Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki taşkınlar, toprak kaymaları ile su baskınları da kesinlikle bir yazgı ya da doğal değildir!

Dergi Gündem Sayı 7 (Eylül 2021)

Yücel Çağlar [1]

Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yaşan taşkınlar ile su baskınları tartışılması sırasında çoğunlukla gözlerden kaçırılan şu üç boyutlu gerçekliğin artık görülmesi gerekmektedir:

Taşkınlar,

  • toprak kaymaları ile
  • su baskınları,

nedenlerinden birisi, “aşırı” olduğu öne sürülen uzun süreli ya da anlık yoğun yağışlar olsa da olgusal olarak farklı sonuçlardır. Açıktır ki, bu sonuçlar ancak gerekli önlemler alınmadığında birbirini “tetiklemektedir”. Yağışların uzun süreli ya da yoğun olması, çok açık, doğal oluşumlardır ama söz konusu sonuçlar, çoğu durumda kesinlikle doğal değildir; yol açtığı yıkımlar önlenebilir ya da en aza indirilebilir. Dolayısıyla sorgulamaların da neden önlenemediği ya da en aza indirilemediği üzerinde yoğunlaştırılması gerekir. Bu gerek bence üç ayrı düzlemde yerine getirilebilir. Açıktır ki, bu üç düzlemde yapılacak sorgulamaların, kimileri birbirleriyle bir ölçüde örtüşse de, en azından öncelik ve ağırlıkları farklılaşacak bilgi alanları (ekoloji, inşaat, yerleşim planlaması, tarım, ormancılık, toplumbilimsel vb.), üzerine temellendirilmesi yöntemsel zorunluluktur. Ülkemizde, böylesi bir yaklaşım yerine, doğrular ve yanlışların birbirleriyle karıştırıldığı, herhangi bir önceliğin gözetilmediği dolayısıyla da anlamsızlaşan kısır tartışmalar yeğlenmektedir. Ne var ki, bu, son derece yalın gerçeklikler, en bilgili olması gereken ilgili meslek örgütleri, bilimciler tarafından da çoğunlukla görülmemekte; dolayısıyla da, deyim yerindeyse, “sapla saman karıştırılmaktadır.”

Öte yandan; söz konusu Bölgedeki taşkınların alçak yerlerdeki “betonlaşmadan”, dahası, küresel iklim değişikliğinden kaynaklandığı anlamına gelen söz konusu açıklamalara katılabilmek olanaksızdır: Taşkınlar denizden yüksekliği en fazla 500-700 metrelerden daha yüksek yerlerde oluşmaya başlamaktadır. Bilindiği gibi bu yükseltilerde “betonlaşma” yok denebilecek düzeydedir ve son derece dağınık biçimdedir.

Ben bu bağlamda yalnızca Bölgedeki taşkınlar ile toprak kaymalarının ağırlıkla nedenleri üzerinde durdum. Yerleşme yerlerinde ağırlıkla yerleşme yerlerinin yanlış seçimi ile alt yapı yetersizliklerinden kaynaklanan su baskınlarını ise benden çok daha yetkin biçimde tartışabileceklere bıraktım.

***

Bölgedeki taşkınlar ile toprak kaymalarının şiddetli yağışların yanı sıra aşağıda yalnızca başlıcalarına değinebildiğim olumsuzluklar ile yetersizliklerden kaynaklandığını düşünüyorum:

  • Bölgedeki denizden 0-700 metre yükseltilerde sığ kök yapısına sahip çaylıklar, kısmen de fındıklar, mısırlıklar yaygındır. Bu durum, özellikle yüksek eğimli yerlerde toprakların su tutma kapasitesini ve tutunma gücünü zayıflatmaktadır. Buralarda herhangi bir önlem alınmadan tarım yapıldığında ya da yerleşildiğinde, toprak kaymalarını daha da kolaylaştırmaktadır. Bölgede hem yerleşme hem de tarım arazilerinde sekileme, teraslandırma, uygun türlerle ağaçlandırma, yanı sıra doğal ağaç ve ağaççık topluluklarının korunması vb. hiçbir önlem alınmamaktadır.
  • Bölgedeki köylerde, mahallelerde yapılaşmalar denetimsizdir. Engelleyici kimi hukuksal düzenlemelere karşın isteyen istediği yerlerde istediği gibi ve istediğince çok katlı yapılar yapabilmektedir. 1985 yılında yürürlüğe konulan, en son olarak 11 Temmuz 2021 tarihine değin on kez değiştirilen Plansız Alanlar İmar Yönetmeliği, arazi kullanım planlamasıyla ile ilgili bir tek kural içermemektedir.
  • 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 2013, 2019 ve 2020 yıllarında değiştirilen 27 maddesinde 2013 yılında;

Belediye ve mücavir alanlar dışında köylerin köy yerleşik alanlarında, civarında ve mezralarda yapılacak konut, entegre tesis niteliğinde olmayan ve imar planı gerektirmeyen tarım ve hayvancılık amaçlı yapılar ile köyde oturanların ihtiyaçlarını karşılayacak bakkal, manav, berber, köy fırını, köy kahvesi, köy lokantası, tanıtım ve teşhir büfeleri ve köy halkı tarafından kurulan ve işletilen kooperatiflerin işletme binası gibi yapılar için yapı ruhsatı aranmaz. Ancak etüt ve projelerinin valilikçe incelenmesi, muhtarlıktan yazılı izin alınması ve bu yapıların yöresel doku ve mimari özelliklere, fen, sanat ve sağlık kurallarına uygun olması zorunludur.

kuralına yer verilmiştir. Açıktır ki bu kuralla özellikle kırsal yerleşmelerde arazi kullanımında yaşanan başıbozukluk durum, denetimsizlik iyiden iyiye pekiştirilmiştir.

  • 3194 sayılı İmar Kanunu’nun yine 27. maddesinde yapılan söz konusu değişiklikle;

Köy yerleşik alan sınırı içerisinde, 3/7/2005 tarihli ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu hükümleri uygulanmaz.”

kuralı getirilmiştir. Böylece, her türlü bilim dışı arazi kullanımı da yöre insanının istencine bırakılmıştır.

  • 2011 yılında çıkarılan 648 sayılı Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında…” KHK’nın maddesiyle 3194 sayılı yasaya getirilen Ek Madde 4’ün ilk fıkrasında;

“Mera, yaylak ve kışlakların geleneksel kullanım amacıyla geçici yerleşme yeri olarak uygun görülen kısımları valilikçe bu amaçla kurulacak bir komisyon tarafından tespit edilir. Bu yerlerin ot bedeli alınmaksızın tahsis amacı değiştirilerek tapuda Hazine adına tescilleri yapılır. Bu taşınmazlar, bu madde kapsamında kullanılmak ve değerlendirilmek üzere, belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalanlar ilgili belediyelerine, diğer alanlarda kalanlar ise il özel idarelerine veya özel kanunlarla belirlenen ilgili idarelere tahsis edilir.

kuralına yer verilmişti. Bu madde 2014 Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Ancak, madde yürürlükte kaldığı üç yıl içinde yaylalardaki yapılaşmalara yeni boyutlar kazandırılmıştı.

  • Başta 6831 sayılı Orman Kanunu olmak üzere ilgili hukuksal düzenlemelerde özellikle 2000’li yıllarda yapılan değişikliklerle ülkemizdeki ormansızlaşma süreci iyiden iyiye pekiştirilmiştir. 6831 sayılı yasada yapılan ve bu bağlamda yaşamsal önem taşıyan düzenlemelerin başlıcaları şunlardır:
  • Yasanın 2012 yılında değiştirilen 17. Maddesine göre;

“…Devlet ormanlarında 31/12/2011 tarihinden önce toplu yerleşimin bulunduğu; yaylak ve otlak olarak kullanılan alanlar içindeki yerler ile yılın belirli dönemlerinde geleneksel yaylacılık maksadıyla yerleşim yeri olarak kullanılan alanlar kullanım bütünlüğü de dikkate alınarak Orman Genel Müdürlüğünce tespit edilir. Tespit edilen bu alanlardan uygun görülenler Cumhurbaşkanı kararı ile yayla alanı olarak ilan edilir. İlan edilen yayla alanlarında 31/12/2011 tarihinden evvel yapılmış, … her türlü bina ve tesisler… orman idaresi tarafından işletilir, işlettirilebilir veya kiraya verilebilir.

  • Yasaya 2018 yılında getirilen Ek Madde 16’ya göre;

“Orman ve Su İşleri Bakanlığınca, bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi de mümkün olmayan yerler ile bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte üzerinde yerleşim yeri bulunan ya da yerleşim yeri oluşturulması uygun olan taşlık, kayalık, verimsiz ve fiilen orman vasfı taşımayan alanlardan, sınırları Cumhurbaşkanınca belirlenen alanlar, Cumhurbaşkanınca belirlenecek usul ve esaslara göre Orman Genel Müdürlüğünce orman sınırları dışına çıkartılarak tapuda Hazine adına tescil edilir.”  

  • Yasanın 1. maddesine en son 2020 yılında çıkarılan 7255 sayılı yasayla getirilen “K” bendine göre de;

Orman sınırları dışında olup, alan büyüklüğüne bakılmaksızın sahipli arazilerde, ekim ve dikim yolu ile yetiştirilen her nevi ağaç ve ağaççıklarla örtülü yerler, orman sayılmaz.”

Bu türden yasal düzenlemeler özellikle Bölgenin denizden yüksek yerlerindeki ormansızlaşma sürecini hızlandırmıştır.

  • Orman ekosistemlerinin yönetilmesindeki yapılan teknik yanlışlıklar da Bölgede sanıldığından az olan orman ekosistem varlığını azaltmaktadır. Örneğin Ergun İlter ile Osman Sun tarafından yapılan bir araştırmaya göre;

“1963-1964 yıllarından günümüze değin (1980’li yıllar YÇ) Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 73313 hektar “yaşlı doğal orman” gençleştirilmek üzere kesilmiştir. Ne var ki, başarı düzeyi bilinmemekle birlikte bu alanların yalnızca 20010 hektarlık kısmında “gençleştirme” çalışması yapılabilmiştir. Buna göre. 1963-1982 döneminde; “verimli üretim ormanı alanlarından 41237 hektar alan ormansızlaştırılmıştır” [2]

Bu durum izleyen yıllarda da sürmüştür. Örneğin Orman Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 1946-2020 döneminde tüm ülkemizde ağaçlandırılan toplam 2,5 milyon hektar alanın yalnızca %2,1’i Bölge illerinde (Trabzon, Orda, Giresun, Rize, Artvin ile Gümüşhane) yapılabilmiştir. Başka bir söyleyişle Bölge illerinde yıllık ağaçlandırma miktarı ülke genelinde her yıl yapılanın ancak %1,3’ü düzeyinde olmuştur.

Bölgede ormansızlaştırılan alanlar çoğunlukla çay, fındık gibi kök yapıları sığ ağaççıklar ile otlukların yaygınlaşmasına yol açmıştır. Bu durum toprakların yağışları tutma kapasitesini azaltmasının yanı sıra, daha önce de belirtildiği gibi, toprakların tutunabilme olanağını da azaltmıştır.

  • Bölgedeki akarsularda selleri önleme, en aza indirme amaçlı alt yapı çalışmalarının hemen hemen hiç yapılmamış olması, selleri hem tetiklemiş hem de yaygınlaştırmıştır. “Yeşil Yol” vb. yapılaşmalar bu süreci daha da hızlandıracaktır;
  • Bölge genelinde HES’lerin yapım sürecinde yaşanan bitki örtüsü, özellikle de orman ekosistemi yıkımlarının bölgedeki yağışlar-bitki örtüsü dengesini iyiden iyiye bozduğu açıktır; ancak, bu, ötekilerle karşılaştırıldığında, daha alt sıralarda yer alacak bir etkidir.

***

Anlaşılan Bölgede hemen hemen her yıl yaşanan taşkınların, su baskınları ile toprak kaymalarının yol açtığı yıkımlardan hiç ama hiç ders çıkarılmamış. “Onyüzbinikinci” kez (!) söylüyorum: Bölgedeki taşkınlar, çoğu kez olduğu gibi bu kez de yalnızca yerleşmeler sürecindeki yanlışlıklar, alt yapı yetersizliği ile “betonlaşmadan” kaynaklanan bir durum değildir; hemen hemen tümüyle, 500-700 metrelerden daha yüksek yerlerdeki arazi kullanım biçiminden, doğal ağaçsı bitki örtüsünün özellikle de doğal orman ekosistemlerinin yerlerinin azaltılmasından kaynaklanmaktadır. Taşkınların temel nedenin yalnızca alçak yerlerdeki “betonlaşmalar” olarak algılanmasına yol açabilecek söylemler, Bölgedeki yukarıda başlıcaları örneklenen köklü yapısal nedenlerin, dolayısıyla, ilgisiz “ilgililerin”, bakmayan “bakanların” ile sorumsuz “sorumluların” aymazlıklarının yine gözlerden kaçırılmasına yol açabilecektir. Yine de siyasal iktidar özellikle “kafalarına çay fırlattığı” yöre halkını taşkınların, su baskınları ile toprak kaymalarının “kader” olduğuna inandırabiliyor ya, “helal olsun”!

 

NOTLAR

[1] Orman Yüksek Mühendisi

[2] Ergun İLTER-Osman SUN; “Doğu Karadeniz Yöresinde Orman Kaynaklarından Yararlanma Olanakları”, Ormancılık Araştırma Enstitüsü Dergisi, Temmuz 1984, Ankara

Related Posts