Prof. Dr. İzzeddin Önder

Ekonomide yaşanan kriz toplumu derinden vurduğu gibi, siyaseti de ciddi olarak sarsmaktadır. Kur dalgalanmaları, fiyat artışları, pandemi ortamında iyice yükselen işsizlik ve yoksullaşma derinleşmektedir. Ana akımın bir ekonomiye kriz tanısı koyulabilmesi için iki yıl üst üste eksi büyüme kuralına göre, Türkiye ekonomisinde kriz yoktur. Oysa artma eğilimindeki yoksullaşma ve işsizlik karşısında ekonomik ölçütlere göre olmasa da sosyolojik değerlemelerle ekonomide kriz yaşanmakta, hatta denetlenemez boyutta derinleşmektedir.

Türkiye ekonomisinde yaşanan kriz, iç politika yanlışları kadar, kapitalizmin küresel krizinin de yansımasıdır. Kapitalist sistemin 1970’lerin ortalarından itibaren yaşanan krizi, küreselleşme ve finanslaşma refleksleriyle tüm çevre ekonomilere, bu arada Türkiye’ye de ciddi olarak yansımıştır. Küresel kapitalist krizin Türkiye’ye sızma kanalı 2000 IMF programıyla oluşturulmuştur. 2000 IMF programı, emperyalizme piyasa oluşturma refleksiyle, Türkiye’yi küreselleşme ve finansallaşma süreçlerine yönlendirmiştir. Böylece, ekonominin denetimsiz açılma sürecinde, finansal sermaye doğrudan, yatırımcı sermaye ise dolaylı yoldan ekonominin kanamasına yol açmıştır. Aynı bağlamda, “yönetişim” sistemi uygulamalarıyla da kamu-özel işbirliği ve yap-işlet-devret modelleriyle ülke ekonomisine büyük yük yıkılmıştır. Yönetişim modelleri sıkışan Batı sermayesine finansal ve yatırım alanlarında olanak sağlayarak, ülke kaynaklarının yurtdışına aktarılmasına yol açarken, içte de siyasi kadroya oy kotarma işlevi görmüştür.

Batı ürünlerine piyasa oluşturulmasının maddi kaynakları yine Batı finansal kaynakları ile gerçekleştirildiğinden, bu süreçte ülke ürün ticareti yanında, finansal kaynak kullanımı yoluyla da emperyalizme eklemlenmiş ve kaynak aktarmıştır. Finansallaşma, girdiği her ülkede olduğu gibi, Türkiye’de de, gelecekteki piyasaları bugüne çekme amacıyla hanehalkı  borç stokunu devamlı yükseltirken, gelir dağılımını bozmuş, dış ticaret hadlerini ithalat lehine çevirerek ödemeler dengesinde cari açığı büyütmüştür. Finansallaşma ve hanehalkı borçlarının yükselmesi, “hanehalkı Keynesçiliği” ifadesiyle, kamu borçlarını ikame edercesine, ekonomide balon oluşturma eğilimine girmiştir.

İktisat yazınında “yönetişim” olarak bilinen, yap-işlet-devret veya kamu-özel işbirliği yatırımları, piyasa koşullarına göre getiri sağlayan kuruluşlar olmayıp, kâr garantili yatırımlardır. Yönetişim uygulamasında çeşitli alt-yapı hizmetleri ve devlet garantili yatırımlar teknik anlamda doğal tekel olarak kârsız çalışan işletmeler olduğu halde, söz konusu yatırımlara cari faiz oranında getiri sağlama imkânı sağlanmıştır. Böylece, oluşan döviz ihtiyacının, enerji ve temel ithal girdi maliyetine ilaveten büyümesi, hatta Merkez Bankası rezervlerini dahi tüketmesi gündeme gelmiştir. Zira MIGA (Multinational Investment Quaranty Agreement) olarak bilinen uluslararası yatırım sigorta yükümlülüğünün, yapılan anlaşmalara uyulmadığı durumda şirket zararlarının ilgili ülke tarafından karşılanacağı hükmü, bu tür anlaşmalara imza atan hükümetlerin başında Demokles’in Kılıcı gibidir.

Var olan doğal işsizlik, bir yandan ekonomik durgunluk, diğer yandan COVID-19 pandemi ile daha da yükselerek, TÜİK verilerine göre devamlı % 10 düzeyinin üzerinde seyretmiş, çoğu hallerde % 13-14 oranlarına kadar çıkmış, geniş işsizlik tanımına göre ise % 28’lere kadar tırmanmıştır. TÜİK verileri dışında gerçek işsizliğin ise, % 14-15 düzeylerinde olduğu, hatta genç işsizliğin % 40’lar dolayında seyrettiği hesaplanmaktadır. Bu durum, bir yandan emek talebi açısından ekonomide tasarruf ve yatırım yetersizliğine, diğer yandan da gelir dağılımı açısından olumsuzluğa işaret etmektedir. Yaygın işsizlik istihdam edilmiş emek cephesini de baskılayarak, ücret taleplerinin sınırlandırılmasına sebep olmaktadır. Bundan dolayıdır ki, emek örgütleri ücret konusunu emeğin üretimi karşılığı olarak değil, yoksulluk ve açlık ölçütlerine yaklaştırarak, asgari geçim koşulu bağlamında ele almakta ve taleplerini ona göre şekillendirmektedir. İşsizlik ve asgari ücret koşulları, devamlı yükselen fiyatlar karşısında toplumu bir yandan giderek küçülen guruplarda varsıllaşan, diğer yandan ise giderek büyüyen guruplarda yoksullaşan şeklinde bölerek, burjuva demokrasisinin dahi temel dayanağı olan orta sınıfı ortadan kaldırma eğilimi taşımaktadır. Hal böyle olunca, siyasi yapının giderek koyulaşan muhafazakârlık kılıfında otoriterleşme eğilimi ortaya çıkmaktadır.

Türkiye koşulunda yaşanan hızlı fiyat artışları nedenlerinin, talep cephesinde değil de, arz cephesinde, üretim yapılanmasının kökeninde aranması gerekir. Sanayi ve tarım alanlarında giderek artan ithal girdi maliyeti yanında, üretim teknolojisi ve verim düşüklüğü arz enflasyonun sebepleri arasındadır. 2000’li yılların baskılı kur rejiminde fark edilemeyen arz yönlü potansiyel enflasyon, ikinci dönemde oluşan olağan kur dengesinde varlığını hissettirmeye başlamıştır. Cari açığın ve siyasete güvensizliğin sürüklediği döviz kurlarının para ikamesini (dolarizasyon) şiddetlendirerek siyaset üzerinde kur baskısı yaratması faizi yukarı yönde zorlayarak siyaseti zecri kararlara itmiştir. Devamlı sıcak para uyuşukluğu ile ekonomilerin kalkınamayacağı bir gerçek olarak, sistemin üretici ve ihracatçı reel ekonomiye dönüştürülmesi reddedilemeyecek bir gerçekliktir. Ancak bu gerçekliğin realize edilmesi, belli bir plan çerçevesinde temel sanayi ve tarım girdilerinin üretimine ağırlık verilmesini ve ekonominin üretim kapasitesinin yüksek katma değerli ürün ağırlığına kavuşturulmasını gerektirirdi. Oysa Türkiye ekonomisi giderek sanayisizleş(tir)me ve tarım alanında da üretimden uzaklaş(tırıl)ma politikaları altında sürüklenmiştir. Koşullar böyle iken, Merkez Bankası’nın ani faiz indiriminin, tepkisel olarak kurlarda ani yükselişe yol açması beklenmeyecek bir durum değildi, ne var ki, durum çaresizdi!

Muhalefetin devamlı olarak erken seçim sloganını gündeme taşıması ve bunun halk tarafından benimsenmesinin iktidar kanadında yarattığı sıkışıklık, ani faiz kararı ile oluşan faiz baskısı ve kur yükselişi ile üretimin durmasına ve yoksulluk düzeyinin yükselmesine yol açmıştır. Hiçbir mantıksal açıklaması olmayan, bir modele de dayandırılamayan bu uygulama kur yükselişlerinin tetiklediği fiyat artışları ile halkın genel satın alma gücünü eritirken, banka mevduatları üzerinde al-sat işlemleri ile bazı kesimlerin haksız yüksek kazanç elde etmesine olanak sağlamıştır. Kurun önlenemez yükselişini frenlemek amacıyla son anda getirilen, tasarruf getirilerinin kur artışına eşitleneceği kararı hem örtülü faiz yükselişini, hem de vergi gelirlerinin bu tür ödemelere tahsisi ile yoksuldan varsıla doğru ciddi servet aktarımı yaratma eğilimi taşımaktadır. Bu uygulamanın, spekülatif döviz talebini frenleme etkisine rağmen, cari açık ve borç stokuna bağlı olarak orta ve uzun vadede kur artışlarını önleyemeyeceği, gelir dağılımını bozacağı ve arz yönlü fiyat yükselişlerini frenleyemeyeceği açıktır. On dokuz yılın bilançosu niteliğindeki son çırpınış ve yalpalanmalar, hangi koalisyon yönetiminde olursa olsun, emeğin üretim üzerinde tasarruf hakkı sağlanmadıkça ve toplumsal ürün hakça paylaşılmadıkça gerçek anlamda demokratik ve özgür toplumsal yapılanmaya kavuşulamayacağı açıktır. Toplumsal yoksullaşma salt bugünün sorunu olmayıp, yetersiz ve sağlıksız beslenmenin gelecek kuşaklarda oluşturabileceği bireysel ve toplumsal sağlık sorunlarına da gebedir.

Related Posts