da işlemesi lazımdı. Yani ABD’nin de çeşitli tesislerini satması ve kendini dengeye getirmesi lazımdı, ama öyle olmadı.
Peki, niye öyle olmadı? İşte emperyalizm burada ortaya çıkıyor. Çünkü Amerika burada sistemin ağası. Kural koymaya ihtiyacı yok. Sadece kurallar ona göre işleyecek. O ne derse kural odur. Bu durumda şu ortaya çıktı; bu yaptıkları anlaşmaya göre dolar dünya parasıysa o zaman bütün ülkeler rezerv olarak Amerikan doları tutuyorlar. Amerika’nın kendi dolarını tutmaya ihtiyacı yok.
ABD onlara dolar veriyor veya – işte bam teline geldik- diyor ki ben size dolar da verebilirim ama dolara eşdeğer aynı değerde bir şey daha verebilirim; ABD hazine tahvilleri. Bu ikisi aynı değerde; dünyada en sağlam para dolarsa en sağlam senet de ABD hazinesine senedidir.
Bu tarihten itibaren bütün öteki ülkeler, başta diğer kapitalizmler olmak üzere, ABD hazine tahvillerini rezerv olarak tutmaya başlıyorlar. Bu ne demek? ABD, borçlanma senetlerini onlara vererek kendi açıklarını finanse etmeye başlıyor. Bir yandan da kreditör olarak görünüyor ama aslında başlayan şey, ABD hazinesinin yavaş yavaş dünyanın tasarruflarını çekmeye başlamasıdır. Çünkü bir ülkenin ABD hazine senedini alabilmek için parası olması lazım.
Baktığımız zaman 1950’den sonra ne görüyoruz? Almanya ve Japonya’dan başlamak üzere belli başlı kapitalist ülkeler, müthiş bir hızla gelişiyorlar. Yani ödemeler dengeleri fazla vermeye başlıyor. ABD hazine tahvillerini işte bu fazlalarla alıyorlar.
Peki, bu fazlalar nereden geliyor? Bu fazlalar Alman ve Japon işçisinin emeğinden oluşuyor. Dolayısıyla ABD hazine tahvilini alan Almanya, kendi işçisinin emeğiyle ABD’yi finanse etmiş oluyor. Burada eski sömürgecilik düzeninde olduğu gibi gidip Hindistan’dan haraç kesmek yok. Oturduğun yerde diğer kapitalist ülkelerin hızlı gelişmesinden yaratılan fazlaları kendine çekiyorsun, kendini finanse ettiriyorsun ve bunu kendi paranla yapıyorsun.
Demek ki 1950’den sonraki emperyalizmde yavaş yavaş şu ortaya çıkıyor; ABD açık verirse dünya onu finanse etmeye mecburdur. Giden dolarlar geri döner, ABD dış açık da verebilir, içeride bütçe açığı da verebilir.
ABD bunlara ben dünyanın polisiyim, sizin adınıza polislik yapıyorum, beni finanse etmeye mecbursunuz diyor. Soğuk Savaş doktrini bu işe yarıyor, yani ABD’nin kendisini finanse etmesine yarıyor. Dünyanın her yerinde askeri üs kurarak harcadığı dolarlardan meydana gelen açıklarını, o ülkelerin fazlalarıyla finanse ediyor. Yani o ülkelerin emeğiyle.
1950’den sonra dünya ekonomisinin 20 yıl boyunca olağanüstü büyük bir hızla geliştiğini düşünürsek, ne kadar çok fazla biriktiğini ve bu fazlaların ABD’nin bütçe açıklarını yani ABD militerleşmesini, ABD’nin kurduğu yapıyı desteklediğini görebiliriz. Demek ki emperyalizmin hem militer boyutu hem teknolojik boyutu hem de senaryoyu yürütmekle sorumlu ve yetkili ağanın kendi iç açıklarını da dış açıklarını da dünyaya finanse ettirdiğini görebiliyoruz.
1960’lardan itibaren açıklar büyümeye başladı. Kimse de ABD’ye sesini çıkaramıyor. Mesela Almanya ürettiği fazla ile ABD hazine senedi almak yerine okullar yapabilir, sağlığı geliştirebilir, ulaşımı parasız yapabilir. Ama yapamıyor, ABD hazine tahvili alıyor.
İşte emperyalizmin dünyayı idare eden önemli bir damarı. Öteki ülkelerin kendi toplumlarına hizmet etmek üzere yaratılan fazlayı kullanması yerine ABD’ye vermesi. 1950’den beri kurulan mekanizma bu.
Bu şekilde 1970’e kadar geldik. Ama 1960’larda iş cıvımaya başladı. Fransa’da bir adam çıktı, Charles de Gaulle. Dedi ki bu ABD boyuna açık veriyor. Bu kadar açık veriyorsa bunun doları altınla tartıldığı zaman o kadar gelmez, çok hafif gelir. ABD’ye sen al bu dolarları ver bana altınları dedi. ABD ilk darbeyi buradan yedi. Charles de Gaulle şunu gösterdi, ABD ekonomik olarak o kadar da güçlü değildir.
ABD Hazine Sekreteri David Kennedy biz sermayemize cesaret verdik size gelsin tesisler kursun yatırım yapsın diye, size dolarları gönderdik. Ama siz bu dolarlarla başka işler yapıyorsunuz, bizim hazine kâğıtlarımızı almıyorsunuz diye 1970’de postayı koyuyor. Dolarla ya bizden hazine kâğıdı alacaksınız ya da bizden ithalat yapacaksınız diyor. Bizim verdiğimiz açıktan siz faydalanıyorsunuz, böyle olmaz denge kurulacak diyor. Bizim düzenleyeceğimiz politikalara ayak uyduracaksınız diyor. Ancak bu çıkış bir karşılık yaratmadı.
1971’de Nixon, dolarla altını birbirinden ayırdı ve o tarihten itibaren 2008’e gelmeye başladık. Bana dolar getirene artık altın vermiyorum dedi. O zaman altın emekliye ayrıldı. Peki, altın neydi? Altın objektif bir değer birimiydi. Hiçbir ülkeye ait değildi, bütün ülkeler için bir referans noktası ve tarafsız bir nesneydi.
Altını emekliye ayırınca ve bütün sistem ABD dolarıyla işleyince şu ortaya çıktı; artık sistem sadece ABD doları ile işleyecektir ve ABD dolarının karşılığı yoktur. Daha doğrusu, bugüne doğru gelirken ABD dolarının yegâne karşılığı ABD hazine borcudur. Yani dünya şunu kabul etmelidir; dolar politik bir paradır. ABD’nin dünyayı yönettiğinin bir simgesidir. Bunu reddedersiniz dünya batar diyor.
1945’te ABD özgürlük şampiyonu devlet olarak sahneye çıktı. Dedi ki Sovyetler diye bir yer var, orada umacılar var, ben özgürlük şampiyonuyum dedi. Bütün özgür devletler arkama geçsin dedi ve ahlaki bir liderlikle çıktı sahneye. Tarihin getirdiği bir iyilik prensi gibi çıktı ortaya.
1971’den sonra herkes dünya parası olarak doları, artık bir iyilik perisi olmayan fakat dünyayı korkutan bir ABD’yi kabul etmek zorunda. 1945’te ABD dünyayı yıkacak diye bir korku yoktu. Özgürlükler diyarı, Amerikan rüyası vardı. Ama 1971’de ABD diyor ki dolarla işleyen dünyayı kabul etmezseniz dünya yıkılır. Bütün kapitalizmler korkuyorlar. Çünkü kapitalizmin başka bir para birimi yok ve o güne kadar kazandıklarını kaybetmekten korkuyorlar.
ABD ekonomisi hep böyle güçlü mü devam etti?
Bilsay Kuruç: 1970’lerin büyük durgunluğundan itibaren ABD’nin ekonomik gücü yavaş yavaş azaldı, kâr oranları düştü. Bu da ortaya yeni bir damar çıkardı. Sisteme kan basacak olan yeni damar finans damarı. Para ve finans damarı şunu getirdi: ABD yeni bir kurguya başlıyor. O kurguda ABD artık kreditör değil, dünyanın en büyük borçlusudur. 1970’lerde ve 1980’lerde ABD dünyanın en büyük borçlusu olarak geçmişteki gücünden bir şey kaybetmedi çünkü bu senaryoyu kim kesmeye kalkarsa onu batırma gücüne sahipti. Dünya ABD’yi finanse edecektir.
ABD net kreditörlükten net borçluluğa geçtiği zaman finans sektörü ihtiyacı ortaya çıktı. Bütün dünyaya bizim daha çok dolar göndermemizi sağlasın, başta biz olmak üzere bütün dünya daha çok borçlanarak işlesin. 1980’ler ve özellikle 1990’lardan itibaren, dünyada borç stoku git gide artacak. Yani dünya artık borçla işleyen, borçlandıkça işleyebilen bir emperyalizm mertebesine çıkmış olacak.
Dolayısıyla 1990’lardan sonra başlayan senaryo şunu getiriyor; borç artacaktır, borcun artmasının önünde engel yoktur çünkü borcun piyasaları oluşacaktır. Yani finans piyasaları dünyayı borçlandırmak üzere çeşitli enstrümanlar yaratarak finans piyasaları organize olacaktı.
Yeni kurumlaşma 1980’lerde başlıyor. Yeni kurumlaşmayı kolaylaştıran şey, yeni teknolojik gelişmelerdir. 40 yıl boyunca ABD ordusu tarafından kullanılan internetin doğrudan doğruya finans sektörüne inmesidir. İnternet indiği zaman düğmeye basıyorsun, 5 saniyede dünyanın ucuna 30 milyar dolar gönderebiliyorsun. Demek ki yine ABD’nin ve uluslararası sermayenin mülkiyetinde olan ve uluslararası sermayenin en önemli dokusu finanstır. Yeni icatlarla finans artık kapitalizmi yeni piyasalar yaratarak pompalıyor.
Finans öne geçtiği zaman kapitalizmde bir karakter değişikliği başladı. Borçlandırmanın esas olduğu bir sistem riskle işler. Artık daha önceden olduğu gibi uzun vadeli krediler üzerinden çalışan bir kapitalizm söz konusu olamaz. Yani sanayiyi kredilendiren kapitalizm arka planda kalıyor. Artık paradan para kazanabilen bir kapitalizm lazım.
O halde dünyanın iki büyük finans merkezinin de buna göre organize olması lazım. Bunların birisi Wall Street diğeri Londra. Bütün dünyanın paraları, ürünleri ve fiyatları Londra’da toplanır, burada fiyatlanır ve gider. Şimdi bunun yanı sıra bütün dünyanın para akımları Wall Street’te toplanır, Londra’yı alır. İkisi kan kardeştir. 1980’lerin sonlarından itibaren para ve borç meselesinin merkezi haline geldiler. Emperyalizmin bu yeni aşamasında para bulma zorluğu yok. Paranın bir bedeli var. Onu ödersen finansmanı alabiliyorsun.
Dünyada iki grup ülke var. Aslan kapitalistler bir de bizim gibi varoş kapitalizmler. ABD düzeni aslan kapitalistlere göre kuruyor, çünkü fazlayı onlar üretiyorlar. Yani ABD’nin açıklarını sürekli olarak finanse edecek olanlar Almanya, Japonya ve sonradan katılan Çin gibi ülkelerdir. Bu ülkelerin emeği kendi kasalarında yatıyor ve ABD hazinesini finanse ediyor.
Peki, garibanlar için ne olacak? Kemer sıkma. Onların dolarla fazla oynamaya hakları yok, çünkü fazla üretmiyorlar, açık veriyorlar. ABD diyor ki ben onları dolarlaştıracağım çünkü onların bana piyasaları lazım. O halde onlara dolar vereceğim, bana borçlanacaklar. Sadece şirketleri ve bankaları değil, halkı da borçlandıracağım. Orada kurulacak olan siyasi rejimlerin görevi o ülkelerin insanlarını yurttaş yapmak, toplum menfaatine ortak değerler gibi lafları unutacaklar, sadece piyasayı öğrenecekler. Yani tüketici olacaklar. Onlara kredi vereceksin, borç vereceksin. Ama sonsuza kadar borçlu olacak. Araba alabilecek ama borçlu olacak. Bilgisayar vereceksin borçlu olacak. Çocuğunu borçla okutacak.
Konutun topluma ait bir altyapı olması lazım. Eğitimin topluma ait bir hizmet olması, parasız olması lazım. Toplu taşımanın esas olması lazım. Ama aksine parasız olması gereken şeyler fiyatlanacak, borçlanılacak ve satın alınacak ve toplum buna inanacak. Biz daha önce böyle şeylere sahip olamazdık, şimdi sahip olduk yaşasın piyasalar diyecekler, piyasa askeri olacaklar.
Bu ülkeler hep açık verecekler, açık verdikçe kemer sıkacaklar bunların büyük pastayla ilgileri olamaz. Finansa ihtiyaçları olursa finans piyasalarından bunlara yüksek faizle ara sıra borç vereceksin. O da yetmezse özelleştir diyeceksin. Bizim gibi ülkelere yapılan muameleyle aslan kapitalist ülkelere yapılan muamelenin farklı olduğu ama esasta ikisinin de ağayı sonsuza kadar finanse etmekle, yani kaynaklarımızı onlara aktarmakla mükellef olduğumuz bir aşamaya geldik. Bu, sömürgeciliğin sopayı göstererek yaptığı baskıdan daha güçlü bir baskı. Ama sopayı göstermiyor, çünkü seni zaten kendi askeri haline getirmiş. Bütünlüğü olan bir model.
Başa dönersek, teknoloji ABD’nin elinde. Bunu tehdit unsuru olarak kullanıyor. Dünyanın kaynaklarını kendine çekti fakat bunları halkı için kullanmadı. ABD’de şimdi kim bilir kaç milyon yoksul insan var? Kaç milyon hâlâ karton kutularda uyuyor? Kaç milyon aç insan var? Bunlar için kullanmadı, buna yeltenenleri de başkanlık seçimlerinden eledi. Teknolojiyi artık iyice silahlanmaya, tehdide dönüştürdü ve yıkarım dünyayı dedi.
Kurumsal olarak ABD’nin kurduğu bu kaynak aktarma sistemine itiraz eden bir ülke, aslan kapitalizmler arasında yok. Zaten bütün ülkeler kapitalistleştiği için herkes daha çok pay alabilmek için kör kuyunun peşinden koşuyor.
Finans deyince aklımıza sadece dolar piyasaları geliyor. Onun için dolar egemenliğinin sona erdiğine dair tartışmalar bir şey ifade etmiyor. Dünyanın borç stoku 300 trilyon doları aştı. Dünyanın toplam hâsılası 100 trilyon dolar. ABD hazinesinin borçlanma için sattığı kâğıtların toplamı 2021 sonunda 8 trilyon dolara yaklaşmış. ABD’nin milli geliri ise tahmini olarak 24 trilyon dolar. Milli gelirin üçte biri kadar hazinesi borç kâğıdı satmış.
Peki, bu daha önce ne kadarmış? 2007’de borçlanma 2,3 trilyon dolar, milli gelir ise 14,7. Yani aşağı yukarı onda biri kadar borçlanıyor. Ve bu durum git gide artıyor.
20. yüzyılın dönemecinde bu böyle değildi. İngiltere’nin böyle bir borcu yoktu. Başkalarına kredi veriyordu. ABD’de bu 1950’lerde değişmeye başladı, 1970’lerden itibaren en büyük borçlu emperyalizm modeline geçtik.
Borç stokumuz artıyor. Dolarlaşma ve dolarla çalışan kafalar da artıyor. Türk lirası ile çalışan kafalar buharlaştı. Devletin kafası da dolarla çalışmaya başladı. Kur Korumalı Mevduat şunu gösterdi; hepimizin görevi birikimlerini dolarla tutanları desteklemektir. Çünkü farkı hazine ödeyecek, yani biz. Hazine demek biz demektir. Ekonominin de tutunduğu yegâne güvenlik halkası budur. Her şey buna göre ayarlanacaktır. Modelin bütünlüğü hangi partinin gidip hangisinin geldiğine göre değişmeyecektir.
Bizim Avrupa’ya veya Japonya’ya terfi etme olanağımız yoktur. Biz hep açık vermeye mahkûmuzdur. Kurduğu kurumlar, yaptıkları yardımlarda hiçbir zaman seni kendi ayakların üzerinde durman ve maazallah planlama gibi şeyler yapmana izin vermezler. Sen destek alıyorsan sadece kapitalizmden ithalat yapmak için destek alıyorsun.
1980’den sonra modelin özünde sanayinin kredilenmesi diye bir şey yok. Fabrika için kredi vermezler. Yabancı sermaye de gelip fabrika kurmaz. Sadece paradan para kazanmak var. Risk ne kadar yüksekse kazanç o kadar yüksek olur düşüncesi var. Ve kazançlar kısa vadelidir.
Şirketler de buna göre oyun kurdu. Şirketler kâr ettiklerinde yatırım yapmıyorlar. Kendi hisselerini satın alıyorlar. Böyle yapınca da şirketin borsada değeri yükseliyor. Havadan kazanç elde ediyor. Bu sistemi de ABD merkez bankası daima düşük kalan faizleriyle destekliyor. Şirketler borsayı canlandırırlar.
O halde 3 ayaklı bir sacayağımız var. O sacayağı sürekli kaynak çeken ABD hazinesi, sürekli kaynak basan ve dünyaya salan ABD Merkez bankası ve sürekli olarak paranın ve paraya eş değer kabul edilen çeşitli finans araçlarının değerce inip kalktığı oyun oynanan borsa.
Model şirketleri, bankaları ve insanları içeren bir bütünlüklü kurgu halinde işlemektedir. Finanssız bir kapitalizm, dolara biat edilmeyen bir kapitalizmi şu anda düşünmek mümkün değil. Doları sorgulamadan, yalnızca dolarla kazanabilirim denildiği sürece de bu şekilde devam edecek.
Bizleri nasıl bir gelecek bekliyor?
Bilsay Kuruç: 1914’ten önce de emperyalizm vardı. Lenin’in farklılığı, emperyalizm içinde bir devrimci filizlenmenin de başlayabildiğini, yani sistemin kendi kendini büyütürken kendi içinde kendine yabancı, kendine ters bir dokunun da gelişmesini yarattığını görmesi. Bu sistemin içinde bir karşı damar gelişiyor. Bir devrimci damar. Fikri üstünlüğü şurada, bu damarın bir devrime nasıl varacağının metodolojisini yaptı. O günün emperyalizminin farklılığı burada, Lenin’i yaratmış olmasında. Bugünün emperyalizm modelinde ise henüz öyle bir damar görülemiyor.

