Dış politikada geri dönüşler başladı: Bizim büyük yalnızlığımız(!)

Dergi Gündem Sayı 4 (Haziran 2021)

Vedat Altan

Son 10 yıllık döneme bakıldığında söyleyebiliriz ki, AKP’nin dış politikadaki yalnızlığı 2010‘ların başında verilen kararla hayata geçmişti. Bu karar neydi diye tekrar hatırlayacak olursak; bölgede militarizasyon ve askeri varlığı baskın olan, değişen dengelerde askeri yapısını kullanabilen, paramiliter güçler ile vekil savaşları yürütebilen, açtığı yeni üsler ile bölgede askeri olarak kalıcı olduğunu hissettiren bir ülke olmaktı. Gelinen noktada bu politikanın tamamen iflas etmiş olduğu görülüyor. Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar, Mısır başta olmak üzere Doğu Akdeniz’de yaşanan gerilimler bu politikanın bir sonucu. En sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim; militarizasyon ya da askeri gücün belirleyici olduğu bir dış politika perspektifinde, ideolojik kodlaması “Yeni Osmanlıcılık” ile belirlenmiş, İslam coğrafyası üzerinde bir ağırlığı olacağı düşünülen, Arap baharında ortaya çıkan değişimlerde hamle üstünlüğünü kendinde gören, ABD’nin askeri müdahale alanında bölgeyi boşalttığını ya da bölgedeki jandarmalık işinin kendisine kaldığını düşünen bir dış politik tavır, bakış açısının merkezine oturuyordu.

2010‘ların başı itibariyle içerde biriken sermaye modelinin tıkanması, bunun yanında yeni kaynak arayışları, ekonomideki sıkışmanın sathını ne kadar ileriye kurarsak o kadar başarılı oluruz inancı bu noktadaki itkilerinden bir kaçını oluşturuyordu. Eskinin imparatorluk mirası ile bağlantılı, Yeni Osmanlıcılık hayalleri de bu işin ideolojik zeminini sunuyordu. Arap baharı ile beraber bölgedeki ilişkilerini iyi kullanıp değişen yeni iktidarlara da alternatif yaratmak ve bunun merkezinde de Yeni Osmanlıcılığı koymak uzun vadeli planı tarif ediyor. ABD’nin İslam coğrafyası üzerine olan planlarının da bu noktada dış politik manevraya alan açtığını bilmek gerekiyor. ABD’nin İslam coğrafyasına hükmetmek için FETÖ gibi organizasyonları büyütmesinin ve iktidara getirme çabalarında bölge coğrafyasına dini yatırım olduğunu görmek gerekir. Bunun herkes açısından bir kazan-kazan durumu ortaya çıkardığını yazmak gerekiyor. İslam coğrafyasında liderlik değişimine gidilecekse tarihsel misyonlar için biçilmiş kaftan Türkiye idi. Türkiye’nin emperyalist merkezler ile uyumsuz bir dış politika planlamasını hayata geçirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı.

HAMLELER

2010 sonrasında bölgede Suriye, Mısır ve Tunus’ta yaşanan iç çatışmalarda aktif rol almaya gayret eden Türkiye, bölgenin ekseninin de Sünni ağırlıkta olması ile birlikte bu kartı ittifak için devreye sokmaya karar vermişti. Bölgede “Arap baharına” girmiş  ülkelerdeki karşı devrim girişimleri başarısız olmuştu. Suriye’de dış müdahaleye karşı Suriye yönetiminin ayakta kalması, Tunus’ta halkın İhvan’a karşı duruşu ve Mısır’da gerçekleşen askeri darbe ile Mursi iktidarının düşüşü, üç ülkede de AKP’nin ittifak kurmak istediği güçleri iktidardan uzaklaştırdı. İstanbul’da İhvan yanlılarının Abdülfettah es-Sisi karşıtı propaganda yapabilmesi için olanak sağlanmış, merkez yayın mecralarını Türkiye’de konuşlandırmalarına izin verilmişti. Türkiye’nin bölge politikası, Suriye’de yaptığı operasyonlar ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) üzerinden ülkede bir Sünni bölge yaratma hayaliyle ciddi yatırımlar yapmıştı.  ABD’nin 90’lardaki Irak savaşındaki kayıpları göz önüne alındığında kendi askerinin sahaya doğrudan sürülmediği vekâletler ile çatışmaların sürdürüldüğü, George Soros un deyimi ile en iyi ihraç malı ordu olan bir ülkeyi kullanmış, bu hedefine “Yeni Osmanlıcılık” ile ulaşmaya çalışan bir ortak bulmuşken, kazan kazan durumu herkes için geçerliydi.

Bu süreçte, bölgede etkinliğini artıran Rusya’ya dayanmanın önemli bir imkân olduğu düşünülse bile bunu da AKP hükümeti önce uçak düşürme, sonra özür ve Suriye’de operasyon yapabilmek, S-400 almak, İdlib gibi yerlerde kalabilmek gibi “gereksiz” konularda kredisini harcadı. Bu tıkanıklığın nedenleri arasında Rusya ile kritik bölgesel konularda ters taraflarda bulunması, bölgesel dengeleri gözetmeden kendini yalnızlaştırması, Suriye’nin ayakta kalması, ABD’nin ittifak ihtiyacında daha fazla Kürt kartına sarılması, dönüşlerden dönüş beğenmesine giden yolu açtı. Daha sonraki dönemde ise Basra devletleri olan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile Katar arasındaki uyuşmazlıklar, Türkiye’yi bölgedeki çatışmalarda yarım kalan planlarını kendi çıkarına göre hareket ettirmek konusunda fırsat çıktığını düşündürdü. Bir süredir sorunsuz giden bu ortaklık, son dönemde Katar’ın uzun süredir problem yaşadığı Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile tekrardan görüşme ve uzlaşma yollarını açmasıyla yeni bir krize girdi.

ABD’nin son dönemde Körfezdeki gerilime yönelik tavrı ise kadim ortağı İsrail’in istekleri noktasına evrildi. Trump döneminin sonlarında eyleme geçen bu plan ile önce Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri İsrail ile yan yana getirilmiş, ardından da Katar bu barışa eklenmeye çalışılmış, üç ülke istihbaratının İsrail istihbaratı ile çalışması ile de pratik bir sürece dönüşmüştü. Bu sonuçların bir çıktısı İsrail ile körfezin barışına dönüşmeye evrilirken, ABD’nin Joe Biden ile birlikte daha pro-aktif/müdahaleci bir çizgiye gelişi, Türkiye’yi dış politikasını sil baştan düzenlemeye ya da kendi argomuzla söylersek bir kez daha “U” çekmeye itti.

MISIR’DA “R”

Doğu Akdeniz ve Libya’da ise malumu ilam etmeye gerek yok. Ramazan münasebeti ile başlayan yanaşma çabaları, yapılan jestler ile karşılıklı görüşmeye kadar getirildi. Kapatılan İhvan yayın organları ve medyaları Mısır ile normalleşmenin bir adımı olarak okunmuştu. Fakat Mısır tarafı bu adımları yeterli görmeyip İhvan liderlerinin doğrudan iade edilmelerini talep ediyor. Türkiye’nin bugüne kadar yaptığı jestlere karşı da Mısır tarafında benzer bir yaklaşımla geri dönüş yok. 

Mısır’ın Libya’daki Türkiye güçlerinin çekilmesine yönelik talep, görüşmelerdeki olmazsa olmazlar arasında. Bölünmüş ve kontrolsüz bir Libya’nın Mısır’ın en kötü felaket senaryolarından biri olduğunu hatırlatalım. Eğer Türkiye bölgede bu ortaklıkların içine dâhil olmak istiyorsa, “Yeni Osmanlıcılık” hayallerinden bütünüyle vazgeçmek zorunda. ABD başkanı Joe Biden yönetiminin ise yeni Amerikan stratejisinin daha müdahaleci olacağı, bir önceki döneme kıyasla müttefiklerine daha az manevra alana tanıyacağını da göz önüne aldığımızda, bu hayallerden çıkış kaçınılmaz duruyor. Yaptırımlar, S-400, insan hakları ve ülkenin kırılgan ekonomisi vb. başlıklar yanına yazıldığında dış politikada “dönüş tipinin” ne olacağına karar vermek kalıyor. 

Yine Suudi Arabistan’ın da mesafesini koruyarak Türkiye’den daha fazlasını talep ettiğini biliyoruz. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti konusunda Suudi Arabistan’ın soruşturmasına saygı duydukları açıklanmasının hemen ardından yine Suudi Arabistan’ın Türk okullarının kapatmasıyla karşılık vermesi her ne kadar Türk dışişlerine soğuk duş aldırsa da, Türk dışişlerinin “çaba göstermek” konusunda daha talepkâr görüntü vermesinin önüne geçemedi. Özellikle ekonomik krizin derinleştiği Türkiye’de, Suudi tarafının örtülü Türk malları boykotu, işin belki de en can sıkıcı tarafı. Yıllık en az 2 milyar dolar kayıptan bahsedilen boykotun üretim tarafında Türkiye’deki etkisinin daha fazla olduğu ise biliniyor. Etkilenen firma sayısının 7500 civarında olduğu ihracatçılar meclisinin verilerinde görülüyor, iç siyasete etkisinin de bu tip “Anadolu kaplanlarına” dayayan AKP için varın gerisini siz düşünün.

Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz; her 10 emperyalist planın 7 tanesinin tutmaması gibi, bu plan da Türkiye adına tutmamıştı. Somalive Katar’daki üsle, Körfez’de alternatif güç olduğunu düşünen, Sevakin Adası’na (Sudan) üs planıyla Kızıl Deniz’in üzerinde söz sahibi olduğu hissine kapılan, Libya’da üstlenip Kuzey Afrika’daki İslam âlemine söz geçireceğini düşünen, Doğu Akdeniz’de suları köpürtüp Mavi vatan diyen, Orta Doğu’da İhvan hamiliğine soyunup emperyalist hesaplar yapan ve bütün bunlarda ilişkiler ağını parçalayan ve sonunda yalnızlığa sürüklenen bir garip dış politik durumdur. Özellikle 2017 sonrasından bölgenin ilk sahibi olan İngiltere’nin daha aktif olması, kartların bir kere daha karılacağını gösteriyor. Dengelere oynarım ve her şekilde bu durumdan çıkarım bakış açısı bu sefer sonuç aldırmayacak gibi görünüyor. Daha yeni AB ile düzenlenecek ilişkilerde “U” dönüşü yapmaya başlamışken.  

Related Posts