Irmak Ildır
Türkiye’de aydının sevdiği tartışmaların başında “siyasal sistemin karakteri” geliyor. 160 yıla yakın süredir, toplumsal gelişme ile siyasal sistemin karakteri arasında tek yönlü bir bağ kurulmuş durumda. Siyasal sistemin eksiklikleri veya ihtiyaçları, toplumsal gelişmenin önündeki temel engellerden ya da kalkış noktalarından biri olarak görülüyor. Kuşkusuz bu tartışmanın somutlandığı en temel yer “Anayasacılık” tartışmaları oluyor.
Anayasa, neredeyse sihirli bir maymuncuk olarak, toplumsal gelişimin kaynağı olarak görülüyor. Dolayısıyla, Anayasa ile siyasal sistem, siyasal sistem ile toplumsal gelişim arasında asimetrik bir ilişki tesis edilmektedir. Bu asimetrik ilişki sonucunda, siyasal sistemin karakterine Anayasa’dan ve Anayasacılık tartışmaları ekseninde yanıtlar veriliyor. Jön Türklerden İttihat ve Terakki Cemiyetine (İTC)’ye, İTC’den Kemalistlere, Demokrat Parti’den 12 Eylül cuntasına ve hatta AKP’ye kadar geçen bütün dönemlerde tartışmanın ekseni bu düzlemden kurulmuştur. Ancak, Anayasacılık tartışmalarının altını biraz kazıyınca, ortaya Türkiye’nin toplumsal ilişkileri ve bu ilişkilere denk düşen bir siyasal sistemin yaratılması ortaya çıkıyor.
Yukarıda sözünü ettiğimiz tüm momentlerin benzer bir arka planı ve gelişimi var. Bugün Türkiye’de yürütülen Anayasa ve siyasal sistem tartışmaları da aslında bu ana temel üzerine şekilleniyor. AKP’li yıllarda sıkça karşılaştığımız Anayasa ve siyasal sistem tartışmalarının arka planında, egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda siyasal alanı yeniden tarif edecek, toplumsal ilişkileri ise bu doğrultuda şekillendirecek bir arayış vardır. Bu nedenle de siyasi iktidar, liberal aydınlar, İslamcı ve milliyetçi siyasetin her türlü rengi “iştahla” 150 yıllık bir tarihin yeniden yazımına soyunuyor.
Burada bir parantez açarak, ana konuya geri dönmek iyi olacak. Yukarıda sözünü ettiğimiz iştahlı tartışmanın merkezi konumunda yer alan siyasal iktidarın, tartışmayı yürütme ihtiyacının “bugünkü siyasal konumunu” pekiştirme arayışı olduğuna dair yaygın bir kanı var. Bu doğru olmakla birlikte eksikli bir bakış açısı. İktidarın yürüttüğü tartışmanın sadece siyasal meşruiyet arayışından kaynaklı olmadığı, aynı zamanda kendi “tarih-teori-strateji” üçlüsüne uygun bir toplumsal yapı kurma arayışı olduğu görülmeli. Kısaca söylemek gerekirse, amaç meşruiyet kazanmak değil, kendi ajandasını hayatına geçirmektir.
Cumhuriyet tartışmasının “yanlış” zemini: “Yanlış Cumhuriyetten İkinci Cumhuriyete”
Bu kısa parantezi kapattıktan sonra, bugün ortaya çıkan tezlerin incelemesine mercek tutmak gerekiyor. Tarih-teori-strateji üçlüsü ekseninde yürüyen tartışmaların bir bütünlüğe oturduğunu söylemek zor. Öte yandan, parçalı olarak hayata geçen tezlerin bir kısmının bir hayli etkili olduğunu söylemek gerekiyor. Bu tezlerin en bilineni 150 yıllık tarihin Cumhuriyet perdesini “yanlış” olarak nitelendirilmesidir.
Sevan Nişanyan’ın ünlü “Yanlış Cumhuriyet” adlı kitabında, bu tezin en kristalize olmuş versiyonu ile karşılaşıyoruz. Aslında bu bakış açısı yazarın “icat ettiği” bir kavramsallaştırma değil. 90’lı yıllarda etkili olan, liberal-İslamcı ittifakının çanak tuttuğu Kemalizm ve demokrasi tartışmalarının temelinde, Cumhuriyet’in yanlış bir zeminde kurulduğu iddiası vardır. Benzer bir biçimde Birikim dergisi çevresi de, Şerif Mardin’in merkez-çevre görüşlerinden hareketle Cumhuriyet’in doğru zeminde kurulmadığını iddia etmektedir. Bu görüşe göre Cumhuriyet, her ne kadar Batılılaşmayı hedeflese de, burjuva demokrasilerine özgü “evrensel ilkelere” sadık kalmamıştır. Bu çarpıklığın altında yatan neden de, Türkiye’de Batılılaşma serüveninin “tepeden inmeci” karakteri olarak gösterilmektedir.
“Yanlış cumhuriyet” tezinin liberal kanadında yer alan Birikim dergisi çevresi, aslında Türkiye’nin kendi içsel gelişim dinamikleri üzerine “gelişimini” sürdürmediğini, Batılılaşmanın “devlet merkezli” bir proje olarak görülmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu kanadın benzer akıl yürütmesi, İslamcı çevrelerde de görülür. İslamcı çevrelerin iddiasına göre, Türkiye’nin Batılılaşma serüveni, ülkenin kendi rotasından saptırılmasından ibarettir. Bu anlamda kendi özgün kaynaklarına dayanmayan bir Cumhuriyet’in krizlerle hemhal olması hiç şaşırtıcı değildir.
Özgücülük zaafları ve yanılsamaları
Her iki bakış açısının da ortak noktası özgücülük düşüncesidir. Daha açık şekilde ifade etmek gerekirse, her iki düşüncede de görülen “özgücülük”, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısı tarihten bağımsız bir müstesna karaktere sahip olduğudur. Bu düşüncenin kendisi pek orijinal olmayan bir bakışa dayanmaktadır. Örnekleri, kapitalizmin geç geliştiği ülkelerin “devrimci kurtuluşçuluk” arayış dönemlerinde de görülmektedir. Rusya’da Narodnik hareket, Türkiye’de İTC ve Kemalizm, tam da benzer bakış açılarına sahiptir. Ancak, İslamcı ve liberal özgücülüğü diğerlerinden ayıran bir temel özellik, onun modernizm ile hesaplaşma tutkusudur. Bu anlamıyla, İslamcı ve liberal özgücülük Cumhuriyet’e yanlış, Osmanlıcılığı ise “otantik” görür. Tarihin gerisinden gelen bir sese benzemektedir buradaki özgücülük.
Özgücü bakışın liberal-İslamcı ittifakının “Post-Kemalizm” tartışmalarında bu denli kristalize hale dönüşmesi şaşırtıcı değil. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle kendine yeni bir tarihsel rol üstlenmeye çalışan Türkiye sermaye sınıfının önünde bölgesel iddialarını hayata geçirecek bir toplumsal siyasal yapılanma gerekmektedir. Bunun barutunu da Post Kemalizm tartışmalarından alınmaktadır.
Bu anlamda 150 yıllık tarihsel birikimin yarattığı siyasal atmosferin tasfiye edilmesi, Türkiye’nin Batı’nın jandarmalığı rolünü Soğuk Savaş sonrasına yeniden uyarlayarak hayata geçirmesi gerekmektedir. Aday olunan rol için sermaye sınıfının Türkiye’deki siyaset-devlet-toplum ilişkilerini düzenlemesi, döneme uygun hale dönüştürmesi gerekmektedir. Bu noktada liberal-İslamcılığın özgücü tezleri hesaplaşma adında piyasaya sürülmüş ve ciddi bir kazanç sağlamıştır. Hesaplaşma aslında Türkiye’nin geçmişine dönük değil, geleceğine dönüktür. Yapılan yol temizliği ile Türkiye, emperyalizmin yol haritasına uygun bir toplumsal siyasal yapıya kavuşacak bir ideolojik atmosfere sahip olmuştur. “Yanlış Cumhuriyet” vurgusundan varılan nokta İkinci Cumhuriyet olmuştur.
Tartışmanın değişmez konuğu: “Demokratik cumhuriyet”
Bu noktada ayrı bir değerlendirmeyi de, demokratik cumhuriyet tezine açmak gerekiyor. “Demokratik cumhuriyet” tezi en çok Kürt siyasi hareketi ile anılsa da, zaman zaman Türkiye’de solun farklı özneleri ile sosyal demokrasiyi de kapsayacak şekilde ele alınabiliyor. Kürt siyasi hareketinin demokratik cumhuriyet tezi ile solun ve sosyal demokrasinin demokratik cumhuriyet tezleri arasında kalkış noktası olarak farklılık olsa da, yöntemsel benzerlikler vardır.
Yöntemsel açıdan incelendiğinde “demokratik cumhuriyet” tezi, Türkiye’de sistemin demokrasi ile ilişkisine odaklanmaktadır. Türkiye’de demokrasi ile siyasal sistemin ilişkisi, içsel ya da dışsal sebeplerle doğru kurulamamaktadır. Siyaset ve kurumların demokratikleşmesinin önünde yapısal engeller bulunmaktadır. Bu sebeple, Türkiye’de siyasal sistemin demokratikleştirilmesi öncelikli, hatta Kürt siyasi hareketi ve sosyal demokratlar için temel hedef olmalıdır.
Demokratik cumhuriyet tezi, kalkış noktası boyutuyla incelendiğinde ise Kürt siyasi hareketi ile solun bir bölmesi arasında benzerlik, sosyal demokrasi ile farklılıklar bulunmaktadır. Kürt siyasi hareketi, demokratik cumhuriyet tezini, Kürt sorununun çözümüne dönük olarak geliştirmektedir. Kürt sorunu sınırları aşan boyutuyla bir bölge sorunu haline geldikçe, demokratik cumhuriyet tezi, aslında Kürt uluslaşmasının varması gereken bir hedef haline gelmektedir. Dolayısıyla Kürt siyasi hareketi açısından kalkış noktası, Kürtlerin sistemin dışına itildiği, temsiliyetinin olmadığı bir coğrafyada “temsiliyet” kazanmaya, sistemin içinde yer almaya dönük bir siyasal stratejidir.
Solun bir kısmı açısından da benzer bir eğilim olduğunu tespit etmek gerekir. Solun bir kesimi açısından Türkiye’de ve bölgede kapitalizmin şu ya da bu biçimde aldığı görünüm “içsel sebeplerle” sorunludur. İmparatorluk mirasını devralan Türkiye’nin ulus devletleşme sürecinde yaşananlar demokrasinin önünde yapısal engeller yaratmakta, bu yapısal engellerin başında da “Kürt sorunu” gelmektedir. Bu nedenle solun bu kesimleri açısından hedef “burjuva demokrasinin evrensel niteliklerine” erişilmesindeki engellerin kaldırılmasıdır.
Sosyal demokrasi açısından ise kalkış noktası, solun bir kısmına benzemekle birlikte farklıdır. Türkiye’de sosyal demokrasinin temel bakışı, cumhuriyetin “Batılı değerler” ile buluşması ve çağdaşlaşmanın tamamlanmasına odaklanmaktadır. Sosyal demokrasi açısından kalkış noktası, Türkiye’nin kapitalizmin değerleri ile uyumlu, güncellenmiş bir siyasal sisteme varmasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır.
Her üç bakış açısı da, kalkış noktası farklı olsa da, vardığı yer açısından benzerdir. Türkiye’de burjuva demokrasisi standartları açısından sorunlu olan yanlar, temsilde adaletsizlik, ulusal hakların tanınmaması, yasama-yürütme-yargının arasındaki dengesizliklerin giderilmesi, temizlenmesi gerekmektedir. Bu üç bakış açısını birbirinden farklı kılan yan, cumhuriyetin gelişimine dair “süreklilik” ve “kopuş” ilişkisinde gizlidir. Kürt siyasi hareketi cumhuriyetin kuruluş dinamiklerinden mutlak kopuşu temsil ederken, sosyal demokrasi cumhuriyetin sürekliliğine işaret etmektedir.
Kopuş ve süreklilik arasında: Devrimci Cumhuriyet
Demokratik cumhuriyet tezinin bir varyantı olan ama süreklilik ve kopuş ilişkisinde daha sağlıklı bir noktayı, eleştirel sahiplenme, temsil eden devrimci cumhuriyet tezine de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Solun bir kesimi, yukarıda sözünü ettiğimiz gibi Türkiye’de kapitalizmin gelişim dinamikleri ile ilişkili olarak bir sorunu ve bu sorunun çözümü olarak “demokratikleşmenin” önemli olduğunu savunsa da, bunun “devrimci bir zemine” yaslanması gerektiğini düşünmektedir. Bu anlamda devrimci cumhuriyet tezi, aşamacı kökenleriyle birlikte, demokratik cumhuriyet tezinden hedefi itibariyle ayrılmaktadır.
Devrimci cumhuriyet tezinde, Türkiye’nin tarihsel gelişim çizgisiyle “olumlu” denilecek bir bağ kurulmakta, ancak eksiklikleri saptanarak bir ileri çıkışı ve yeniden kuruluşu tariflenmektedir. Sınıflar mücadelesi açısından anti-emperyalist yanı güçlü, anti-kapitalist öğeleri ise zaman zaman bulanık olan bu tezin, siyasal mücadelede şu ya da bu düzen içi aktör ile kurduğu bağlar ile pozisyon araması en büyük zaafı olarak çıkmaktadır.
Yeni bir kuruluş neden zorunlu?
Bütün bu tezlerin dışında kalan, devrimci cumhuriyet teziyle de benzer yöntemsel araçlara sahip olan, ancak hedefler ve siyaset açısından çok daha belirgin bir “kopuşu” temsil etmeye çalışan bir başka tez ise sosyalist cumhuriyet tezidir. Sosyalist cumhuriyet tezi, Türkiye’deki toplumsal-siyasal gelişimin sınıfsal dinamiklerine odaklanmakla birlikte, bu gelişim eğrisinin mantıksal sonuçlarını ortaya koymaktadır. 150 yıllık tarihsel birikim, sınıfsal zeminin dışında kalma ya da temsil edilme ihtimali ortadan kalkmış, yeni bir kuruluşu zorunlu hale getirmiştir. Bu anlamıyla 150 yıllık tarihsel birikim, sosyalizm mücadelesinin hedeflerine doğru içerilmek ya da tamamen tasfiye olmak zorundadır. Ara bir zemin kalmamıştır.
Sosyalist cumhuriyet tezi, yukarıda ifade ettiğimiz siyasal sistem tartışmalarını toplumsal gelişim dinamikleri zemininden yanıtlama konusunda belirgin bir tablo ortaya koymaktadır. Türkiye’de sermaye sınıfının gelişimi ve ihtiyaçları, tarihsel gelişim ile çelişkili bir pozisyondadır ve bizzat temel engeli temsil etmektedir.
Bu anlamda ehlileştirilmiş bir kapitalizm versiyonuna, sistemin demokratikleşme aracılığı ile dizginlenmesine imkân yoktur. Tersine, kapitalizmin Türkiye’deki ve bölgedeki gelişim eğrisi, bizzat toplumsal gelişimin karşısında yer almaktadır. Toplumsal gelişim, yalnızca ekonomik ve siyasal göstergelerin nicel olarak geliştirilmesini değil, aynı zamanda niteliksel bir değişimi de zorunlu kıldığı için sermaye sınıfının hâkimiyetindeki bir ülkede “yeni bir kuruluş” yapma ihtimali yoktur.
Sözü edilen bu zeminle bir siyasal doğrultu ortaya koyan Sosyalist Cumhuriyet tezi, bu anlamıyla diğer tezlerden ayrılmaktadır.
Başlangıç için bazı sonuçlar
Tezlerin temel kalkış noktasını ve yöntemlerini özetledikten sonra, bazı sonuçları derleyerek bir tartışmanın başlangıç noktasına son noktayı koymak gerekiyor. Bu sonuçlara gelecek olursak:
1- Türkiye’de siyasal sistemin karakteri ile toplumsal siyasal gelişim arasında kurulan asimetrik ilişki, biçimsel tartışmaların öne çıkmasına sebep olmuş ve toplumsal gelişim dinamikleri Anayasacılık tartışmalarına hapsedilmiştir. Oysa tersi, toplumsal gelişime denk düşen ihtiyaçlar ve bunun siyasal sisteme yansımaları zorunlu bir kalkış noktası olmalıdır.
2- Gene aynı asimetrik ilişki, Cumhuriyet tarihi boyunca siyasal sistemin gelişimini “demokratikleşme” ve temsiliyet sorunu olarak görmüş, bunun olmadığı noktada 150 yıllık tarihsel gelişim ile araya mesafe koyma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu noktada, Cumhuriyet ile tarihsel bir kavganın parçası olarak İslamcı siyaset, tüm gelişim dinamiklerini ters yüz etmiş, Türkiye’de egemen sınıfın ihtiyaçlarına göre bir yeniden şekillenmeyi tesis etmiştir.
3- Cumhuriyetin kuruluş dinamikleriyle ile kavgalı, bu anlamıyla tarihsel gelişimi yok sayan her türlü bakış açısı, siyasal sistemin egemen sınıflar yararına yeniden düzenlenmesi anlamına gelecek siyasal projelerin bir parçası haline gelmiş, siyasal ve ideolojik olarak burayla bir mesafeyi tarif edemeyecek dinamiklere sahiptir.
4- Türkiye’de bugün siyasal sistemin karakterini belirleyecek temel tartışma egemen sınıfların ihtiyaçları ve pozisyonudur. Bugün AKP, siyasi bir iktidar olarak sermaye sınıfının en gelişkin temsilcisidir. Bununla birlikte, egemen sınıfın temel ihtiyaç ve hedefleri yekpare bir görüntü veremez. Siyasal çelişkiler mevcuttur ve olmak zorundadır. Bu siyasal çelişkilerin merkezinde yer alacak her türlü tartışma aynı zamanda toplumsal mücadelenin de bir konusudur.
5-150 yıllık tarihsel birikimin geldiği nokta bir karar aşamasıdır. Bu karar aşamasında geriye dönüş, sahiplenme ya da yeniden kuruluş eksik ve beyhude bir çabadır. Bunun yerine yapılması gereken şey; 150 yıllık tarihsel birikimin zorunlu istikametini yeni bir kuruluşa doğru döndürmesidir. Tarihsel olarak seçilen yolun sonuna gelinmiş, buradan hesaplaşma dışında bir seçenek kalmamıştır.
6- Hesaplaşma, geriye dönük olarak değil, ileriye dönük olarak yapılmak zorundadır. Hesaplaşma, Türkiye’de egemen sınıfın ihtiyaçlarına, tarihine ve yarınına dönük olmalıdır. Başka bir hesaplaşmayı Türkiye’nin emekçilerinin, aydınlarının, gençlerinin kaldırması mümkün değildir.
7- Yeni bir kuruluş, yeni bir cumhuriyet yukarıda bahsettiğimiz tarihsel gelişimin anlaşılması ile mümkündür. Tüm mümkünlerin kıyısı ile ilgilenmiyoruz, bütün mümkünlerin tek bir istikameti gösterdiği bir geleceği, birlikte kurmaya çağırıyoruz.

