Hikmet Yaman

Arapça “chl” kökünden türeyen  cahil “bilmeyen” anlamındadır. Arapça cahila “bilmedi” fiilini yapandır. TDK`de “Öğrenim görmemiş, okumamış”, “Belli bir konuda yeterli bilgisi olmayan” olarak tanımlanmıştır. 

Rönesansla başlayan Batı Aydınlanmacılığı, feodalizmin karanlığını düşünsel olarak yırtarken, Sanayi Devrimi’yle de ekonomik bir dönüşüm yaşanmış, Osmanlı bunlara ayak uyduramadığı gibi ayak sürüyen kurumlarıyla (medreseler, ulema), dini reddiyelerle bilimsel ve düşünsel gelişimin önüne dikilmişlerdir. Kurumsallaşmış bir cehaletin halka yansıması da “bilmemenin kutsallaştırılması” olarak tezahür etmiştir.  

Cumhuriyet ve onun “devrim” başlıklarıyla sıraladıkları; geç kalmış bir aydınlanma mücadelesinin işaret fişekleri idi. Ancak kurucu unsurların sınıfsal karakteri nedeniyle  hızlıca kadükleşen bu “değişim”, bugüne yansımalarıyla  zorunlu  olmasa da kaçınılmaz olarak gerici bir karakter kazanmıştır. Ve deyim yerindeyse Cumhuriyetìn ruhuna fatiha okunmuştur. “Yeni Bir Cumhuriyet ancak Sosyalist bir Cumhuriyet olacaktır” denmesi de tam da bu nedenledir.Orasını burasını düzeltecek, aşama aşama geçilecek bir süreç, istasyonlarında beklenecek bir yol yoktur. Uzundur ama kesintisizdir. Aydınlanma mücadelesi ve sınıfın aydınlarını yaratmak da bu yolun önemli başlıklarındandır.   

Cehaleti bir kez toplumun ezilenlerinin “sorunu” ve “zorunluluğu” olarak görmeye başlarsanız, kolayca “bu halk değişmez”e ulaşırsınız. Liberalizmin seçkinci aydınları (!) bu kanıdadırlar. “Bidon kafalı”, “zırcahil”, “kültürsüz”, ya da tüm bunların yerine geçmek üzere “ne desek boş, bu halk adam olmaz…” 

Olan biteni salt izlemekle yetinirsek bu görüşlerin doğruluğu  üzerinden de yılgınlığa, “böyle gelmiş böyle  gider”e  varmanız işten bile değildir. “Hala dünyanın düz olduğuna inananlar var bu memlekette”, “Millet Mars`a yerleşecek, biz covid aşısında çip var diyen insanlarla yaşıyoruz” gibi uç örnekleri bırakalım; bu kadar teknolojik ve  bilimsel gelişmeye rağmen, iletişim kanallarının bu kadar artmasına, dünyanın küçülmesine rağmen cahilliğin bu denli artmasına şaşırmak, ve umutsuzluğa kapılmak için binlerce neden var gibi görünmüyor mu?

Ancak konumuz bu “bilen” ler değil, ama halkın “ gerçekten de cahil, güvenilmez, bilinçsiz, güce tapan vd. eğilimlerinin değişmez, yaygın ve başedilemez olup olmadığı ile ilgilidir.

Başa yazılması gereken ilk şey de; burjuvazinin artık Aydınlanma devriminin öncüsü sınıf olmadığıdır. O bütün gericiliklerin anası ve besleyicisi olarak kendini ayakta tutacak her türlü biçime girebilecek bir yapıdadır. Yediği darbelerle ölmesinin önünü kesmiş ama ölümsüz, yenilmez olmadığı da kezlerce kanıtlanmıştır. Bu yöndeki çabaların da en önemli silahlardan birisi “bilginin diktatörlüğüdür”.  Bu nedenle dünya da farklı görünümleri olsa da “bilmeyenler” bu aşağılık düzenin sürmesinin en önemli kaynaklarındandır. Ne kadar cahilleştirilir ve ne kadar bilinçten arındırılsa paranın saltanatının sürmesi o kadar kolaylaşacaktır. Bilimsel, teknolojik gelişmeler bilmeyi, bilgiye erişmeyi kolaştırıyor olsa da bu bilginin sahibi ve satıcısı kapitalistlerdir.   

Şimdi buradan “bilen”lere geçebiliriz. Halk diliyle tanımlayacak olursak aydın esas olarak “okumuş, yazmış”, “kültürlü”, “ileri görüşlü”, “münevver” olandır. Ve bu anlamıyla da baştan bir güvenirlik, inanırlık arz eder. Ve bu kavram bizim için de çok önemlidir. Eşit, özgür bir dünyayı kurma yolunda aydın çok önemli bir yerde durmaktadır.  

Gramsci`ye göre; “Aydınlar bağımsız bir sınıf değildirler. Tersine her toplumsal kesim  kendi özel aydınlarına sahiptir veya onu yaratmaya çalışırlar”. Ve bundan yola çıkarak da “Aydınlar organik olarak bağlı oldukları sınıfın temsilcisi olurlar. Ve bağlı olduğu sınıftan geliyorsa eğer bu bağ daha da sıkılaşır. Bugün liberal aydıncıkların hizmetinde oldukları kapitalizmin “bilmeyenler”i yönettiği,  sistemine su taşımaları, göbekten bağlı oldukları sınıftan olmalarının yanı sıra, ihanet ettikleri sınıftan olmalarıyla da aynı anlama gelmektedir.

Aydınların toplumsal rolüyle emekçi halkın çıkarlarının ortaklaşması önemlidir ve gereklidir. Ama bu mekanik bir kendiliğindenciliğe bağlanamaz. Sınıf mücadelesinin yükselmesi ve etkisinin artması, aydınların harekete geçmesine yol açabilir. Tersinden aydınların da kitlelerin bilinçlenip ayağa kalkmasına yol açacak düşünsel ve eylemsel girdiler yapması söz konusudur. Ancak burada düşülen yaygın yanılgılardan biri sınıf mücadelesinin yerine aydınların öne çıkarılmasıdır. Seçkin bir zümrenin değiştirme gücünü elinde bulundurduğudur.

Sosyalistler açısından aydınlarla “organik bağ” kurmak, ne yazık ki sınıfın kendi aydınını yaratmak çabasının dışında kalmış görünmektedir. Türkiye’deki aydın eylemleri, esas olarak “kamuoyu yaratma” gibi bir yönelim içinde, bununla sınırlanmış bir etkisi olduğu varsayılmıştır. Aydın sadece eleştiren, kınayan, kendi uzmanlığı etrafında düşünce üreten olarak algılanır. Örneğin bu yazının yazıldığı Aralık ayı içerisinde “6 yaşında bir kız çocuğunun evlendirilmesi “ üzerine oluşan tepkilerden biri de benim de içinde olduğum gibi bildirilere imza atarak kamuoyu üzerinde etki yaratmak, dikkat çekmekti. Elbette bunu önemsemediğim düşünülmemelidir. 

Bu ses çıkarmalar çoğalınca, mırıldanmalar yerini yüksek sesle konuşmalara dönüşünce, düzen muhalefetini de baskılayarak, iktidara yönelmiş, bu gerici pedofiller tutuklanmış, aylar sonrasına verilen duruşma günü öne çekilmiştir. Ve esas dikkati çekmek istediğim noktada burasıdır. Çünkü varılan nokta  “İmzamı atarım muhalefetimi yaparım” mesafesini aşmıştır. Bu ve buna benzer binlerce olay “özgürlükçü laiklik”, “ çok seslilik” tarikatler ve diğer gerici dinci örgütlenmelerin “sosyal kurumlar” olarak algılanması ve yansıtılmasında liberalizmin derin sularında kulaç atan aydıncıkların büyük emeği vardır. Devlet otoritesini zayıflatmak, askeri-bürokratik vesayetten kurtulmak için, “mağdurlar içinde en mağdur” olanı seçerek bu vesayetçi düzeni geriletmek üzere AKP ve onun temsiliyetinde siyasal islamcılığa destek olan liberaller, sonrasında da halkın cahil görülmesi bir yana cahilleşmesinin en büyük nedeni olan dinci gerici kurum ve kişilerle kolkola “özgürlükçülük” oynamışlar; arada da Gezi direnişi sırasında “yeryüzü sofraları” kuranların iftar sofralarına çömelmişlerdir. 

Hatırlamış olalım, yaprak kımılmadığı, en ufak bir aykırı sesin şiddetle bastırıldığı 12 Eylül karanlığına karşı, “Aydınlar Dilekçesi” bir onurlu ayağa kalkıştır. Fransa`da Dreyfus davası sırasında  Emil Zola`nın başlattığı kampanya büyümüş ve kitlesel bir hal almıştır. Ama aydının baştan “muhalif” olarak tanımlanması eksikli hatta çoğu zaman yanlıştır. Yukarıda Gramsci`nin tanımlaması içinde aydın sınıflı bir toplumda hangi sınıfın içinde yer aldığıyla ilgili olarak konumlandırılabilinir. “Aydınlar dilekçesi” ne kadar onurlu bir aydın duruşu ise, “Yetmez ama evet” de o kadar işbirlikçiliktir. Patronlar düzeninin sürmesi içindir. Ve o “imzamı atarım muhalefetimi yaparım” tavrını da içine kolayca  alabilir. Ve sonrasında  düzenin payandası haline gelen “aydın”ı temsil eder.  

“Aydın örgütsüz olmalıdır” demek,”siyasal mücadele” yi  aydın olmanın dışında tarif etmek, sınıf mücadelesinin değil düzenin bir köşesinde durmak demektir. Paranın saltanatını yıkacak olan örgütlü bir halkın mücadelesidir. Herkes birgün uyanacak “ aaa kapitalizm ne kadar da kötü hadi ondan kurtulalım” demeyecektir. Ya da sınıf mücadelesi, sınıfın bütününün aydınlamaya ermesi , gerçekten cehaletten kurtulup, “bilenler” topluluğuna dönüşmesi de değildir. İşçi sınıfı kendi aydınını yaratmak ve sınıf dostlarıyla organik bağını kurmak zorundadır. 

Yeni insanı yaratmak sosyalist toplumun görevidir. Ancak komünistler, devrimci aydınlar bugünden o yeni insanın ilk örnekleri olarak bayrak kaldırmışlardır. Bu köhnemiş düzeni yıkacak güç ise Nazım`ın şiirindeki “isyan edecek olan ellerdir”. Ve bu gerçekleştiğinde de değil 6 yaşında evlenmek ve bunu “peygamber sünnetine bağlayanların sakalları karışmayacaktır çorbamızın içine.

Bu, yeni bir kuşak yetişince belli olacak: yaşamlarında, bir kadını asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracıyla satın almamış olacak yeni bir erkekler kuşağı; kendini gerçek aşktan başka hiçbir nedenle bir erkeğe vermeyecek, ya da bunun iktisadi sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kimseye vermekten vazgeçmeyecek olan yeni bir kadınlar kuşağı. İşte bu insanlar dünyaya geldiği zaman, bugün onların nasıl davranmaları gerektiği üzerine düşünülen şeylere hiç kulak asmayacaklar; kendi pratiklerini ve herkesin davranışını yargılayacakları kamuoyunu kendileri yaratacaklardır — bir nokta, işte bu kadar. (F.Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)

Unutmayalım “Kapitalizm, insanın önce aklını alır.” 

Related Posts