Kaan Kavuşan

Atılan goller kimin kalesine giriyor? Futbolda işin bu kısmı, gün geçtikçe aleyhimize dönüyor. Önceleri televizyondan neredeyse “kamu hizmeti” olarak izlediğimiz maçları, sonraları reklam bombardımanıyla izlemeye başladık. Top taca, auta çıktı diye reklama gidilen bir dönem yaşadık, nice golü göremedik. Ardından dekoderler girdi hayatımıza ve futbol izlemek için cebimizden para vermeye başladık. Alabilenlerimiz aldı, alamayanlarımız kafelerde, kahvehanelerde para karşılığı maç izleyebilir oldu. Sonra, kulübümüz “aman batıyoruz” dedi, kulübün mağazasından alışveriş eder olduk. O da yetmeyince, karşılıksız, bağış adı altında SMS kampanyaları başladı. 

Ne için oldu bütün bunlar? Kulüpler asıl ederi 1 lira olan futbola 10 lira harcayabilsin diye. Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ve Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği’nin (FIFA) yaygın olarak söylediği gibi, “pasta büyüsün diye.” Kimi futbolsever de bununla övündü yıllarca, sanki pasta kendi midesine giriyormuşçasına, kimisi de “realist” takıldı, ayak uydurmadan yana oldu.

Metin Kurt, “Futbol borsada değil, arsada güzel” derken, “ah nerede o eski futbol” demiyordu. Ana akım medyada ve taraftarlıkta böyle algılandı, belki de böylesi romantik geldi. Oysaki borsa-arsa karşıtlığı, futbol ve sermaye arasındaki ikilemi vurguluyor: Ne kadar borsa varsa o kadar az futbol, ne kadar arsa varsa o kadar çok futbol var. Futbolun borsada değil, arsada güzel olmasının sebebi “nerede o eski bayramlar” misali bir hissiyatla ilgili değil, somut dünyada futbolun işleyişi ile ilgili.

NEDEN PASTANIN BÜYÜMESİ LAZIM Kİ?

Özellikle 90’ların ikinci yarısından itibaren -ve spesifik olarak, 1992’de, Şampiyonlar Ligi’nin kurulmasıyla birlikte- futboldan kalan son kırıntıların “sermayenin ısırgan saltanatına” yem olacağı belli olmuştu. Meyil verilmişti. Şampiyon olmayanların da yer alacağı Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi yıllar geçtikçe daha da çok takımı ve maçı içerdi. Futbolculara verilen maaşlar artarken, ödenen bonservisler astronomik boyutlara çıktı. Ama asıl sektör kazandı. Pastayı büyütme hırsı, futbolseverde genellikle “eski oyuna özlem” olarak karşılık buldu.

Bugün bazı ülkelerin dördüncülerinin bile katılabildiği bir Şampiyonlar Ligi formatı var elimizde. Ancak “Top 12” adıyla anılan Avrupa’nın en büyük kulüplerine bu formattan gelen devasa gelir dahi yetmiyor olacak ki geçtiğimiz ay bir Avrupa Süper Ligi projesi yapmaya kalkıştılar. UEFA’ya bağlı olmayacak şekilde, 20 takımdan oluşan bir lig oynanacak ve Amerikan sermayesiyle birlikte sponsorluk ve yayın gelirleri katbekat artacaktı. Avrupa’nın “devleri” “cücelerle” aynı ligde olmak istemiyor, kazandıklarını onlarla paylaşmak istemiyordu. Öte yandan yerel liglerde kalmaya devam edecekler, böylece onların ekmeğine el uzatmaya da devam edeceklerdi. Kısacası hem ekmekleri duracaktı hem karınları doyacaktı. Futbolu kapalı devre bir sistem/dünya olarak kabullenecek olsaydık (ki, değil) bunlara “futbol emperyalistleri” bile diyebilirdik. Krizleri de bazı açılardan emperyalistlerin krizine benziyor zaten. Dünyayı sömürüyorlar ama yetmiyor. Her zaman daha fazlası gerekiyor onlara. O yüzden de çevrelerindeki başka kapitalistleri de yutmaya çalışıyorlar.

Özetle şöyle diyorlardı bunlar: Şampiyonlar Ligi biz olmazsak izlenmez, dolasıyla değeri biz yaratıyoruz ve bu yüzden de daha küçüklerle paylaşmak istemiyoruz. Biz de batak durumdayız. Burada tipik bir kapitalist safsata görünüyor hemen. Oysa değeri, aldığımız dekoderle, stadyumda ödediğimiz bilet paralarıyla, takım ürünlerine boğazımızdan kısıp verdiğimiz maaşımızın bir kısmıyla hatta SMS kampanyalarıyla istedikleri bağışlar aracılığıyla biz yaratıyoruz. Daha doğrusu emeğimiz yaratıyor. Belki bir inşaat işçisinin onuncu kata kadar taşıdığı el arabasına uyguladığı kuvvet, belki bir beyaz yakalının yazı yazarken kırpıştırdığı gözlerinin yorgunluğu karşılığı aldığı maaş… Her şey buradan kısılıp aktarılıyor futbola.

Dolaylı olarak da paramızla izlediğimiz reklamlarla sağlıyoruz sektörün kârını. Belki de bir derginin kapağında bilmem ne marka ayakkabısına özendiğimizde…

ENFLASYONİZM

Pastanın büyümesi futbolun iç sektöründe enflasyondan başka bir şeyi ifade etmiyor. 90’lı yılların başında dünyanın en iyi futbolcusu 1 milyonken bugün 200 milyon. Değişen ne var peki niteliksel olarak? 200 kat bir kalite artışı var mı? 200’ü geçtim 2 kat bile var mı? Yani, sahaya ne yansıyor? 1 milyonluk oyuncuya 200 milyon verince ne kazanılıyor? Futbolun çok geliştiği her gün söylenedurur, evet, oyuncular 1 kilometre daha fazla koşuyor olabilir günümüzde. Peki, bunun “tarladaki ekinlere faydası ne?” Çok fazla koşu, daha yüksek fiziksel üstünlük, futbolu daha iyi hale mi getirdi? O zaman niye izlediğimiz maçların büyük kısmında futbolsuzluktan yakınıyoruz? 

Pastanın büyümesiyle, futbolcunun seyirciyle olan teması da değişkenlik gösteriyor tabii; artık futbolcular da daha robotlaşmışlar gözümüzde. Kemalettin Şentürk’ün bugünün deyimiyle linç yemesine rağmen “Hükümet Düşmeli” başlıklı gazete demecini hatırlayalım, ardından Uche’nin Ebru Gündeş’in klibinde oynamasının ardından “Ben de Ahmet Kaya’nın klibinde oynamak isterim” deyişini. Bugün bu mümkün mü? Metin Kurt’un Fatih Terim’i bile yanına çeken sendika çıkışı bir kez daha yapılabilir mi? Daha imzayı attığı anda, topa vurmadan sermayedar olan büyük lig topçusu bu açıklamaları yapar mı, bu çabayı gösterir mi? Üçüncü ligde, amatör kümede sömürülen meslektaşları umurunda olur mu? Toplumsal olaylarda iktidara ters düşen bir fikir belirtebilir mi?

Öte yandan, dönelim sahanın içine tekrar. Pasta büyüyor da bizim kulüplerimize ne düşüyor? Evet, belki daha büyük paralar ama kendilerinden üst seviye kulüplerle finansal olarak araları öyle açılıyor ki kazandıkları bu daha büyük paralar, onları daha küçük hâle getiriyor, daha da borçlandırıyor ve sonunda kötü bir kumarbaz gibi iflasa sürüklüyor. Paraları ceplerinden çıkıp havaya doğru buharlaşıyor. Havadaysa büyük kulüpler bulutların üzerinden parayı topluyorlar.

Çok açık ki, pasta mevzusu sektörün bizim paralarımızla büyümesinden başka hiçbir işe yaramıyor. Yani futbol içi bir mesele gibi dururken aslında emekçinin emeğini sömürmenin başka bir yolu icra edilmiş oluyor.

UEFA ERDEM TİMSALİ Mİ?

UEFA da aynı şeyleri savunuyor tabii. Yanılmamak ve vurgulamak lazım. Pastayı büyütelim ama ben dağıtayım diyor. Bunu “futbolun iyiliği” için yapıyormuş pozlarında olmasına rağmen attığı her hamlede biz futbolu biraz daha kaybediyoruz aslında.

90’lı yıllara kadarki Avrupa Kupaları formatında bir Yugoslav takımının, bir Romen takımının, bir Hollanda takımının şampiyon olması gayet olasıydı. Kaldı ki, misal Ajax dört kere kupaya uzanmıştı. Oysaki bugünkü formatta finansal olarak onlardan çok ilerde bulunan Fransız takımlarının şampiyon olabilme ihtimali bile “peri masalı” klasmanına giriyor. İtalyan ve Alman takımlarının işi bile zor, son yirmi senede sadece üçer kez ulaşabilmişler kupaya. En çok paranın döndüğü İngiltere ve dünyanın büyük gelirli kulüplerinden ikisini bünyesinde bulunduran İspanya domine ediyor ligi. Takım sayısı ve maç sayısı daha büyük bir lig, köklü kulüpleri bile ortadan siliyor. Bunun futbola faydası ne oldu şimdi?

Avrupa Süper Ligi meselesini sistem içi bir kavga olarak yorumlayabiliriz. Teşbihte hata olmaz derler, bir yanda vergi vermek istemeyen şirket, öbür yanda vergi almak isteyen devlet var neredeyse. UEFA aynı bir kapitalist devlet gibi, emperyal sermayeye “e ben size daha ne yapayım ki?” dedi ve bir havuç bir de sopa gösterdi. Havuç olarak, Şampiyonlar Ligi için yeni bir format ve büyüklerin daha fazla kazanacağı, daha fazla takımlı format hazırlayıp sundular bile. Sopa olarak da bu takımlarda oynayan oyunculara UEFA organizasyonlarından men riski ortaya atıldı. Kısa bir süre sonra İngiltere hükümetinin topraklarında bu takımların oynamasına izin vermeyeceği resti üzerine bütün İngiliz takımları geri çekildiler ve Süper Lig sadece üç kurucuya kaldı: Real Madrid, Barcelona ve Juventus… Şimdilik pazarlık olarak direnir gibi yapıyorlar, “futbolun emperyalistleri” ve “çevre kapitalistlerinden” nasıl daha çok para koparırız diye düşünüyorlar. UEFA yerel liglerde oynamalarını henüz yasaklamamıştı ama bu ihtimal de ısrarları halinde masada sayılır. Yıllardır yolsuzluklarla çalkalanan UEFA ve FIFA bu raundu kazandı gibi ama futbolun piyasalaşması tüm hızıyla devam ediyor.

NE YAPMALI?

Belki bir şeyi geri püskürtmüş değiliz: “Kötü günler geri kaldı, şimdi bizi daha kötü günler bekliyor” futbol adına. Ama stadyumların önünde bu lige katılmayı uman takım taraflarının protestolar düzenlemesi, tribün gruplarının itirazlarında “sol bir retorik” kullanması ve takımlarının sahiplerini “zenginlikle suçlaması”, maçlara gitmeyeceklerini söylemeleri önemli sayılabilir. Hatta milyon dolarlar kazanmalarına rağmen Jose Mourinho ve Marcelo Bielsa gibi hocaların açıkça bu yeni futbolu “zenginlerin oyunu” olarak yargılamaları futbolseverlerde bir bilinç oluşmasına yardımcı oldu da denebilir. Patronlar böyle bir tepki beklemediklerini söylüyorlar oyunun piyasacı yapısına bakıp. Ama gönül razı olmuyor bazen de demek.

Bu, bize şunu hatırlatmalı son sözde: Bu oyunun değerlerini biz yaratıyoruz. Belki gönül verdiğimiz kulüplerimizi fanatikçe seviyoruz, belki SMS kampanyalarına koşuyoruz onlarla birlikte ama aklımızda, mantığımızda bir şey, hep işlerin yolunda olmadığını hatırlatıyor çoğunlukla. Şimdilik futbolu tekrar “halkın futbolu” yapmamız hayal gibi görünse de bir gün neden olmasın?

Related Posts