Bir yanda kapatma davası, bir yanda Millet İttifakı: HDP’nin miadı doldu mu?

Dergi Gündem Sayı 3 (Mayıs 2021)

Kamil Tekerek

HDP üzerinden yürüyen tartışmaları mercek altına almak, beraberinde Türkiye’nin iç siyasetindeki gelişmeleri değerlendirmek ve hatta dış politika ile bölgesel meseleleri de konuşmayı gerektiriyor.

Bugün güncel olarak karşımızdaki tablo HDP’nin kapatılıp kapatılmayacağı, HDP’li siyasetçilere konulacak yasak ve önümüzdeki ilk seçimlerde Kürt siyasi hareketinin tercihlerinin ne olacağına odaklanmış gibi görünmektedir. Elbette bu konular çok önemli olmakla birlikte, HDP ve Kürt siyasi hareketinden bahsetmek gerekecekse bunların daha fazlasını ele almak değer taşımaktadır.

HDP’NİN MİADI DOLDU MU?

Bu sorunun yanıtını vermeden önce HDP’nin kuruluş dinamiklerini öncelikle ele almak yerinde olacaktır. “Türkiyelileşme” söylemi ile yapılan HDP çıkışının kökleri 2013 yılına kadar götürülebilir. Abdullah Öcalan ile AKP iktidarı arasında başlatılan son “çözüm süreci”nin legal alandaki partisi olarak kurgulanan HDP’nin, Kürt siyasi hareketinin gerek sermaye iktidarı ile rezonans kurmak gerekse dünya üzerinde Syriza ya da Podemos örneklerinde olduğu gibi “liberal demokrat” kimlikle topluma seslenmek gibi ikili bir misyona sahip olduğu söylenebilir.

Bu noktada, ideolojik olarak “Türkiyelileşme” denilen kavramın köklerini Öcalan’ın 2000’lerin başında ortaya attığı “Demokratik Cumhuriyet” tezinde bulmak mümkündür. Bir dizi Post-Marksist ve liberal yönelimin örtüsü olarak sunulan bu tez yukarıda bahsedilen süreçte politik anlam kazanmış ve sermaye devleti ile pazarlığın bir enstrümanı olarak devreye sokulmuştur.

Filmi hızlıca bugüne sarmamızda bir sakınca bulunmuyor. Bugün, artık HDP’nin kuruluş dinamiklerindeki ikili misyonun ortadan kalktığını söylemek çok da abartı olmayacaktır. Birincisi, Kürt siyasi hareketi ile AKP iktidarı arasındaki pazarlık süreci rafa kalkmış ve HDP’nin temsil ettiği değerlerin ya da görüşme sistematiğinin ortaya çıkarttığı olguların tasfiyesi gündeme gelmiştir. Güncel olarak AKP’nin iç siyasette sağ tabanı da konsolide edebilmek için zorladığı bu tasfiye siyasetinin AKP açısından ikili bir kazanıma işaret ettiği söylenebilir. Geçmişte yapılan görüşmelerin tüm yükünün HDP’lilerin üzerine yıkılarak AKP iktidarının kendisini aklama arayışı, yabancı olmadığımız bir siyasal tarz olarak karşımızdadır. Ancak, “çözüm sürecinin” doruğu olarak lanse edilen ve bugün yerinde yeller esen Dolmabahçe Mutabakatı’nın da esas olarak sistem içi bir yönelimin ürünü olduğu bir kenara not edilmelidir.

İkinci olarak, Türkiye’de Gezi direnişi ile birlikte politize olan ve hareketlenen toplumun bir kesiminin HDP aracılığı ile soğurulması işlevinin bir ayağı artık havadadır denilebilir. Bu durum liberalizm ile Kürt hareketinin bileşkesinden doğan demokrasicilik çizgisinin geri çekilmesi anlamında okunmamalı. Artık bu çizginin önünde “Türkiyelileşme”yi yükselterek tüm toplumu kapsayan bir iktidar projesi yerine “Millet İttifakı”na eklemlenerek en iyi ihtimalle sol liberal bir çizginin temsiliyetini üstlenmek bulunuyor.

Kısacası, HDP’nin bir önceki dönem toplumsal misyonu bugün düzen muhalefetinin bütününde karşılık bulurken, HDP’nin ya da daha doğu bir ifadeyle Kürt siyasi hareketinin kendine yeni misyon tanımlama ihtiyacı elzem görünmektedir. Yani kabaca, HDP’nin misyonunun miadının dolduğunu söylemek çok da abartı kaçmayacaktır.

DIŞ FAKTÖRLER VE YENİ REJİME EKLEMLENME DÜZEYİ

HDP’nin güncel pozisyonunu değerlendirirken, bir önceki dönemin açılış ve kapanış paradigmalarının durumunu da ele almak gerekmektedir. Bunlardan birincisi yani açılış paradigması olarak, Türkiye’de Kürt siyasi hareketinin ya da çok daha büyük bir genelleme ile ele almak gerekirse Kürt hareketi vesilesiyle Kürt emekçilerinin yeni rejime (İkinci Cumhuriyet’e) eklemlenmesini ifade etmek önem taşır. Başkanlık sistemi, yeni Anayasa, AKP iktidarı ve Tayyip Erdoğan bağlamında bakıldığında muhalif sayılacak HDP’nin, rejimin özünü oluşturan sermaye, gericilik, emperyalizmle ilişkiler, sermayenin merkezileşme eğilimleri ve derinleşen emek sömürüsü başlıklarında Türkiye kapitalizminin egemen güçleri ile karşıtlık ilişkisi içerisinde olmadığını görürüz. Bunu biçimsel olarak HDP yöneticilerinin TÜSİAD temsilcileri ile verdikleri yakın fotoğraflarda görebilirsiniz. İçerik ve öz olarak ise bugün sermayenin bir kanadının da talebi olan gündeme gelen “güçlendirilmiş parlamenter sistem” aynen HDP’nin de en başat politik söylemi arasında yer almaktadır.

Bu noktada bir olgunun altını çizmek gerekmektedir. Kürt hareketinin İkinci Cumhuriyet’e eklemlenmesi ile Türkiye’de siyasi iktidarın Kürtlerin ulusal demokratik haklarını tırpanlamaya çalışması arasında bir çelişki görmek yersizdir. Daha doğrusu mesele tam da bunun ötesine geçmiş durumdadır. Türkiye’deki tüm egemen sınıflar açısından “en iyi Kürt, en kolay sömürülen Kürttür”. Kürt siyasi hareketi ve özelde HDP, Kürt emekçilerinin kapitalizme ve sömürüye karşı dinamizmini köreltmiş, “ulusal kurtuluş ve demokrasi mücadelesi” eşitlik, özgürlük ve emekçilerin kurtuluş kavgasının tersi yöne doğru gitmeye başlamıştır.

Yukarıda ifade ettiğimiz, bir önceki dönemin kapanış paradigmasını oluşturan dışsal faktöre değinmek gerekirse, Kürt siyasi hareketinin emperyalizmle ilişkilerini vurgulamak gerekir. Bu olgu özelde AKP iktidarı tarafından kullanılmış ve aslında kendileri açısından sorun aratabilecek tüm başlıklar bu şekilde el çabukluğu ile yok edilmeye çalışılmıştır. Özellikle Suriye’deki gelişmeler ve Kürt hareketinin ABD emperyalizmi ile kurduğu askeri, siyasi ve ekonomik ilişkiler bütünü AKP tarafından hedef tahtasına oturtularak iç siyasette konsolidasyonun aracına dönüştürülmüştür.

Güncel olarak, AKP’nin HDP’ye karşı politik ve yargısal bir başlık olarak Kobani olaylarını bir araç olarak kullanması, bu meselenin daha çok su kaldıracağının göstergesi olarak görülebilir. Çünkü Kürt hareketi emperyalizm ile işbirliğinden bırakın uzaklaşmayı her geçen gün emperyalizm ile işbirliğini daha da derinleştirmektedir.

YENİ REJİM, KÜRT SİYASİ HAREKETİ VE HDP

Tüm bu yakın dönem arka planı ile birlikte gelinen noktada, HDP’ye karşı AKP-MHP iktidarı tarafından gündeme getirilen kapatma davası ve siyasi yasaklama taleplerinin HDP’yi daha uzak bir kutba ittirmesi AKP açısından sorun başlığı olarak görülmeyecektir. Tersinden Millet İttifakı’na doğru daha fazla yaklaşan HDP’nin pozisyonu, AKP tarafından düzen muhalefetine karşı kullanılmaya devam edecektir.

Bununla birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ısmarlama olarak açıldığı çok belli olan davanın, Anayasa Mahkemesi tarafından geri gönderilmesinin bir krize işaret edip etmediği henüz belirsizdir.

HDP’nin geçmiş dönem misyonunun yerine yeni bir yönelime sahip olması gerektiğinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmeye çalışmıştık. Bu noktada, tek başına HDP’nin barajı geçmesinin “faşizmi geriletmek” için en temel görev ya da HDP’nin Millet İttifakı için en kritik bileşen olması denilen olguların görece önem yitirdiği bir evreye giriliyor olabileceğini unutmamak gerekmektedir. Son dönem özellikle Selahattin Demirtaş’ın yaptığı “üçüncü odak” söylemi HDP’yi yeniden önemli hale getirme arayışının ürünü olabilir.

HDP’nin kapatılması ve yüzlerce kişiye dönük siyaset yasağı Türkiye’de yaşanacak önemli bir siyasi gelişme olacaktır. Ancak konu seçimler ve Millet İttifakı’nın bekası olunca HDP’nin kendi çıkarlarını merkeze koyan bir yaklaşımda ısrar etmesinin sınırları olduğunu bu noktada ifade etmek gerekir.

Elbette HDP’ye verilen yüzde on civarındaki oy potansiyelinin buharlaşarak ortadan kalması mümkün değil. Ya da AKP iktidarının kuracağı bir dizi yandaş Kürt partisine bu oyların doğrudan bir akışın yaşanması da düşük bir olasılık. Ancak bununla birlikte, HDP’nin ya da Türkiye’de Kürt siyasi hareketinin bir tercih yapması gereken bir yol ayrımına geleceği açık. Bu yol ayrımının artık düzeni topyekûn karşısına alan radikal bir çizgiye evrilmesi zor gibi görünmektedir.

Irak’ta AKP, ABD ve Barzani yönetimi arasında işbirliğinin, Suriye’de PYD’nin Barzanici partiler arasında ortaklaşmanın gündeme geldiği bir evrede, Türkiye’de Kürt sorununun asgari demokrasi sorununun türevi olarak algılanması ve o şekilde lanse edilmesi gelecek dönem düzen siyasetinin paradigması olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Bununla birlikte yeni Anayasa tartışmaları, seçim sisteminde ve yerel yönetimler başlığındaki değişikliklerin HDP’nin yeni kimlik oluşumunu nasıl etkileyeceğini zamanla göreceğiz.

Ancak her şeyden önce HDP ya da Kürt hareketi üzerinde de demokrasi cephesinin bileşeni olma zorunluluğunun devam edeceğini, son tahlilde Millet İttifakı’nın yöneliminin bu dönem Kürt hareketini etkileyeceğini de akıldan çıkartmamak gerekmektedir.

Related Posts