Behiç Oktay
İçinde bulunduğumuz dönemde çevre sorununu artık hayatlarımızda iyice hissetmeye başladık. Her kış barajların doluluk oranındaki endişeler, kar yağışlarındaki azalma, ilkbaharda yağışlarda azalma ve dona varan hava değişiklikleri, yazın gelen aşırı sıcaklar ve orman yangınları, sonbaharda kuraklık ve sel haberleri her geçen yıl daha da endişelenmemize neden oluyor.
Ülkemizde ve dünyanın dört bir yanında gözlemlenen olumsuz gelişmeler, önümüzdeki yıllarda hayatlarımızda büyük değişikliklere yol açacak. Ülkemizde de özellikle son yıllarda artık herkesin hayatını daha da doğrudan etkilemeye başlayan değişimler, gün geçtikçe daha çok insanın dikkatini çevreye ve iklim krizine vermesine neden oluyor.
Avrupa solunda da son yıllarda başta Almanya olmak üzere Yeşillerin daha görünür hale geldiğini görmeye başladık. Kökleri 1970’li yıllara dayanan yeşil siyaset [1], Soğuk Savaş’ın bitmesi ile birlikte 1990’lı yıllarda Avrupa’da çıkış yakalamış, ancak daha sonra etkinliğini yitirmiştir. Bugün ise yeşil siyasetin tekrardan güçlenmeye başladığını, pek çok Avrupa ülkesinde parlamentoda yer aldığını ve hatta Almanya’da zaman zaman anketlerde birinci parti olarak çıkmaya başladığını dahi görebiliyoruz.
Yeşil siyaset aslında doğrudan sol olarak sayılmasa da bugün genel olarak bazı sol değerlere yaslandığı ve çıkış noktası bakımından da bazı sol değerlere dayandığı için akıllarda genel olarak sol olarak kodlanıyor. Ancak günümüzde yeşil siyasetin genel pratiğine baktığımızda, sermaye sınıfının politikaları ile paralellik taşıdığını, hatta neoliberalizme varan politikalar izlediğini söyleyebiliriz.
Bugün Avrupa’da yeşil siyasetin yeniden yükselmeye başlamasının iki ana sebebi var. Birincisi, kapitalizmin doğayı geri dönüşü olmayan bir şekilde tahrip etmesinin artık günlük hayatlarımıza doğrudan etki eder hale gelmesi. İkincisi ise kapitalizmin kendi yarattığı bu tahribatın sorumluluğunu üstlenmeksizin sorunun çözümünün yine kendi politikalarından geçtiğini iddia etmesidir.
YEŞİL SİYASET NEDİR?
Her ne kadar yalnızca çevre sorunları ile ilgilenen bir hareket olarak diğer partilerden ayrı bir yerde konumlandırılsa da yeşil hareketin dış politika, ekonomi, sosyal haklar vb. farklı alanlara dair görüşleri bilindik düzen partileri ile ciddi bir ayrım içermiyor. Sosyal adalet, katılımcı demokrasi, şiddet karşıtlığı, farklılıklara saygı gibi ilkeler, diğer düzen partilerinin programlarında da bulunabilecek liberal ilkelerdir.
Yeşil siyasetin başlangıç noktası genel olarak 1980’li yıllarda Batı Almanya’da kurulan Yeşiller Partisi ile anılsa da özünde Avustralya’da bir emek hareketi olarak, 1973 yılında İnşaat İşçileri Federasyonu öncülüğünde ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Avustralya’nın New South Wales eyaletinde başlayan harekete, aynı zamanda Avustralya Komünist Partisi üyesi olan ve daha sonraki yıllarda Sydney Belediyesi’nde görev yapan Jack Mundey öncülük etmiştir. İşçiler, “yeşil yasak” olarak adlandırılan bu hareket dahilinde kentlerin içindeki parkların yıkılmasının yanında yoksul mahallelere ve tarihi bölgelere de inşaat yapmayı reddetmişlerdir.
Günümüzde ise yeşil siyasetin merkezinin Avrupa, en güçlü olduğu yerlerin başında da Almanya’nın geldiğini söyleyebiliriz. Yeşiller Partisi 1980 yılında Batı Almanya’da kurulmuştur. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra “demokratikleşen” Doğu Almanya’da ise 1990 yılında anti-komünist yapıların bir araya gelmesinden oluşan Birlik 90 hareketi kurulmuş ve 1990 yılında gerçekleşen Doğu Almanya seçimlerine Doğu Almanya Yeşil Partisi çatısı altında katılmıştır. Batı Almanya’nın Doğu Almanya’yı ilhakının ardından 1993 yılında iki parti birleşmiş ve Yeşiller/Birlik90 adıyla günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
Sovyetler Birliği’nin ve Avrupa’daki halk cumhuriyetlerin yıkılması sonrası solun Marksist-Leninist köklerini terk etmesinin neticesinde sınıf siyasetinden uzaklaşılmış, bunun neticesinde başka mücadele alanları öne çıkmaya başlamıştı. Ekolojik mücadele de bu dönemde sınıf siyasetinin yerine tercih edilmeye başlanan mücadele alanlarından birisiydi. Bu nedenle 1990’lı yıllarda gelişim gösteren yeşil siyaset, sınıf siyasetinden kopuk ve hatta yer yer karşısında konumlanmaktaydı.
Avrupa’da yeşiller 1990’lı yıllarda önemli gelişimler kaydettiler. Bu yıllarda hemen hemen her Avrupa ülkesinde bir yeşil parti kuruldu ve kısıtlı da olsa yerel ve merkezi hükümette yer bulmaya başladılar. Yeşiller 1998 ve 2002’de Almanya’da Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile koalisyon hükümeti kurdu. Bugün ise Almanya’da Hristiyan Demokratlar (CDU/CSU) ve Sosyal Demokratlardan sonra en önemli üçüncü partiden biri durumuna geldiler. 2019 yılındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Yeşiller Almanya’da ikinci parti olmuştu. 26 Eylül’de gerçekleşecek olan Almanya seçimleri için yapılan anketlerde pandeminin başından beri ikinci sırada olan (hatta 2021 Mayıs’ta kısa süreliğine birinciliğe yükselen) Yeşiller, şu sıralar ikinciliği de SPD’ye kaptırmış görünüyor. Nisan ayında patronlar ve şirket yöneticilerine yapılan ankette Yeşillerin lideri Annalena Baerbock’un Merkel’den sonra ülkeyi yönetmesi gereken kişi olması gerektiği görüşü, açık ara farkla birinci çıkmıştı. [2]
Almanya dışında İsveç ve Finlandiya’da da Yeşiller hükümette bulunuyor. Yunanistan’da da Ekolojik Yeşiller lideri SYRIZA hükümetinde Çevre ve Enerji Bakanı olarak görev yaptı. Belçika’da da Yeşiller 2000’li yılların başında hükümette koalisyon ortağı olarak bulunuyordu. Avrupa Parlamentosu’nda ise muhafazakârlar, sosyal demokratlar ve liberallerin ardından dördüncü büyük grubu yeşiller oluşturuyor. 2019’da yapılan son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, Avrupa genelinde faşist partiler ile birlikte oyu artan tek grup yeşiller olmuştu. Bu durum, özellikle Avrupa solunda artık sosyal demokrat partilerin veya SYRIZA ve Podemos gibi radikal demokrat partilerin yeterince umut vaat etmediği ve bu nedenle oyların faşistlere ve yeşillere kaydığına dair yorumlara yol açmıştı.
YEŞİL SİYASET BUGÜN NEREYE OTURUYOR?
Gerek Almanya’da gerekse diğer Avrupa ülkelerindeki yeşil siyaset, sınıf siyasetinden kopuk olduğu gibi yer yer karşısında dahi yer alabilmektedir. Ancak Avrupa’daki bütün yeşil partileri ve hareketleri ele almak bu yazının ölçüsünü aşacağı için yalnızca Almanya’daki Yeşilleri baz alacağım.
Yeşiller asgari ücretin yükselmesi, teknoloji tekellerinin vergilerinin artırılması, pandeminin yarasını zenginlerin gelir vergisini artırarak kapatmak gibi toplumcu görünen politikaların yanında, Almanya iç piyasasını koruyacak gümrük vergisi politikalarını da hayata sokmayı planlıyor. Bunun yanında buralardan toplanacak vergiler ile yeşil politikalara uyan start-uplara da destek verecek bir fon yaratma planı var. Yeşiller iklim krizi konusunda özel sektörün öncülük yapabileceğini düşünüyor. Bu nedenle çeşitli vergi ve teşvik politikaları ile özel sektörün bu konuda adım atmasını bekliyor.
Çevre ile ilgili diğer politikalara baktığımızda kalitesiz kömür ile üretim yapan santralleri ve nükleer santralleri kapatmayı hedefliyor. Toplumsal cinsiyet başlığında kadın kotası ve LGBTİ+ hakları konusunda anayasal haklar tanımlamayı planlıyor. Yeşiller geçmişte pasifist ve savaş karşıtı bir görüntü çiziyor olsalar da, NATO’ya karşıt bir noktadan bugün o kadar da karşıt olmayan bir noktaya gelmiş görünüyorlar. Yeşillerin içinde NATO’ya yönelik farklı sesler olsa da genel olarak NATO veya savaş karşıtı bir pozisyonu yok.
Yeşil siyasete genel olarak baktığımızda çevre politikalarını diğer düzen partilerinden biraz daha öne çıkarmak dışında önemli bir ayrım olmadığını söyleyebiliriz. Yeşiller ortaya çıkışları bakımından düzen içi siyasette diğer siyasi hareketlerden farklı bir noktada olsa da gün geçtikçe ve güç kazandıkça bu farklılıkları törpülenmekte, düzenin merkezine yakınlığı daha da artmaktadır.
Yeşil siyasetin düzen siyasetinin merkezindeki konumu, sermaye sınıfının son dönemde çevre sorunlarına yönelik duyarlılığının artması ile paralellik taşıyor. Bugün yaşanılan çevresel sorunların baş sorumlusu olan kapitalistler, artık bu çevresel sorunların kendilerini de etkilemeye başlaması ve toplumda bu konuda genel bir duyarlılığın yükselmesi ile ortaya çıkan tepkiler sonucunda çeşitli kavramlar ortaya atarak çevre sorununu çözecek aktör olarak kendilerini ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede Birleşmiş Milletlerin 2016 yılında yürürlüğe koyduğu ve 17 maddeden oluşan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri çerçevesinde özel ve kamu sektörü çeşitli adımlar atmaya başladı. Sürdürülebilirlik veya Çevre, Sosyal, Yönetişim kavramlarının İngilizce baş harflerinden (Environmental, Social, Governance) oluşan ESG kriterleri, çevre, ekonomi ve sosyal konuların bir bütünlük içinde ele alınması gerektiğini savunuyor. Özetle kapitalizm, kendi sürdürülebilirliği için bütün kurumları seferber ediyor.
İşin Avrupa ayağında ise yakın zamanda yürürlüğe giren Avrupa Yeşil Mutabakatı, iklim ve çevreyle ilgili sorunlarla mücadele konusunda AB’nin politikalarını yeniden düzenlemeyi amaçlayan bir yol haritası olarak tarif edilebilir. Bu konu AB içi önemli düzenlemelerin yanı sıra AB’ye yapılacak ithalatlara da yeni düzenlemeler getiriyor. Örneğin artık Türkiye’den AB’ye ihracat yapan firmalar, talep edilmesi halinde karbon emisyon verilerini paylaşmak zorunda olacak. Karbon emisyon verilerini paylaşmayan veya verileri yeterli seviyede olan şirketler bundan böyle AB’ye ihracat yapamayacak. Bu durum aslında iki sonuç doğuruyor: Bir yandan AB kapitalizmi çevre konusunda adım atarak “görevini” yerine getiriyor, diğer yandan AB iç pazarını bir biçimde koruma altına alıyor.
ÇÖZÜM NE?
Görüldüğü üzere yeşil siyaset aslında sol değerlere dayanıyor gibi görünse de bugün önemli bir düzen içi aktör olarak düzen siyasetinin merkezine doğru emin adımlarla ilerlemeyi sürdürüyor. Bugün yaşadığımız çevre sorununun bir numaralı faili olan kapitalizm, bir anda ani bir aydınlanma yaşayarak çevre sorunlarına duyarlı hale geldi ve neredeyse çevre sorununa çözüm üretebilecek en önemli aktör olarak kabul görmeye başlandı.
Yıllar boyu kapitalizmin plansız, doğayı katleden ve talana dayalı sanayileşmesi ve sonucunda yaşadığımız çevre sorunları dünyanın her yerinde etkisini gösteriyor. Ülkemizde de son yıllarda sıklaşan sel baskınları, şiddetli dolu yağışları, kuraklık, orman yangınları, müsilaj vb. sorunların baş sorumlusunun sermaye sınıfı olduğu gerçeğini hiç kimse reddedemez.
Çevre sorunlarının çözümü konusunda en sık karşılaşılan yöntem, bireysel tüketim tercihleri üzerinden şekilleniyor. Kapitalistler meseleyi öyle başarılı bir biçimde evirip çeviriyor ki bireyler bütün çevre sorunlarından kendilerini sorumlu tutuyor. Fazladan kullandığı bir kâğıt, plastik şişeyi yanlışlıkla normal çöp kutusuna atmak, sürdürülebilir tarım ürünlerini tercih etmemek, plastik pipet kullanmak gibi bireysel tüketim tercihlerini çevre sorununun baş nedeni olarak görüyorlar. Bu nedenle de bireyler tüketim alışkanlıklarını değiştirdikleri takdirde çevre sorununa karşı gerekli adımı atmış olabileceklerini düşünebiliyor. Ancak 2017’de yapılan bir araştırmaya göre küresel emisyonların %71’inden yalnızca 100 şirket sorumlu. [3]
Çevre sorunu artık tüm dünyanın gündelik yaşamını doğrudan etkiler hale geldiği için yalnızca yeşil siyasetin konusu olmaktan çıktı. Çevre sorunu artık bir “diğer” sorun olarak görülemez. Bu durum, emekçilerin bu konuda git gide daha da duyarlı hale gelmesine ve hassasiyetlerinin artmasına neden oluyor. Diğer düzen partileri, burjuvazi ile paralel biçimde çevre sorunlarına daha da önem verir hale geliyor. Bu partiler, sermaye sınıfının çevre konusundaki ihtiyaçlarını karşılayabildiği ölçüde bu konudaki güçlerini koruyabileceklerdir. Bunu yapamadıkları ölçüde yeşil siyaset güç kazanacaktır.
Ancak çevre sorunu artık yalnızca çevrecileri veya yeşilleri ilgilendiren bir gündem değil, bir sınıf gündemi haline gelmiştir. Örneğin ülkemizin bugün içinde olduğu kuraklık, hiç şüphesiz en çok emekçilerin hayatını etkileyecektir. Sel baskınları hiçbir zaman lüks villaları değil, çarpık kentleşmenin emekçilere sunduğu dere yataklarında yapılan evleri basmaya devam edecektir. Bizler her orman yangınında sanki kendi evimiz yanmışçasına üzülürken onlar yanan yerleri imara açmanın planlarını çoktan yapmış olacaktır.
Çevre sorunu en önemli sorunlarımızdan biri olmasına karşın tek sorunumuz da değildir. Kapitalizmin dünyanın başına sardığı sorunlardan yalnızca birisidir. Bu nedenle sorunları tek tek seçip birbirinden ayıran değil, sorunları ve sorumluları doğru tespit ederek bunlara karşı bütünlüklü bir mücadele programı izlenmesi gerekmektedir. Diğer taraftan yeşil siyasete yönelik eleştiriler, çevre sorununun aynı zamanda bir emekçi sorunu olduğunu gerçeğini reddetmeye varmamalıdır.
Bugün itibariyle Avrupa solu ve yeşiller çevre sorunu konusunda yaptıkları ve gelecekte yapacakları ile kapitalizmi doğrudan karşılarına alamayacakları, hatta aksine kapitalizmin ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda bir politika izleyecekleri için hem yeterli etkiyi yaratamayacak hem de emekçilerin umutlarını bir kez daha boşa çıkaracaktır.
NOTLAR
[1] Yazı boyunca kavram kargaşası yaratmamak için ekolojik hareket, yeşiller, yeşil hareket vb. adlandırmalar genel olarak yeşil siyaset olarak kullanılmıştır.
[2] German business favours Greens candidate to succeed Merkel-poll (22.04.2021) https://www.reuters.com/world/europe/german-business-favours-greens-candidate-succeed-merkel-poll-2021-04-22/
[3] Just 100 companies responsible for 71% of global emissions, study says (10.07.2017) https://www.theguardian.com/sustainable-business/2017/jul/10/100-fossil-fuel-companies-investors-responsible-71-global-emissions-cdp-study-climate-change

