Fatih Yaşlı

Seçime doğru giden Türkiye’de düzen siyasetinin güncel görünümüne baktığımızda birleşmelerin ve ayrışmaların iki büyük ittifak ekseninde gerçekleştiğini görebiliyoruz. Bir tarafta AKP ve MHP’nin ana gövdesini oluşturduğu, çeperinde BBP’nin ve Aydınlık çevresinin yer aldığı Cumhur İttifakı, diğer tarafta ise CHP ve İYİP’in ana gövdesini oluşturduğu ama “Altılı Masa” üzerinden Saadet Partisi, DEVA, Gelecek Partisi ve Demokrat Parti’nin de dâhil olduğu Millet İttifakı, iktidar mücadelesinin bugünkü iki tarafını oluşturuyor. Cumhurbaşkanlığı yarışının da bu iki ittifakın adayları arasında geçeceği biliniyor; Erdoğan’ın adaylığı kesinken henüz Millet İttifakı’nın adayının kim olacağı konusunda bir mutabakata varılmamış görünüyor, Kılıçdaroğlu ile birlikte Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş, en çok zikredilen isimler olarak karşımıza çıkıyor.

 “CUMHUR” VE “MİLLET”

Bu manzaranın Türkiye için hem ironik hem trajik bir durum arz ettiğini söyleyebiliriz. 1923 Cumhuriyeti’ne yönelik on yıllara yayılan tasfiye operasyonunu nihayetlendiren AKP’nin başını çektiğini Türk-İslam sentezci koalisyon, ne Cumhuriyet’le ne de cumhurla uzaktan yakından alakası yokken ve üstelik fiili bir monarşi ve şeriat rejimini adım adım inşa ederken, kendisine “Cumhur İttifakı” adını koyabiliyor. Merkezinde Cumhuriyet’i kuran partinin bulunduğu “Millet İttifakı” ise hem Kılıçdaroğlu CHP’sinin Cumhuriyet’i savunmak gibi bir derdi bulunmadığı ve giderek bir merkez sağ parti hüviyetine büründüğü için hem de diğer ortakları net birer Cumhuriyet yıkıcısı olduğu için, Türk sağına ait bir kavram olan “millet”i kendisine isim olarak seçmiş durumda. 

Biliyoruz ki kavramlar, hele politik kavramlar asla nötr değildir; belli bir tarihsellikleri ve denk düştükleri siyasal söylemler vardır ve aynısı “millet” kavramı için de geçerlidir. Örneğin “halk” daha çok solun söylemindeki kolektif özneye işaret eden bir kavramken, Kemalistler ya da sol-Kemalistler “ulus” kavramını kullanmayı tercih ederler. Demokrat Parti’nin “yeter söz milletindir” sloganını kullanmasından itibaren ise “millet” ve “milli irade” Türk sağının fetiş sözcükleri olmuştur. Türk sağı için millet “halk”tan ya da “ulus”tan farklı olarak din ve etnisitenin bir aradalığı ile belirlenir, yani “Müslüman Türkler” milleti oluştururlar ve milli irade ancak onların iradesinin tecellisi anlamına gelir. AKP, yirmi yıllık iktidarı boyunca söyleminin merkezine “millet”i ve “milli iradeyi yerleştirmiş, kendisini milletin yegâne temsilcisi, kazandığı bütün seçimleri ise “milli irade”nin tecellisi olarak sunmuştur. 

AKP ve MHP’nin kurdukları ittifaka neden “Millet İttifakı” adını vermediklerini bilmiyoruz, belki de akıllarına gelmemiştir ama ironi tam olarak buradadır: Türk sağının 75 yıllık “millet” kavramının, o kavramın hep kendisine karşı kullanıldığını bildiğimiz CHP tarafından merkezinde bulunduğu ittifaka isim olarak seçilmesinde yani. CHP, kurduğu ittifaka yaşadığı dönüşüme ve siyasal stratejisine paralel bir şekilde “Millet İttifakı” adını vermiş ve kimse de bunu sorgulamamıştır. 

MİLLET İTTİFAKI: SAĞ BİR KOALİSYON

Bu seçim ironiktir ama trajedi de tam olarak burada başlamaktadır aslında. Çünkü Millet İttifakı’nın bileşenleri sahiden de ittifakın adına yakışır bir şekilde sağcıdırlar. Millet İttifakı’nın merkezindeki CHP, Kılıçdaroğlu döneminde giderek ANAP’laşmış, hem söylemsel düzeyde hem pratikte bir merkez sağ parti görünümü vermeye başlamıştır. Kılıçdaroğlu ve ekibi açısından Cumhuriyet, laiklik, aydınlanma gibi kavramlar önemsizdir ve birer siyasi mücadele başlığı olarak görülmezler. Kılıçdaroğlu CHP’si AKP’yi Cumhuriyet’i çökerten ve yerine kendi İslami rejimini adım adım inşa eden devletleşmiş bir parti olarak görmez, çubuğu sadece onun otoriterliğine büker ve soyut bir demokrasi nosyonundan bahseder. Türkiye’de siyasal İslam diye bir gerçeklik yokmuş ve siyasal İslam iktidarda değilmiş gibi yapılır, bunun üzerine bir siyasal strateji kurulmaz. Bilakis, yola Türkiye toplumunun özü itibariyle sağcı olduğu ön kabulüyle çıkılır ve sağın ancak başka bir tür sağcılıkla yenilebileceği yönündeki inanç Kılıçdaroğlu CHP’sinin siyasal stratejisinin temelini oluşturur. Bu yüzden de içki ve konser yasaklarından tutun da Ayasofya’nın cami yapılmasına uzanan bir genişlikte AKP’nin fiili şeriat rejimi adına attığı adımlar görmezden gelinir, bunlara ses çıkarılmaz. Tarikat ve cemaat yapılanmalarına dair tek kelime edilmez. Belediye tesislerinde içki satışı yapılmayacağı ya da havuzlara kadın erkek ayrı ayrı girilmesi uygulamasına devam edileceği bir seçim taahhüdü olarak sunulur ve sahiden de bu taahhüt yerine getirilir. 

İttifakın diğer üyeleri ise zaten Türk sağının geleneksel fraksiyonlarının temsilcisidirler. Saadet Partisi Türkiye İslamcılığının ana gövdesini oluşturan Milli Görüş’ün Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi zincirinin son halkasını oluşturur. Zaten AKP de Milli Görüş’ün içerisinden “Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyerek ayrılmış ama bunun geçici bir taktik olduğu bir süre sonra anlaşılmıştır. Meral Akşener’in liderliğindeki İYİP, Türkiye siyasetine MHP’den kitlesel bir kopuş neticesinde ve dolayısıyla ülkücülüğün bir fraksiyonu olarak girmiştir, şimdilerde ise daha merkez sağ bir parti hüviyetine bürünmeye çalışmaktadır. DEVA partisinin başındaki Babacan ve Gelecek Partisi’nin başındaki Davutoğlu ise daha birkaç sene öncesine kadar AKP iktidarının en önemli pozisyonlarında görevler üstlenmişler, başbakanlık ya da bakanlık yapmışlardır. Aynısı bu iki partinin kadroları için de geçerlidir, tamamına yakını AKP’nin içerisinden çıkmıştır. Demokrat Parti’nin ise ismi dışında ciddiye alınabilecek bir tarafı yoktur. 

Trajedi derken kast ettiğimiz şey tam olarak budur: Türkiye’yi AKP-MHP ikilisinden, yani Türk-İslam sentezci rejimden kurtarmak için karşısında şekillenen cephe ANAP’laşmış bir CHP’den, AKP’nin içinden çıktığı Saadet Partisi’nden, MHP’nin içinden çıkan İYİP’ten ve AKP’nin içinden çıkan DEVA ile Gelecek Partisi’nden oluşmaktadır. Yani sağın karşısına başka bir sağ çıkarılmış, ancak bu sağ cephenin AKP rejimini çözündürebileceği ve düzeni restore edebileceği hususunda bir mutabakata varılmıştır. Ancak trajik olan sadece bu değildir; sağın sağcılık ile yenilebileceğine dair mutabakat, büyük ölçüde toplumsal bir mutabakata dönüştürülmüş ve ne yazık ki toplumun geniş kesimlerine de kabul ettirilmiştir.

DÜZENİN RESTORASYON ARAYIŞI: AKP’SİZ AKP REJİMİ

Ancak mesele sadece sağcılığın karşısına sağcılığın çıkarılması değildir; AKP’nin karşısına başka bir AKP, bugünkü AKP’nin karşısına 2002-2013 yılları arasının AKP’si konulmakta, o yıllar kutsanmakta ve o döneme dönüş bir vaat olarak sunulmaktadır. Buna göre o yıllar AKP’nin doğru ekonomi politikaları izlediği, Türkiye’yi demokratikleştirdiği, vesayetle mücadele ettiği yıllardır; ancak ne olduysa sonrasında AKP ve Erdoğan ekonomi yönetiminde başka bir modeli benimsemiş, demokratikleşme ve vesayetle mücadele perspektifini bir kenara bırakmıştır. Dolayısıyla bu bakış açısı AKP’nin neoliberal politikalarını ve dahası rejime değiştirmek adına attığı adımları olumlamakta, 2013 sonrası yaşananların kökenlerinin 2013 öncesine uzandığını görmezden gelmekte ya da görmemektedir. Davutoğlu, kendisinin mimarı olduğu Suriye politikasını savunmaya devam eder. Babacan, bugün yaşadığımız ekonomik krizin kökenlerinin kendi ekonomi yönetimi dönemine uzanan kökleri hakkında hiçbir özeleştiride bulunmaz. Akşener’in ağzından 90’ların karanlığındaki rolüne dair herhangi bir açıklama duyamazsınız. Karamollaoğlu şeriatçılığından hiçbir şekilde taviz vermez. Hal böyle olunca da Türkiye’nin önüne alternatif diye bir tür “AKP’siz AKP rejimi” konulur. 

Millet İttifakı’nın çıkaracağı aday ve izleyeceği seçim stratejisi de buna denk düşecektir şüphesiz. Örneğin eğer Kılıçdaroğlu aday olursa masanın diğer partilerinin liderlerine cumhurbaşkanlığı yardımcılığı ve bakanlıklar verilecek, ülke kurulacak bir koalisyon hükümetiyle yönetilecektir. Peki böyle bir durumda Dışişleri Bakanlığı’nın Davutoğlu’nda/Gelecek Partisi’nde, İçişleri Bakanlığı’nın Akşener’de/İYİP’te, ekonomi yönetiminin Babacan’da/DEVA Partisi’nde olması bir sürpriz olarak görülecek midir? Belki birebir bu dediğim dağılım yaşanmayacaktır ama tablonun aşağı yukarı böyle olacağı açıktır. İmamoğlu ya da Yavaş gibi görece daha “yüksek profilli” figürler söz konusu olduğunda belki kısmen daha farklı bir hükümet konfigürasyonu karşımıza çıkabilir ama bu iki ismin de çok net birer sağcı olduğu ve ülkeyi buna uygun bir zihniyet ve kadroyla yöneteceği, ayrıca diğer partilerin de bir şekilde koalisyona dahil edileceği açıktır. 

Ancak bilinmesi gereken şey, her iki durumda da söz konusu koalisyonun ekonomi alanında “kurallı ekonomiye dönüş” adı altında yeni bir neoliberal kemer sıkma programını Türkiye’nin önüne getirmekten kaçınmayacağı, siyasal alanda ise AKP’nin İslamizasyon politikalarına karşı laik/seküler bir programı devreye sokmayacağıdır. Yapılacak şey “restorasyon” adı altında iç ve dış politikada AKP rejiminin aşırılıklarının törpülenmesi, Türkiye kapitalizminin ihtiyaç duyduğu hegemonyanın yeniden tesisi ve orta-uzun vadeli programların Türkiye toplumunun önüne konulması olacaktır. Türkiye sermaye sınıfı bugün de piyasacılıkla dinselleşmenin bir sentezine ihtiyaç duymaktadır ama AKP rejiminin bekasıyla düzenin bekası arasındaki açı farkının büyümekte olduğunu ve uzun vadede daha da büyüyeceğini gördüğü için bu sentezin restore edilmesi gerektiğini düşünmekte ve alternatifler aramaktadır. Yine de düzen muhalefeti kendini henüz sahici bir alternatif olarak sunamadığı için rejimle sermaye sınıfı arasındaki ilişkiler “düşük seviyeli” de olsa devam etmektedir.

İKİLİ GÖREV 

Bugün gelinen noktada Türkiye toplumunun AKP karşıtı kesimleri, yerine kimin, neyin geleceğini ve ne olacağını umursamaksızın, yani ne olursa olsun AKP’nin gitmesi gerektiği yönünde genelleşmiş bir kanaate sahiptir. Derinleşen ekonomik kriz, birkaç sene önce önemli belediyelerin alınması, iktidar içi kırılganlıkların gözle görülür hale gelmesi gibi faktörler de seçimlerin bu sefer kazanılacağına dair güçlü bir umut dalgası yaratmıştır. Öte yandan muhalefetin “oyuna gelmemek” adına usluca sandığı/seçim gününü beklemek dışında hiçbir seçeneği siyasal stratejisinin içerisine almaması nedeniyle miting, yürüyüş, boykot gibi seçenekler muhalif kesimlerin gündeminden çıkmış durumdadır, bu tür işlere girişenlere de hoş gözle bakılmamakta, “provokatör yaftası yapıştırılmaktadır. Bu ise çok ciddi bir kitleselleşme ve toplumsallaşma problemi olan sosyalist solun bu problemleri aşmasını daha da zorlaştırmaktadır. Düzen muhalefetinin her ne olursa olsun sokaktan uzak durulması yönündeki tavrı sosyalist solun da sokakta ve kamusal alanlarda görünür hale gelmesini, örgütlenmesini ve sözünü söylemesini zorlaştırmaktadır. 

Bu ikisi üst üste eklendiğinde hem iki ittifakın dışında üçüncü bir seçeneğe işaret etmenin toplum nezdinde meşruluğunun son derece zayıf olduğu hem de siyasal çalışma yürütme alanının dar bir sınıra hapsedildiği görülebilir. Bunu aşacak bir siyasal söylem ve eylem üzerine ise ciddi bir şekilde ve hızlı bir şekilde kafa yorulması gerekmektedir. Sosyalistler Türkiye toplumunun AKP’yi gönderme iradesiyle kavga etmeden, hatta o iradenin yükselteceği dalgaya binerek kitleselleşme, toplumsallaşma ve görünür hale gelme fırsatını iyi değerlendirmelidirler. Öte yandan düzen muhalefetinin adayına kayıtsız şartsız bir desteğin sosyalistlerin işi olamayacağı topluma doğru bir şekilde anlatılmalı, AKP’yi göndermenin AKP’den kurtulmak için yeterli olmayacağı güçlü bir şekilde vurgulanmalıdır. Sosyalistler bir araya geldikleri güç birliği zemininde, gelişmelerin hızını kaçırmayan, ilkelerinden taviz vermeyen ama katılıktan uzak, popülerleşmeye açık, seçim konjonktürünün politize ettiği halkın taleplerini doğru bir şekilde siyasal alana taşımaya odaklanmış bir pratik sergilemeleri halinde ister AKP’li ister AKP-sonrası bir tabloda güçlü bir aktör olarak yer almaya dair önemli bir fırsatı da kendi elleriyle inşa etmiş olacaklardır. Sağa karşı başka bir sağın, sağcılığa karşı başka bir sağcılığın Türkiye toplumuna tek alternatif olarak sunulduğu bu trajediden çıkış için başka bir seçenek bulunmamaktadır. 

Related Posts